
Yurt edinmiş silüetler gibiyiz.
Işığı, sönük bir yıldızın fanusa hapsedilmiş,
Ruhlarımıza yansıması karanlık ve sessiz.
Çok uzaklarda, bir yitik yolun yıkık istasyonunda,
Yolculuğu, biletsizlerin yapabildiği,
Duygu yoksunu bencillik abidesi bedenlerin
El ele, kol kola samimiyetsiz varlık kenetlenmeleri,
Ne de sinsi bir yaşamdır.
Halbuki, kurulurken dile gelen söz, taşa kazılan çentik,
Güneşin parlaklığı üzerine yapılan yemin kadar aydınlık ve açıktı.
Ah gafil insan...
Haz ve hıza teşne,
O dayanılmaz güdülerin zincirli kölesi.
Düşüncenin çarpık döngüsünde, kirli sulara, çırılçıplak girmeyi,
Bulutsuz ve çorak toprakları yurt edinmeyi yeğledi.
Gelecek ve nesillerin umut hakkı,
Hiç de değer görmeyen, eti sıyrılmış bir kemik kırıntısıydı.
Yeminler,
Kor ateşten bir çakıl taşıydı, sahilde gömülü binlercesi,
Deniz kirli ve bulanık,
Şehirlerin, ülkelerin artıklarıyla gübrelenmiş,
Vurdukça dalgalar, layık olunan kokular kaplamış tüm sahilleri.
Yeni bir başlangıç, yeni bir doğum,
Mümkün müdür, böylesi varlıklarından bi'haber ufuksuz ve korkak bedenler için,
Yaşamı basit ve hoyratça bir yeme, içme,
Bildiği tek döngüsü sadece üreme
Tek bedenli organizma tanımına sarılmış,
Arapsaçı bir kütle için?
Kavga!
Ne de asil bir kelime...
Yüzyıllar, bin yıllar öncesinde yaşanmış vahşiliklerin gölgesinde,
Bir amaç, bir hedef, bir olmazsa olmazın,
O yüce bilinç tahtının kutsalı.
Öyle değil mi?
Temiz bir gökyüzü,
Temiz bir yeryüzü,
Olmazsa bir inat, bir kavga,
Nasıl çıkar düze, nasıl kurulur?
Bir baştan bir başa
Uçsuz bucaksız bir yeryüzü.
Bir mavi, bir yeşil,
Bir çocuğun hiç bitmeyen tebessümü.
Sonra?
Sonra herkes susar.
Söz biter,
Ama bitmez yorgunluk.
İnsan,
Harcamış olur en büyük cesaretini,
Susmayı seçtiği o ilk gecede.
Bakıyorum yıllara,
Nasıl geçtiklerini değil,
Nasıl da harcandıklarını görüyorum.
Sabah kahvesinin dumanına karışmış düşünceler,
Bir gazete köşesine sıkıştırılmış hayatlar,
Milyonların sesi,
Tek bir boğazdan çıkmış gibi.
Aynı keder, aynı çığlık, aynı körelmiş itiraz.
Ne zaman büyüdük böyle?
Ne zaman öğrendik bu kadar az istemesini?
Çocukken sokakların taşları konuşurdu sevinçle,
Şimdi aynı taşlar,
Sadece tökezlemek için mi döşeli?
Mümkündür, bir şehrin ortasında kaybolmak.
Öğrendim bunu, farkında olmadan
Milyonların arasında, çığlık atmak,
Sesi kendi kulaklarına bile ulaşmadan,
Tükenmek, bir şehrin ortasında,
Kalabalığın içinde en derin yalnızlığı tatmak.
Mümkündür, elbet mümkündür.
Öyle bir an gelir ki,
Kıymetli sandığın her şey,
Bir çöp kovasının yanına bırakılmış bavul gibi durur.
İçinde ne varsa!
Hâtıralar, umutlar, düşünceler, yarım kalmış mektuplar.
Artık kimsenin sahip çıkmadığı eşya gibi.
Sahipsiz eşya,
Ağırlığı hâlâ o yorgun omuzlarda.
Taşımaktan vazgeçmemek,
Bırakmayı öğrenememek,
Her sabah aynı yükle kalkmak,
Sanki dünden farklı bir şey olacakmış gibi.
Tohumlar çürür,
Tarihler tekrarlar,
Bir çocuk,
Aynı yıkık istasyonda,
Aynı biletsiz bavulla bekler,
Trenin gelmeyeceğini bilmeden.
Ama!
Ama bekler.
İşte bu,
Umudun da ötesinde bir şey.
İnatçı bir varlık ısrarı.
Taş çatlasa da,
Toprak kurusa da,
Nehirler tükense de,
Bir yerde, en karanlık köşede,
Bir el uzanır,
Işığı aramaya.
Beceriksizce, titrek,
Ama uzanır işte!
Gece bu kadar uzunken,
Yıldızlar bu kadar silikken,
Hâlâ bu kadar,
Yorgun,
Hâlâ bu kadar,
Buradayken.
Temiz bir gökyüzü,
Temiz bir yeryüzü,
Olmazsa bir inat, bir kavga...
Ama bu kez sormalı dürüstçe.
Kim olduğumuzu mu yaşıyoruz,
Yoksa kim olduğumuzu mu oynuyoruz?
Cevap,
Bazen taşın altında,
Bazen bir çocuğun gözünde,
Bir baştan bir başa
Uçsuz bucaksız bu yeryüzünde,
Bir mavi, bir yeşil,
Bir çocuğun hiç bitmeyen tebessümü,
Hâlâ orada...
Suya İmza
Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi
Benzer Yazılar
Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.