Dönüşüm

Dönüşüm kelimesi, son yıllarda yaşadığımız ekonomik, teknolojik, sosyal vs hayatta en çok kullanılan ama en az sorgulanan kavramlardan biri hâline geldi. Daha güvenli, daha sağlam, daha dayanıklı bir gelecek vaadiyle sunuluyor; çoğu zaman da teknik, mimari ya da ekonomik bir zorunluluk gibi ele alınıyor. Oysa dönüşüm, yalnızca betonun, demirin, taşın veya parametrelerin yer değiştirmesi değildir. Asıl dönüşüm, insanın düşüncesinde, değerlerinde ve vicdanında gerçekleştiğinde bir anlam kazanır. Bugün ise tam da bu noktada derin bir çelişki yaşıyoruz.

Depremlerle sarsılan bir ülkede, kentsel dönüşüm hayati bir gereklilik olarak karşımıza çıkıyor. Can kaybını önlemek, güvenli yapılarda yaşamak, bilim ve mühendisliğin sunduğu imkânlarla şehirleri yeniden inşa etmek elbette zorunludur. Eski ve dayanıksız binaların yıkılıp yerlerine daha sağlam yapılar inşa edilmesi, insan hayatını merkeze alan zorunlu bir tercihtir. Ancak aynı toplumda, bu fiziksel dönüşüm hızla ilerlerken, ahlaki ve manevi zeminde yaşanan çözülme, kırılma neredeyse görünmez kabul ediliyor.

Betonu dönüştürürken vicdanı ihmal eden bir anlayışla karşı karşıyayız. Binalar güçlendikçe ilişkiler zayıflıyor, şehirler yükseldikçe insanın iç dünyası bir o kadar küçülüyor. Dayanıklılık hesapları kolonlarda, demirlerde titizlikle yapılırken, adalet, merhamet ve sorumluluk gibi bizi ayakta tutan toplumsal kolonlar gözlerimizin önünde kırılıyor, parçalanıyor. Oysa bir toplumun asıl taşıyıcı unsurları çelik ya da betonarme yapılar değil; güven, ahlak ve ortak değerlerdir.

Bugünün gençliği, hızla değişen bir dünyanın ortasında yön duygusunu kaybetmiş durumda. Hayat, çoğu zaman anlamdan kopuk bir başarı yarışı ya da görünür olma mücadelesi olarak sunuluyor. Ahlaki ölçütler “eski”, milli ve manevi değerler ise “yük” olarak görülüyor. Böyle bir ortamda yetişen bireylerin geleceği inşa etmesi bekleniyor. Daha doğru bir ifadeyle söylersek, değerleri aşınmış bir kuşağın, sağlam bir toplumsal yapı kurması mümkün mü?

Burada yaşanan dönüşüm, doğal ya da kaçınılmaz bir değişim değildir; ihmalin ve yanlış önceliklerin sonucudur. Toplum, maddi olanı korumak için seferber olurken, manevi olanın yıkımını tepkisizce izliyor. Oysa ahlaki çöküş, fiziksel yıkımdan çok daha derin ve kalıcı sonuçlar doğurur. Yıkılan bir bina yeniden yapılabilir; fakat yıkılan bir değer sistemi, nesiller boyunca onarılamayacak büyük yaralar bırakır.

Asıl tehlike, bu çelişkinin normalleşmesidir. Betonun güvenliği konuşulurken, yalanın sıradanlaşması; bencilliğin erdem gibi sunulması; adaletin güçle yer değiştirmesi artık kimseyi şaşırtmıyor. Bu durum aslında, toplumun kendi içindeki depremini haber veriyor. Görünmeyen fay hatları, sokakların değil düşüncelerin altından geçiyor.

Gerçek dönüşüm, yalnızca şehirleri değil, insanı da merkeze almalıdır. Ahlaki değerlerin güçlendirilmediği, gençliğe anlam ve sorumluluk kazandırılmadığı bir dönüşüm, eksik ve tehlikelidir. Sağlam binalarda yaşayıp kırılgan bir toplum olmak, geleceğe bırakılabilecek en ağır mirastır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, betonla birlikte vicdanı da güçlendiren bir anlayıştır. Güvenli şehirler kadar güvenilir insanlar yetiştirmeyi hedefleyen bir toplumsal dönüşüm… Aksi hâlde, ayakta kalan binaların içinde çökmüş bir toplumla yaşamaya devam ederiz. Ve o zaman, asıl enkazın nerede olduğunu fark etmek için yeni bir felaketi beklemek zorunda kalırız.

Ancak bu tablo yalnızca soyut bir ahlaki erozyondan ibaret değildir; gündelik hayatın her alanında karşımıza çıkan, somut karşılıkları olan bir çözülmeyi işaret eder. Rüşvetin, “işlerin yürümesi için gerekli bir detay” gibi algılanmaya başlanması; yolsuzluğun, bireysel değil sistemik bir sorun hâline gelmesi bu dönüşümün en çıplak göstergelerindendir. Kamu yararı fikri zayıfladıkça, çıkar ahlakın önüne geçmekte; liyakat yerini sadakate, adalet yerini ilişkilere bırakmaktadır. Bu durum, yalnızca ekonomik kaynakların değil, toplumsal güvenin de yağmalanması anlamına gelir.

Kadına yönelik şiddetin sıradan haber başlıklarına dönüşmesi, bir toplumun vicdanında açılan en derin yaralardan biridir. Bir kadının can güvenliğinin, kimi zaman “tahrik”, “gelenek” ya da “özel hayat” gerekçeleriyle tartışmaya açılması, ahlaki çöküşün geldiği noktayı acı biçimde gösterir. Güçsüz olanın korunmadığı, aksine suçlandığı bir düzen, kendi meşruiyetini de yitirir. Şiddetin bu denli yaygınlaşması, yalnızca bireysel öfkenin değil; toplumsal değer kaybının sonucudur.

Daha da sarsıcı olanı ise çocuklara yönelik suçlardır. Çocuk istismarına karışanların işlediği cinayetler, yalnızca bir suç değil; insanlıkla bağın kopuşudur. Bir toplumun çocuklarını koruyamaması, geleceğini de koruyamaması anlamına gelir. Çocukların güvenli bir dünya yerine korku, ihmal ve istismarla karşılaşması; dönüşümün ne kadar karanlık bir yöne evrildiğinin en ağır kanıtıdır.

Uyuşturucu kullanımının ve ticaretinin çocuk yaşlara kadar inmesi, başka bir yıkımı işaret eder. Bu durum yalnızca bireysel zaaflarla açıklanamaz. Anlamdan yoksun bırakılmış, aidiyet duygusu zayıflamış, gelecek umudu törpülenmiş bir gençlik, kaçışı maddelerde aramaya başlar. Uyuşturucu, burada bir sebep değil; çok daha derin bir boşluğun sonucudur.

Sokaklara bırakılan yeni doğmuş bebekler ise bu ahlaki çözülmenin en trajik simgelerinden biridir. Hayatın daha ilk anında terk edilişi, merhametin toplumsal hafızadan nasıl silindiğini gösterir. Bu yalnızca bireysel dramların toplamı değil; sosyal destek mekanizmalarının, vicdanın ve sorumluluk bilincinin birlikte bir bütün olarak çöküşüdür.

Hukuk, eğitim ve sağlık alanlarında yaşanan sorunlar da bu dönüşümün kurumsal boyutunu ortaya koyar. Hukukun adalet duygusu yerine güç dengelerine göre işlediği algısı; eğitimin bilgi ve erdem üretmek yerine sınav ve diploma odaklı bir yarışa indirgenmesi; sağlığın insani bir hak olmaktan çıkıp ticari bir hizmet gibi algılanması, toplumun temel direklerini zayıflatmaktadır. Bu alanlardaki her aksama, yalnızca bugünü değil, yarını da ipotek altına alır.

Tüm bu örnekler, yaşadığımız dönüşümün yalnızca maddi değil; derin bir ahlaki ve toplumsal kırılma olduğunu gösteriyor. Betonarme yapılarla güvenli şehirler kurarken, değerlerden arındırılmış bir hayatı normalleştirmek; görünürde güçlü, özünde kırılgan bir toplum üretir. Gerçek tehlike, bu çöküşe alışmak ve onu kaçınılmaz olarak kabul etmektir.

Oysa dönüşüm, yönü seçilebilen bir süreçtir. İnsanı merkeze alan, ahlakı güçlendiren, adaleti yeniden ortak vicdanın temeline yerleştiren bir dönüşüm mümkündür. Aksi hâlde, sağlam binaların gölgesinde büyüyen sorunlar, bir gün toplumu kendi ağırlığı altında bırakacaktır. O zaman geldiğinde, en sağlam yapılar bile çöken bir vicdanın enkazını örtemeyecektir.

Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi

Benzer Yazılar

Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.

Yapılmış Yorumlar (2)

Semih Etiz
25 Ocak 2026, 15:54

Çok güzel bir yazı olmuş. Doğru tesbitler, yerinde yorumlar. Emeğinize sağlık

Mehmet yüksek
27 Ocak 2026, 00:34

Bu konu o kadar önemliki, eğitimde ve toplum yaşamında ele alınmadı gereken bir konu. Maalesef ön planda paranın değeri tutuldukca , biz bu değerleri kayıp etmeye devam edeceğiz. Sizede yazınız için teşekkür ederim

Yorum Yap

İletişim
İletişim +90 (532)2439735