Toprak ve insan birbirine öyle bağlı ve öyle muhtaç ki, ikisini de hayat bağında canlı tutan yegane varlık bab-ı hayattır ya da bir diğer ifadeyle sudur. Kuraklık yalnızca toprağın susuz kalıp çatlaması un ufak olması değildir; bazen en verimli görünen zihinlerde de kuraklık başlar. Yağmurun gecikmesi gibi, merhametin, adaletin ve hikmetin gecikmesi de toplumu susuz bırakır. Toplumsal kuraklıkda aslolan, suyun değil anlamın çekilmesidir. İnsanlar yan yana yaşarken birbirine temas edemez hâle geldiğinde, kalabalık ortamların içinde yalnızlık sıradanlaştığında, söz çoğalırken hakikat azaldığında başlar. Bu kuraklık görünmez ve duyulmaz.
Felsefi açıdan bakıldığında toplumsal kuraklık, insanın varlıkla kurduğu ilişkinin bozulmasıdır. Antik çağdan bu yana insan birçok sorunun içinde, “iyi yaşam” sorusunu da sormuştur. Aristoteles’in erdem etiği, insanın ölçülü bir akıl ve karakter inşasıyla olgunlaşacağını söylerken; modern çağ, faydayı erdemin önüne koymuştur. Faydanın yüceltildiği yerde anlam, anlamın geri çekildiği yerde vicdan çoraklaşır ve kurur. İnsan, artık “nasıl yaşamalıyım?” sorusunu değil, “ne kazanırım?” sorusunu merkeze alır. Böylece hayat, ahlaki bir yolculuk olmaktan çıkar, artıların ve eksilerin yazıldığı hesap defterine dönüşür. Kuraklık tam da burada başlar: İnsan, kendini ölçü birimi sanır ama farkında olmadan ölçüsünü kaybeder.
Teolojik düzlemde kuraklık, kutsal olanın gündelik hayattan modernizm baskısında kovulması değildir yalnızca; daha da derin bir kırılmayı ifade eder aynı zamanda. Kutsal, ritüellerde korunur ama ahlakta çoğu zaman terk edilir. İnanç, vicdanı besleyen bir kaynak olmaktan çıkar, kimlik kartına indirgenir. Dindarlık artar gibi görünürken merhamet azalır; ibadet çoğalırken adalet eksilir. Bu çelişki, toplumsal kuraklığın en aldatıcı yüzüdür. Çünkü insan, yaratıcı kudreti dilinde taşırken O’nun insana yüklediği sorumluluğu sırtından indirir. Teoloji, ahlaktan koparıldığında kuraklığı kutsayan bir dile dönüşebilir. Oysa kutsal metinlerin ortak çağrısı, insanın yeryüzünde emanetçi olduğudur. Emanetin unutulduğu yerde, yağmur da gecikir.
Ahlaki boyutta toplumsal kuraklık, kötülüğün sıradanlaşmasıyla kendini gösterir. Hannah Arendt’in işaret ettiği gibi, kötülük artık şeytani bir yüzle gelmez; sıradan, bürokratik ve gerekçelidir. İnsanlar yanlış yaptıklarını bilerek değil, “herkes böyle yapıyor” diyerek yaparlar. Bu cümle, kuraklığın temel mottosudur. Çünkü bireysel sorumluluk, kolektif mazeretlere tereddütsüz kurban edilir. Yalan, küçük çıkarlar için gözü kapalı meşrulaşır; haksızlık, güçlülerin diliyle sıradanlaşır ve normalleşir. Vicdan, sessiz ve tepkisiz kalmayı erdem sanır. Böylece toplum, ahlaki reflekslerini kaybeder; acıya alışır, zulme uyum sağlar. Bu durum artık toplumun da yeni normalidir.
Toplumsal yozlaşma, kuraklığın görünen yüzüdür. Eğitim, insanı inşa etmekten çok piyasaya hazırlayan bir araç hâline gelir. Bilgi, hikmetten kopar; diploma çoğalır, bilgelik azalır. Medya, hakikati çoğaltmak yerine dikkat dağıtır; haber, vicdanları uyandırmak yerine köreltir ve planlı bir şekilde tüketir. Siyaset, toplumsal faydayı ve ortak iyiyi aramak yerine korkuları ön plana koyarak kişisel çıkarları yönetir. Hukuk, adaletin sesi olmaktan çıkar, güç dengelerinin aynası olur. Aile, dayanışmanın değil rekabetin küçük bir modeline dönüşür. Bütün bu alanlarda ortak bir eksiklik vardır: İnsan, amaç olmaktan çıkar, araç hâline gelir. Bu, toplumsal kuraklığın en derin çoraklığı, kurumuşluğu ve çatlağıdır.
Kuraklık aynı zamanda dilde başlar. Sözler anlamlarını yitirip kirlenir, kavramların içi boşaltılır. Özgürlük, bencilliğin ve çıkarcılığın katledip yokettiği sorumluluktan koparılır; adalet, intikamla karıştırılır; başarı, erdemin yerine geçirilir. Dil bozulduğunda doğal olarak düşünce de bozulur. İnsan, neyi savunduğunu; nedenini, nasılını bilmeden savunur, neye karşı çıktığını anlamadan karşı çıkar. Hakikat, haklı ve haksıza bakılmadan taraftarlara bölünür; herkesin kendi gerçeği tek gerçek olur. Oysa hakikat bölündüğünde çoğalmaz, hikmetin derin anlamı ile birlikte doğruluk ve dürüstlük de kaybolur. Kurak toplumlarda en çok kullanılan kelime “ama”dır: “Yanlıştı ama…”, “Haksızdı ama…”. Bu “ama”lar, vicdanın susuzluğunu gizleyen, ardına saklanılan küçük sığınaklardır.
Toplumsal kuraklık kader değildir; fakat alışkanlık hâline geldiğinde kaçınılmaz olarak kader kabul edilir ve kader gibi yaşanır. İnsanlar, başka bir toplumsal iklimin mümkün olduğuna inanmayı bırakır. Umut, naiflik sayılır; erdem, zayıflıkla eş tutulur. Oysa tarih, her kuraklığın ardından bir arayışın başladığını gösterir. Bu arayış, büyük devrimlerle değil, küçük ahlaki direnişlerle filizlenir. Bir insanın yalan söylememesi, bir başkasının haksızlığa itiraz etmesi, bir üçüncüsünün merhameti tercih etmesi… Bu nedenle yağmur bildiğimizin aksine sadece bulutlardan değil, bazen vicdanlardan da başlar.
Toplumsal kuraklığın panzehiri, ne yalnızca yasadır, kuraldır ne de yalnızca inançtır. Panzehir, anlamla beslenen bir yüksek sorumluluk bilinci, bir yüksek ahlak bilincidir. İnsan, kendini merkeze değil, ilişkiye koyduğunda; başkasını tehdit değil emanet olarak gördüğünde; gücü değil hakkı ölçü aldığında, işte o zaman iklim değişir. Ahlak, bireysel bir süs değil, kamusal bir zorunluluk hâline geldiğinde toprak ister istemez yumuşar. Felsefe yeniden “nasıl yaşamalıyız?” sorusunu sorduğunda, teoloji merhameti ve vicdanı merkeze aldığında, siyaset adaleti hedeflediğinde, işte o zaman ilk damlalar düşmeye başlar.
Sonuç olarak toplumsal kuraklık, insanın kendine yabancılaşmasının kolektif hâlidir. Bu yabancılaşma, ne bir gecede oluşur ne de bir günde sona erer. Fakat her toplum, kendi yağmurunu çağırabilecek imkânlara sahiptir. Bunun için önce susuz olduğumuzu kabul etmemiz gerekir. En tehlikeli çoraklık, kuraklık, susuzluğu unutan toplumların yaşadığıdır. Susuzluğunu hisseden insan, suyu arar; anlamını yitiren toplum ise önce köklü ve kadim değerleri hatırlamak zorundadır.
Unutmamalıyız; insan, yalnızca kendi dar çevresinde yaşayan değil, gözünün gördüğü elinin yettiği yere kadar yaşatmakla da yükümlü olarak yaratılmış, misyonu olan sorumlu bir varlıktır. Yağmur ise bu tarifin hatırlanmasının ardından, mutlaka gelecek ve yağacaktır.
Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi
Benzer Yazılar
Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.