İzcinin Günlüğü - 12

Kırmızı Sırt çantasının Hikayesi: İzciler, Hippiler ve Çınarcık İskelesinin çöküşü

1976 yılında izci olarak ‘’Yavuz Ergin İzci Ocağı’’nda izciliğe başladım. 1970 yılında Doğan Gürbüz ağabeyimiz kurmuş ve isim olarak da tarihi Yavuz zırhlısının ismini vermişti. Tesadüf mü, başka bir şey mi bilinmez on beş izcinin beş tanesinin adı Yavuz’du. Sonraki yıllarda üç Yavuz olarak uzun yıllar liderlik yapacaktık. Hayatımın kendim için yaşadığım en güzel yıllarıydı.

 

Üniformamı aldım. İlk kampıma gidecektim. Fakat hiç malzemem yoktu. Aynı zamanda liseden sınıf arkadaşım olan Servet Gürbüz’ün yardımı ile bir yan çantasına, bir ayakkabıcıda iki kemer diktirerek, yanlarına da ikişer delik açtırıp oradan geçirdiğimiz iplerle bağladığımız battaniyeyi de üstüne takarak ilk sırt çantamı yaptık. Bu çantayı iki yıl kullandım. Yine ilk kampta kullanacağım çadırım da yoktu. Onu da (yazarlarımızdan) B. Hulusi Gürbüz ağabey ile yaptık. İki patlak deniz yatağını alıp kesip, perçinle birleştirdik. İki branda kumaşını üçgen kesip kapı ve diğer tarafını birleştirdik. Kapı tarafını kesip kalın bir fermuar diktik. Tabii gece nefesimizden çıkan buharlar deniz yatağından yapılma çadırımızın tavanında birikip damla olarak üzerimize düşüyordu.

 

Yalova Beş Pınar Yaylası kampı. Önde soldan ikinci, deniz yatağından yaptığımız çadır.

 

Yetmişli yıllarda şimdiki gibi kampçılık malzemeleri satan firmalar yoktu. İstanbul’da yabancı mal satan tophanedeki Amerikan Pazarı vardı. Genelde gemilerden gelen malzemeleri pahalı satarlardı. Daha çok, bizdeki adıyla kot pantolon ya da orijinal adıyla blue jean ve diğer giysilerle, oyuncaklar satılırdı. Kamp malzemesi nadiren olur ve onlarda bayağı yüksek fiyatta olurdu.  Sadece Unkapanı'nda aile boyu büyüklükte çadır satan birkaç firma vardı.  O çadırlar da yazın deniz kıyısında iki, üç ay kurup tatil yapan aileler içindi. Çok ağır ve çok yer kapladıkları için sırtınıza vurup kampa gitmeniz olası değildi. Sırt çantası olarak ancak askerlere yapılan çuval tipi çanta bulabilirdiniz. Onları doldurdukça file gibi aşağıya sarkarlardı ve ağırlık eşit dağılmadığı için belimizi ağrıtırdı. Ayrıca kollukları da ince olduğundan omuzlarımızı keserdi. Mat diye bir şey bilinmez, kampçılar altlarına bolca gazete koyardı.

          

   

 

 Yalova Beş Pınar Yaylası kampı

 

Yavuz ergin İzci Ocağı kurucusu Doğan Gürbüz ve Kamp lideri B. Hulusi Gürbüz

 

 

İzciler yemin töreninde

 

Adaylıkları biten izciler, tıpkı asker ve polis gibi ülke bayraklarını tutarak yemin ederler. Sol elle bayrak tutulur, sağ elle izci selamı verilir. İzci liderinin söylediği izci andı izcilerce tekrar edilir. Arkadaşları tarafından fularları takılır ve tüm dünya izcilerinin kardeşleri ilan edilirler.

 

Bayrak Törenine Kara Kuvvetleri Komutanlığına ait helikopterin gelmesi: 

Sabah bayrak töreni esnasında yandaki vadiden yukarı, birden bire Kara Kuvvetleri Komutanlığına ait helikopter geldi ve tören alanının  yirmi metre kadar üstünde havada durdu. Her iki kapısı açıktı, yanlarında MG 3 ağır makineli tüfekleri bize doğrultttular. Bir süre incelediler. Liderimiz Hulusi ağabey bize ‘’Bozmayın törene devam.’’ dedi. Bizde devam ettik. Helikoptere ''in'' işareti yaptı. Fakat helikopter inmedi. Pilot selam verip yükseldi. Vadide tepenin arkasında kayboldu. Muhtemelen yakınımızdaki tepenin üzerinde (Dumanlı Tepe) bulunan Türk Hava Yolları uçaklarına yön veren istasyon bizim seslerimizi duyduğu için Yeşilköy Havaalanı'na bildirmiş olabilir. Onlarda güvenlik kuvvetlerine söylemişlerdir.  Askerlerde bizi Türk Bayrağıyla seromonide görünce işin doğrusunu anlayıp geri döndü. O yıllarda kamp yapmanın bir zorluğu da yanlış tanınmaktı.

 

 

Gelelim Hippilere ve bizle ilgisine; 1965’teki Vietnam savaşıyla ve 68’deki gençlik hareketlerinin başlangıcıyla birlikte Hippi akımı da ortaya çıktı. Zorunlu askerliği reddeden, savaştan değil barıştan yana olan gençler bir araya gelerek dünyaya seslerini duyurmaya başladı.

 

Amerika’dan, İngiltere’den ve Avrupa’nın değişik ülkelerinden Katmandu’ya gitmek için yola çıkan Hippilerin mola yeri İstanbul’da Sultanahmet bölgesiydi. Hippiler bu yolculuğu farklı biçimde yapıyorlardı. Parasızlar tamamen otostopla, biraz parası olanlarda ya şark ekspresi veya otobüsle gelirken bazıları da bir araya gelip bir karavan ya da wolkswagen minibüsle masrafı bölüşerek geliyorlardı.

 

 

 

Hippilerin o yıllardaki yol güzergahı

 

Gelenlerin bir kısmı ucuz otellerde kalırken, bir kısmı Sultanahmet’te parklarda kalıyorlardı. Çoğunun çadır, uyku tulumu, mat gibi kampçılık malzemeleri olurdu. İzcilerin hippilerle bağlantısına gelince; hippilerin yola devam ederken ya da memleketlerine dönerken biten paraları nedeniyle sattıkları kamp malzemeleriydi. Bu nedenle bazı izciler onlarla pazarlık yapıp bu malzemeleri almaya çalışırlardı. Bir de hippilerden bu malzemeleri ucuza alıp, izcilere ve çok az sayıda kampçılık yapan avcılara pahalı satan bir mağaza vardı. Tekel gibi istediği fiyata satardı. Bazen aylarca malzeme dursa da indirim yapmazdı. Ben de ilk çantamı bir yan çantasını sırt çantasına çevirerek yapmış, iki yıl sonrada ilk gerçek sırt çantamı  para biriktirip bu mağazadan almak zorunda kalmıştım.

 

Bu kırmızı renkli ve büyük boy , borulu dediklerimizden bir sırt çantasıydı. Dükkana girip, çantayı inceleyip fiyatını sordum. 800 lira dedi. Biraz pazarlık yapayım dedim. Adam oralı olmadı. Alamadan çıktım. Bir haftasonu, ‘’Biz iyi pazarlık yaparız’’ diyen birkaç arkadaşımla  beraber yine aynı dükkana gittik. Adam bize gülüp, ‘’Üç aydır duruyor, biraz daha durur. Sonra parası olan gelir alır, benim acelem yok.'' dedi. İzci arkadaşlarım da çok kızdılar ama yapacak bir şey yoktu. Benim biriktirdiğim para 600 liraydı. Arkadaşlarımda kendi ceplerinden 200 lira toplayıp bana verdiler ve kırmızı çantayı aldım. Eskiler bilir ‘’Kırmızı Balonlu Çocuk’’ diye bir kısa filim vardı. Oradaki çocuk gibi sevinmiştim.

 

 

Yeni sırt çantamla ilk kampı iple çektim. Çantamı doldurdum ama bayağı boş yer kalmıştı. Dolu görünsün diye gerekli gereksiz bir sürü şeyle çantayı doldurdum. Tabii zamanla anladım ki çanta ne kadar hafif olursa o kadar rahat yürüyebilirdim.

 

Ayrıca çantayı doldururken hafif yükler alta, ağır yükler yukarı konmalıdır. Çünkü yük bele değil, sırta ağırlığını vermelidir. Tersine yükleyip bele verilen ağırlık zamanla sakatlıklara sebep olur.

 

Foto: Fransa Strazbourg

 

Bu çanta ile birçok kamp yaptım. Onunla ilk kez yurt dışına çıkmıştım. Trabzon’da üniversitede okurken ve kurduğum izci grubu ile kamplara giderken de yanımdaydı.

 

Çınarcık iskelesinin çöküşü ve Kırmızı çantanın sonu:

 

Kırmızı çantamla son kampımızı Çınarcık’a yapacağımızı bilmiyordum. On üç yıldır birlikteydik.

29 Ağustos perşembe günü akşamı izcilerim, eski izci arkadaşlarım ve o sırada bizde misafir kalan Azerbeycanlı öğretim görevlisi bir arkadaşımla beraber Çınarcık'ın arkasındaki orman alanda kamp yapmaya karar verip Kabataş'tan vapura bindik. Vapur, şehir hatlarının 3000 kişilik üç vapurundan biriydi. Adı Fahri Korutürk'tü. Vapur tıka basa doluydu. Çınarcık'a geldiğimizde kalabalık bizi, biz kalabalığı sırt çantalarımız yüzünden engelleyince, vapurdan da inmiş olduğumuz için dedim ki. “Arkadaşlar gelin biz iskelenin arkasında kalabalığın geçmesini bekleyelim.”  Altı - yedi kişi iskelenin en sonunda, denize arkamız dönük beklemeye başladık. Bir - iki dakika sonra öne doğru istem dışı eğildiğimi farkettim. Düzelmeye, dik durmaya çalıştım. Hayır olmuyordu. Bir tuhaflık vardı. Arkama dönüp baktığımda denizin topuklarıma değdiğini gördüm. İnsan böyle bir şeye ihtimal vermediği için geç algılıyor. Tekrar önüme döndüğümde kafama dank etti. Su iskeleden üç metre daha aşağıda olmalıydı. İskeleyle aynı hizada olamazdı.  Tekrar geri dönüp baktığımda durumu anladım. Bu kez daha hızlıydı. İskele tıpkı araba vapurunun kapağı gibi ucundan suya doğru bükülüyordu ve kimse farkına varmıyordu.         

 

“İskele çöküyor, kaçın!!” diye bağırdım. Bağırırken bu kalabalığa benim sesim yeter mi diye düşündüm. Ama sanki herkes benim uyarımı bekliyormuş gibi arkalarına bile bakmadan, ne oluyor bile demeden, hiç duraksamadan koşmaya başladı. Kabus gibiydi. Vapurdakiler, iskelede koşanlar, denize düşenler, kıyıda yakınlarını karşılamaya gelenler. Binlerce insan bağırıyor, haykırıyordu. Üzerinde durduğumuz platform sürekli sallanıyordu. Biz de ailece eşim ve sekiz yaşındaki oğlum elele koşmaya başladık. Eşim yeni doğacak oğlumuza da hamileydi.

Eski iskele, kıyıya yakın olanı elli metrelik demir bir iskeleydi. Sonra Çınarcık kalabalıklaşınca, demir iskeleye bitişik bir de 70-80 metrelik bir beton iskele daha eklemişlerdi. İste bu beton bölüm çöküyordu.

 

Adımımızı attıktan sonra gerimizde kalan koca koca beton bloklar parçalanıp denize düşüyordu. Blokların üzerindeki bir sürü insan da denizi boyluyordu. Yıkılmayan demir bölüme 20 metre kala önümüzdeki beton bölümde parçalanıp denize düşünce, biz 10 metre karelik bir beton parçasının üzerinde deniz ortasında kaldık ve hala sallanıyorduk. Önümüz arkamız boşluktu. Gemiye doğru döndük. Bu bizim son şansımızdı.

  

Son bir hamleyle gemiye atladık. Geriye dönüp baktığımızda üzerine bastığımız son beton parçası da parçalanıp denize düşüyordu. Binlerce insan aynı anda haykırıp duruyordu. Herkes bir panik içindeydi. Geminin iskele verilen sancak bölümündeydim. Önce bir sürü sesi dinleyip onları ayıkladım. İlk duyduğum ses bir kadın sesiydi,  “Kurtarın bizi!” Dışarıya doğru eğilip baktım. Bir kadın ve kocası, denize doğru yavaş yavaş yan yatmaya başlayan geminin dış yüzeyine, avuçlarının içiyle vantuz gibi yapışmış bekliyorlardı. Önce elimi uzatıp onları sırayla içeri aldım. Sonra ikinci sesi duydum. Deniz de bir kadın bebeğine sarılmış bağırıyordu. Bir başka kadın kocasına “Atlasana” diyordu. Adam “Ya anafor olursa, ya kafam kayalara çarparsa” diyordu.

 

Tam denize atlayacakken ses yoğunluğunun içinden bir sesi daha ayıkladım ve durdum. Dışarı eğilip yukarı bakım. Kaptan avazı çıktığı kadar bağırıyordu;  “Halatı kesin. Halatı kesin. Balta bulun halatı kesin, çabuk olun...” Kaptan neden bağırıyordu? Birden farkettim. Evet geminin halatının beton iskelede bağlı olduğu kaç tonluk babalarda denize inmişti ve gemi hala bağlı olduğu için gemiyi sağ yana (sancak) doğru yatırıyordu. Birdenbire gözümün önüne geminin, henüz suda çırpınan ve kurtarılmayı bekleyen insanların üzerine, üstelik içinde kalan yaklaşık bin kadar insanla alabora olasılığı geldi. Bebeği kurtarmayı sonraya bırakıp halata asıldım. İmkansız oynamıyordu. Çok fazla gerilmişti. Tek başıma yapamazdım. Diğer insanlardan yardım istedim. Bana bakıyorlar ama anlamıyorlardı. Herkezin göz bebekleri panikten büyümüştü. Söylediklerimi algılayamıyorlardı. Gemi belirgin bir şekilde yatmaya devam edince insanlar içgüdüsel olarak geminin yükselen sol tarafına doğru birikmeye ve geminin bu tarafına sıkıca yapışmaya başlamışlardı. Oysaki bu tavır sadece yelkenlilerde işe yarardı. Gemi yan yatmaya devam ediyordu. İş başa düşmüştü ve kaybedecek bir saniye yoktu. Geminin sarsılma periyotlarını takip ederek sekiz şeklinde babaya sarılı halatı iki kez havaya atarak sarmalı azaltmayı başardım. Ancak çok güç harcamıştım. Dinlenmek icin halatı bırakmamla kalan son sıra halat direnç azalınca inanılmaz bir hızla babaların üzerinde sekiz şeklinde öyle bir hızla ve sürtünmeden dumanlar çıkararak şaklayarak kurtulduki. Eğer o sırada halatı tutmaya devam etseydim, ya kollarım kopacak ya da tüm vücudum halatla birlikte sekiz çizip babalara vurarak parçalanacaktı. Ucuz kurtulmuştum. Çünkü bunu hesaplamamıştım.

 

Gemi halattan kurtulunca her iki tarafa doğru birkaç kez sallandı durdu. Geminin sallanması azalınca hemen denize atladım. Benim peşimden de bir gemici atladı. Denize düşenlerin içinde yüzme bilenler kendini kurtarmış ama giderken kimse yanında birisini götürmemişti. Yüzme bilmeyenler ve panik olanlar ise şans eseri ya iskelenin çökmemiş olan metal kısmının ayaklarına sarılmışlar, ya da çöken beton kısmın üstüste denk gelen kısımlarına basmışlar bekliyorlardı. Bu kısımlarda yavaş yavaş denize kayıyordu ve su boğazlarının hizasına gelmişti. Bazısı az bir sesle imdat istiyor, bazısı kaderine razı olmuş bekliyordu. Kıyıdan da yardım geldiği yoktu. Olanları bağırıp çağırarak seyrediyorlardı. Sanırım kimse böyle bir şeyin olacağını kabul edemiyordu. Denizci bir bebeği, ben diğer bebeği annelerinden aldık. Benim bebeğini aldığım anne tam bir şok içindeydi. Bebeğini kucağındaki bebek arabasından söküp alırken boşluğa bakarak, “bebek arabasını da kurtarır mısınız, yeni aldık, çok para verdik.” deyiverdi.

 

Bebekleri aldık ama iskelenin çökmeyen bölümü yüksek olduğu için bebekleri yukarıya uzatamıyorduk. Gemiden merdiven bulup uzattılar ve bebekler böylece kurtuldu. Sonra birkaç yaşlı teyze ve amcayı kurtardık. Kurtardık darken, suyun uzerinde kendilerini kadere bırakmışlar, sırt üstü duruyorlardı. Onları ve diğer batan betonların üstünde durmaya çalışan yüzme bilmeyen birkaç kişiyi denizci ile sırayla alıp metal iskelenin su içindeki direklerine sarılanların yanına taşıyıp birbirlerini tutmalarını sağlayarak denizde bir insan zinciri oluşturduk.         

 

Bütün bunlar olurken iskelenin öbür tarafında bağlı duran Sahil Güvenlik botu, hemen halatlarını çözüp botu kurtarmak için bir kilometre kadar kıyıya paralel açıldı. Daha sonra bir süre bekleyip durumu anladıktan sonra bir daire çizerek geriye döndü. Ardından da bir kurtarma sandalını denize indirdi. Biz de gemici arkadaşla beraber denizde kalan insanları suyun altından kaldırıp destekleyerek sandala bindirdik. Artık deniz üzerinde kimse görünmüyordu. Sanırım on beş,yirmi dakika geçmişti. Kıyıya doğru yüzdüm. 

 

Çınarcık iskelesi çöktüğünde batma tehlikesi geçiren Fahri S. Korutürk gemisi

 

Karaya çıktığımda, arkadaşlara grupta eksik olup olmadığıni sordum. Genç bir kız izcimiz yoktu. İskeleye dönüp yürüdüm. Polis ve jandarma kimsenin iskeleye geçmesine izin vermiyorlardı. Denize atladım. Yirmi dakika kadar dalıp dalıp çıktım. Büyük bir iç sıkıntısıyla artık bulsam da herhalde ……… bulurum dedim. Bu arada vücuduma, denize girdiğimden beri yüzlerce toplu iğne batıyordu. Dayanılır gibi değildi. Birkaç dakika sonra alışmıştım. Bu arada gemi kalan yolcuları boşaltmak için Yalova’ya gitti. Nedeni ise gemide elektrik olmasıydı. Çöken iskelenin üzerinde bulunan elektrik direkleri suya elektrik verdiği için geminin dışını da elektrik sarmıştı. Bana batan iğnelerin nedeni de aslında bu elektrikmiş. Umudumu kesip sudan tekrar dışarı çıktığımda arkadaşımızın bulunduğunu gördüm. Son anda denize düşmekten kurtulmuş, kalabalık nedeni ile birbirimizi görememiştik. 

 

Gemide kalan eşyalarımızı alamadan, gemi içinda kalan yolcularla Yalova’ya gitti. Biz de bir müddet sonra araç bulup Yalova’ya eşyalarımızı almaya gittik. Gemi Yalova iskelesindeydi. Eşyaların karakola taşındığını söylediler. Gittiğimizde ise hiç bir eşyamızı bulamadık. Başkaları gelip kafalarına göre eşyaları alıp gitmişti. Poliste gerekli soruşturmayı yapmadan vermişti.

Tabiİ en çok da dostum Kırmızı Sırt Çantası’nın gitmesine üzülmüştüm.

 

Ertesi gün kamp yaptığımız yerdeyiz. Kırmızı sırt çantamsız ilk kampım.

 

Ertesi gün gazetelerde, “Çınarcık iskelesi çöktü, denize düşenleri orada bulunan Sahil Güvenlik botu kurtardı. Ölen yok. İki kişi kalp krizi geçirdi” diye bahsedildi. Bu olayda kimsenin ölmemesi bir mucizeydi.    

 

Sonradan aldığım bilgiye göre 180 metrekarelik ve 45 ton ağırlığında beton zemin denize gömülmüştü. O betonların çıkarılması, Çınarcık iskelesinin onarılıp tekrar hizmete açılması 1994 yılını bulmuştu.

 

Doksanlı yıllarda kampçılık konusunda ülkemizde kıpırdanma yıllarıydı. İzciliğin dışında sivil insanlarda günü birlik traking'e çıkıyor ya da kamp yapıyordu. Bu ilgi üzerine bazı kampçılık yapan firmalarda ortaya çıkmıştı.

 

Sonraki sırt çantama gelince; eski izcilerimden üç tanesi, hazır kampçılığa da ilgi varken Beyoğlu'nda bir atölye açarak sırt çantası yapmaya başlamışlardı. Ben de yeni sırt çantamı izcilerimin yaptıklarından almıştım. Sonraki yıllarda ise artık Türkiye’de yerli - yabancı bir çok firma açılmıştı. Yine yerli - yabancı bir çok kamp malzemesi bulmak mümkün olmuştu. Fakat son iki yıldır yüksek vergiler nedeniyle fiyatlar çok yükseldi. Bu da kampçılığı düşünenlerin önünde büyük bir sorun olarak duruyor.

Benzer Yazılar

Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.

Yapılmış Yorumlar (3)

Doğan Gürbüz
23 Şubat 2022, 23:05

Değerli Yavuz kardeşim, Çok güzel yazmışsın. O günlere götürdün beni.. Teşekkürler selam ve sevgiler…

Doğan Gürbüz
23 Şubat 2022, 23:08

Değerli kardeşim Hulusi, Gazetenizde izcilik konularına ve anılarına yer vermeniz çok iyi olmuş.. Teşekkür eder, nice başarılı yayınlar dilerim.. Selam ve Sevgiler..

Berna Tuygun
02 Mart 2022, 22:10

Liderim ne güzel anlatmışsınız, her karesi gözümde canlandı. Kırmızı kamp çantanız için çok üzüldüm. 2000’li yıllarda artık kamp malzemesi bulmak çok kolay. Çeşit ve fiyat yelpazesi çok geniş. Biz çok şanslıyız.

Yorum Yap