Avrupa'nın İkiyüzlülüğü, Von der Leyen'in Söylemi ve Türkiye'ye Yapılan Tarihsel Haksızlık

Ursula von der Leyen'in Hamburg'da Die Zeit'ın 80. yıl etkinliğinde sarf ettiği sözler, yalnızca diplomatik bir lapsus (Genellikle beynin gizlemeye çalıştığı bir düşüncenin, konuşma veya yazı sırasında "kayarak" dışarı vurulması durumu olarak ifade edilir.) değil; Avrupa'nın Türkiye'ye bakışındaki köklü ön yargının bir kez daha yüzeye çıkmasıdır. Kıtanın Rus, Türk veya Çin etkisine "bırakılmaması" gerektiğini dile getiren AB Komisyonu Başkanı, farkında olsun ya da olmasın, Türkiye'yi Rusya ve Çin ile aynı kategoriye yerleştirmiştir. Yetmiş yılı aşkın süredir Batı ittifakları içinde yer almış, NATO'nun ikinci büyük ordusunu bünyesinde barındıran, Kore'den Afganistan'a, Kosova'dan Somali'ye uzanan geniş bir coğrafyada Batılı değerlerin savunuculuğunu fiilen üstlenmiş ve hâlâ resmen AB üyeliğine aday olan bir devlet, tek bir cümlede bir tehdit unsuruna dönüştürülmüştür. AB Komisyonu Sözcüsü Paula Pinho'nun ardından yaptığı ve havada kalan "bağlamı Batı Balkanlar'dı" açıklaması bu hasarı onarmaya yetmez; zira söylemin mantıksal çerçevesi çoktan kurulmuş, Türkiye bir "dış etki" kaynağı olarak zihinlere yerleştirilmiştir. Bu ifadelere ilişkin, bir kez daha Türkiye'ye karşı takınılan bu hasmane tavıra, çok gerilere gitmeden yakın geçmişten bazı örneklerle cevap vermek, söz konusu söylemin arka planında yatan tarihsel çarpıklığa dikkat çekmek, Türkiye'nin Ege ve Doğu Akdeniz'deki meşru tutumunu, terörle mücadeledeki ağır yükünü ve AB üyelik sürecinde maruz kaldığı sistematik engellemeyi ele almak maksadıyla bir değerlendirme yapmak yerinde olacaktır.

Ege ve Doğu Akdeniz'de Haklılığın Hukuki ve Tarihsel Zemini

Türkiye'nin Ege'deki tutumunu anlamak için 1923 Lozan Antlaşması'na, 1947 Paris Antlaşması'na ve uluslararası deniz hukukunun temel metinlerine bakmak gerekir. Yunanistan'ın kıta sahanlığı ve hava sahası konusundaki genişletmeci yorumları, Lozan'ın kurduğu hassas dengeyi fiilen çökertmeye yöneliktir. Adalara silah konuşlandırılması, antlaşmaların öngördüğü silahsızlandırılmış statüyü açıkça ihlal etmektedir; oysa Türkiye bu antlaşmalara her koşulda bağlı kalarak uluslararası hukukun sınırları içinde hareket etmektedir.

Hava sahasındaki altı deniz millik tartışma da benzer bir mantık üzerine kuruludur. Uluslararası sivil havacılık hukukunun tanıdığı sınır; on iki deniz mili iken, Yunanistan'ın talep ettiği on millik hava sahası kendi ilan ettiği toprak suyuyla bile örtüşmemektedir. Bu talep ne hukukta bir dayanak bulmakta ne de uluslararası teamülde bir karşılık yaratmaktadır. Avrupa kurumları ise bu hukuki tartışmayı çoğunlukla tek taraflı bir perspektifle değerlendirmiş; Türkiye'nin tutumunu "provokasyon" olarak nitelendirirken Yunan tarafının antlaşma yükümlülüklerini hiçe sayan adımlarını görmezden gelmiştir. Bu yaklaşım, tarafsız bir hukuki değerlendirmeden çok siyasi bir tercih olduğunu ele vermektedir. Elbette bunun altında yatan ana neden, Yunanistan AB üyesi bir ülke olarak, ilk etapta kendi sınırlarını geliştirir gibi görünse de, diğer taraftan AB'nin de doğal olarak sınırlarını geliştirmek arzusundadır. Bir bakıma 1919 tarihli İngiltere kışkırtmasıyla Anadolu'yu işgal etme pervasızlığının bir başka kurgulanmış oyunu.

Doğu Akdeniz'de tablo daha da çarpıcıdır. Yunanistan ile Mısır arasında imzalanan ve Türkiye'nin kıta sahanlığını yok sayan 2020 tarihli Münhasır Ekonomik Bölge anlaşması; ardından Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail'in müzakere ettiği EastMed boru hattı projeleri, başından beri bölgenin en uzun kıyı şeridine sahip ülkesi olan Türkiye'yi denklemin dışında tutmak üzerine inşa edilmiştir. Türkiye'nin Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile imzaladığı deniz yetki alanları mutabakat muhtırası, tam da bu hukuki boşluğu doldurmak amacıyla devreye sokulmuştur; hukuki zemini sağlamdır ve uluslararası deniz hukukunun temel ilkelerinden hareket etmektedir. Avrupa'nın bu hamleye gösterdiği sert tepki, hakkaniyetli bir hukuki okumadan çok ideolojik bir refleksin ve AB sınırlarının Yunanistan eli ile geliştirilmesi çabalarının ürünüdür.

Kıbrıs meselesini de bu bağlamın içinde değerlendirmek şarttır. Adanın kuzeyindeki Türkler, önce Rumların soykırımıyla bir yok edilme süreci ve sonrasında onlarca yıl boyunca uluslararası ambargo altında yaşamış; uluslararası toplumun seyirci kaldığı bu izolasyon, Türkiye'nin garantör güç statüsünü işlevsizleştirmeye yönelik bir girişim olarak sürmüştür. Oysa 1960 Garanti Antlaşması, Türkiye'ye garantör devlet sıfatı tanımakta ve adanın anayasal düzenini koruma konusunda açık bir hukuki sorumluluk yüklemektedir. Türkiye'nin bu sorumluluktan hareketle attığı adımlar, uluslararası hukuk çerçevesinde değerlendirilmek yerine, Avrupa kamuoyunda sürekli olarak siyasi baskıya ve işgalci güç görünümüne dönüştürülmüştür.

Kırk İki Yıllık Yük - Terörle Mücadelede Türkiye'nin Ödediği Bedel

1984'ten bu yana PKK terörüyle mücadele eden Türkiye, yaklaşık kırk iki yıldır tarihin en ağır bedellerinden birini ödemektedir. Kırk bini aşkın insan hayatını yitirmiştir; bunların büyük çoğunluğu sivil ya da güvenlik görevlisidir. Devlet astronomik miktarlarda kaynak harcamak zorunda kalmıştır. Onlarca şehir ve köy, güvenlik ortamının yarattığı koşullar nedeniyle ağır ekonomik ve sosyal çöküşler yaşamıştır. Ve bütün bu süreç boyunca Avrupa'nın Fransa, Almanya, İtalya, Yunanistan, İsveç, Belçika, Hollanda vs. pek çok ülkesi, PKK bağlantılı yapılara sistematik biçimde sığınak, kaynak ve meşruiyet zemini sağlamıştır.

Almanya, Yunanistan, Belçika, Hollanda ve İsveç başta olmak üzere pek çok AB üyesi ülkede PKK sempatizanlarının toplanmaları kısıtlanmaksızın düzenlenmiş, bağış kampanyaları açıkça yürütülmüş, propaganda yayınları serbestçe dağıtılmıştır. Almanya'da, Yunanistan'da, Belçika'da Avrupa Kürt siyasi örgütlenmeleri bünyesinde sürdürülen lobicilik, Hollanda'da "kültür" etkinlikleri kisvesi altında gerçekleştirilen toplantılar; tüm bunlar, Türkiye'nin defalarca somut belgelerle dile getirdiği şikâyetler kayıtlara geçmiştir. Avrupa'nın bu şikâyetlere verdiği yanıt çoğunlukla "ifade özgürlüğü" veya "siyasi faaliyetler" bahanesiyle geçiştirilmiştir. Bu yaklaşım, insanların kanıyla beslenen bir örgüte gösterilen dolaylı bir hoşgörüdür ve hiçbir demokratik değer sistemiyle bağdaşmaz.

PKK'nın AB'nin kendi terör örgütü listesinde bulunduğunu hatırlatmak gerekir. Bu listenin varlığına karşın söz konusu yapıların Avrupa topraklarında serbestçe faaliyet yürütmesi, ya bir yaptırım iradesi yokluğunun ya da kasıtlı bir görmezden gelmenin göstergesi olmuştur. Dahası, bu tutarsızlık Avrupa'nın terörle mücadele konusundaki güvenilirliğini de tartışmalı hâle getirmiştir.

Suriye iç savaşının ardından sahneye çıkan SDG/YPG meselesi, bu denkleme yeni ve son derece kritik bir boyut eklemiştir. ABD ve pek çok Avrupalı müttefik, sahada IŞİD'e karşı etkin olduğu gerekçesiyle YPG'ye silah, eğitim ve lojistik destek sağlamıştır. Türkiye ise defalarca ve ayrıntılı biçimde belgelemiştir ki YPG, PKK'nın Suriye uzantısından başka bir şey değildir; iki örgütün komuta yapısı, kadrosu, finansman ağları ve ideolojisi iç içe geçmiştir. Müttefiklerinin bu gerçeği görmezden gelerek verdiği destek, Türkiye'nin güneyindeki tehdidi doğrudan beslemiştir. Buna karşın Türkiye; Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Pençe operasyonları aracılığıyla hem IŞİD unsurlarını hem de PKK/YPG mevzilerini hedef almış; bölgesel istikrara katkısını söylemle değil, somut askeri ve insani eylemlerle kanıtlamıştır. Avrupa'nın bütün bu süreçte ortaya koyduğu tavır, ayrıca NATO üyesi de olan Türkiye'nin toprak bütünlüğünü ve güvenliğini görmezden gelme şeklinde olmuş ve "bölgede sorumlu davran" çağrısı yaparak ikiyüzlü bir siyasi yaklaşım göstermiştir.

Avrupa'nın, AB Üyelik Sürecinde Değişen Kuralları

Türkiye, 1959'da ilk başvurusunu yapan ve 1963'te Ankara Anlaşması ile AET ile ortaklık kuran bir devlettir. 1987'de tam üyelik için resmen başvurmuş; ancak Komisyon o dönemde "Türkiye'nin hazır olmadığı" sonucuna varmıştır. 1999'da Helsinki Zirvesi'nde resmi aday statüsü kazanılmış, 2005'te ise müzakereler fiilen başlamıştır. Aradan yirmi yıl geçmiştir. Otuz beş fasıldan yalnızca on altısı açılabilmiş, yalnızca biri geçici olarak kapatılabilmiştir. Bu tablo, bir üyelik süreci değil; bir sürüncemedir. Ve bu sürüncemenin sorumluluğu tek taraflı olarak Türkiye'ye yüklenemez.

Kıbrıs meselesi bu sürecin en çarpıcı örneğini oluşturmaktadır. Ada 2004'te bütünleşik bir çözüme kavuşmadan AB'ye alınmıştır; üstelik referandumda "hayır" oyu kullanan Rum Kıbrıs tarafı ödüllendirilirken, Annan Planı'na "evet" oyu kullanan Kıbrıs Türkleri cezalandırılmıştır. Bu trajik çelişki, AB'nin kendi ilanı olan adaletli çözüm vaatlerini işlevsizleştirmiştir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Kıbrıs Cumhuriyeti ismi ile, bu tarihten itibaren veto gücünü kullanarak Türkiye'nin müzakerelerini sistematik biçimde bloke etmekte; Yunanistan da bu reflekse ortak olmaktadır. Avrupa'nın Türkiye'ye "demokratikleş ve müzakere et" çağrısı yaparken üyelik sürecini bir üye devletin siyasi veto hakkına terk etmesi, dürüst bir entegrasyon projesinin değil, ön yargılarla temellendirilmiş bir kara siyasetin araçsallaştırılmasının göstergesidir.

Demokratikleşme ve insan hakları söylemi de bu bağlamda daha derin bir sorgulamayı hak etmektedir. 2016 darbe girişiminin hemen ardından, devletin varoluşsal bir tehditle karşı karşıya kaldığı o kritik günlerde, Avrupa'nın baskın refleksi Türkiye ile dayanışma değil; olağanüstü hal tedbirlerinin eleştirisi olmuştur. Oysa Fransa, 2015 Paris saldırılarının ardından uzun süre olağanüstü hal uygulamış; ilan edilen tedbirler Türkiye'nin eleştirildiği önlemlerden çok daha kapsamlıydı. Belçika, Avrupa'nın başkenti Brüksel'i günlerce kapatan güvenlik operasyonları düzenlemiştir. Bu ülkeler için "demokratik gerileme" söylemi gündeme gelmemiştir. Türkiye söz konusu olduğunda ise standartlar farklı işlemektedir. Bu çifte standart, tesadüf değil; Türkiye'ye yönelik zihinsel ve yapısal bir ön yargının dışa vurumudur.

Ekonomik entegrasyon boyutu da ihmal edilmemelidir. Türkiye ile AB arasında 1996'dan bu yana yürürlükte olan Gümrük Birliği, Türkiye'yi AB'nin ticaret politikalarıyla tek taraflı biçimde bağlamaktadır. Türkiye, AB'nin üçüncü ülkelerle imzaladığı ticaret anlaşmalarını otomatik olarak uygulamak zorunda kalırken bu anlaşmaların müzakeresinde hiçbir şekilde masada yer alamamaktadır. Kazan Kazan yerine, Avrupa sürekli kazanan, Türkiye ise sürekli kaybeden konumundadır.

Bunun yanı sıra Türk vatandaşları, AB ülkelerine seyahatte vize yükümlülüğüyle karşı karşıyadır; oysa pek çok aday ülke vatandaşı bu kısıtlamadan muaf tutulmaktadır. Kaldı ki son 10 yılda Avrupa ülkelerine yapılan vize başvurusu reddi nedeniyle 511 milyon Euro (güncel kurla 27 milyar lira), Avrupa'ya ödenen bu milletin parası buhar olmuştur. Bu asimetrik ilişki, Türkiye'yi AB'nin bir ortağı değil, kuralları kabullenmesi beklenen bir taraf konumuna indirgemektedir.

Suriye, Göç ve Avrupa'nın Yük Transferi

Suriye iç savaşının patlak vermesiyle birlikte başlayan büyük göç dalgası, Türkiye'yi gönüllülük değil zorunluluk temelinde tarihin en büyük mülteci kabul eden ülkelerinden biri hâline getirmiştir. Üç buçuk milyonu aşkın Suriyeli mülteciyi barındıran Türkiye, bu varlığın yarattığı ekonomik, sosyal ve kentsel baskıyı büyük ölçüde kendi imkânlarıyla karşılamak durumunda kalmıştır. Avrupa ise kendi iç siyasetinde derin çatlaklar yaratan bu krizin yükünü fiilen Türkiye'nin sınırlarına havale etmiştir.

2016 AB-Türkiye Göç Mutabakatı, Türkiye'nin bu süreçteki rolünün resmi bir tescili niteliğindedir. Kıta, kendi ürettiği ya da önlemekte yetersiz kaldığı insani krizin sonuçlarını yönetme sorumluluğunu bir komşusuna devretmiş; bunu yaparken de o komşunun siyasi ve diplomatik taleplerini arka plana atmayı sürdürmüştür. Göç meselesinde işbirliği talep eden Avrupa'nın, aynı anda üyelik müzakerelerini donduran, Kıbrıs blokajına göz yuman ve terör örgütü bağlantılı yapılara sığınak sağlamaya devam eden Avrupa ile aynı olduğu unutulmamalıdır. Bu iç tutarsızlık, Türk kamuoyunun AB'ye duyduğu güvensizliğin belki de en temel beslenme kaynağıdır.

Hangi Avrupa, Hangi Değerler?

Von der Leyen'in Türkiye'yi Rusya ve Çin ile yan yana anması, derin bir kavramsal çöküşün ifadesidir. Türkiye, 1952'den bu yana NATO üyesidir; Kore'de, Afganistan'da, Kosova'da, Somali'de Batı saflarında çarpışmıştır. Boğazlar üzerindeki egemenliği ve bölgesel nüfuzu defalarca ittifakın çıkarına hizmet etmiştir. Şimdi aynı ittifak, "Türk etkisi" kavramını açıkça bir tehdit olarak tanımlamaktadır.

Pinho'nun "Türkiye'nin AB değerleri doğrultusunda hareket etmesi beklenmektedir" ifadesi ise asıl soruyu gündeme getirmektedir: Hangi değerler! Antlaşmalara bağlılık mı? Türkiye bağlıdır. Terörle mücadele mi? Türkiye kırk iki yıldır bu yükü taşımaktadır; üstelik pek çok zaman Avrupalı müttefiklerinden değil, onlara rağmen. Uluslararası hukuku esas almak mı? Türkiye'nin Ege ve Doğu Akdeniz'deki tutumu tam da bu zeminde şekillenmektedir. İnsani sorumluluğu paylaşmak mı? Türkiye milyonlarca mülteciye kapılarını açık tutmaktadır.

Türkiye, "ne olursa olsun Avrupalıyım" naifliğine sığınmamalıdır. Aksine, çok boyutlu dış politika anlayışını kararlılıkla sürdürürken Ege'deki, Doğu Akdeniz'deki ve Kıbrıs meselesindeki hukuki tutumlarını uluslararası kamuoyuna daha sistematik biçimde anlatmalı; AB üyelik sürecindeki çifte standartların somut ve belgelenmiş örneklerini diplomatik zeminde ısrarla ve ısrarla gündeme taşımalıdır.

Büyük bir kıtanın birliğini inşa etmek gerçekten dürüst bir hedefse, bu hedefe giden yol; tarihsel ön yargılarla kodlanmış seçici hafıza, değişken standartlar ve "tehdit" olarak damgalanmış bir müttefik Türkiye üzerinden geçemez.

Avrupa'nın Türkiye'ye bakışını yeniden tanımlaması için yeni söylemlere değil, daha derin bir tarihsel dürüstlüğe ve tutarlı bir siyasi iradeye ihtiyacı vardır. Von der Leyen'in sözleri belki kasıtsız bir yan ifadeydi; ancak tarih, kasıtsız yan ifadelerin de sistematik tutumların ürünü olduğunu defalarca göstermiştir.

Bizim artık söylem olarak o çok hoşumuza giden "köprü" olma durumundan vazgeçip , sürekli üzerimize sözle de olsa, basıp geçmelerine bir dur demeliyiz.

Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi

Benzer Yazılar

Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.

Yorum Yap

İletişim
İletişim +90 (532)2439735