Günümüzün hız ve haz dünyasında, varlık nedenini ve anlam, düşünce, mana ve insani eşik değerlerini kaybeden insan, varoluşsal arayış içinde kendini bulmaya çalışıyor.
Bir zamanlar insanlar birbirlerine sadece isimleriyle değil, niyetleriyle de hitap ederdi. Bir söz söylendiğinde, arkasında duran bir yürek olduğu bilinirdi. Şimdi ise söz, çoğu zaman bir araç; niyet ise gizlenmesi gereken bir yük gibi taşınıyor. Görünüş ile gerçek arasındaki mesafe hiç bu kadar açılmamıştı. İnsan, kendi suretine yabancılaşırken; toplum, adeta bir aynalar labirentine dönüşmüş durumda.
Günümüz insanı, kalabalıklar içinde yalnız kalmasından ziyade, yalnız kalmamak için kalabalıklara sığınmayı öğrenmiştir. Ama bu kalabalıklar, eskisi gibi bir araya gelmiş yüreklerin aksine, adeta birbirine çarpmadan geçmeye çalışan gölgelerden oluşuyor sanki. Herkes bir rolün içinde, herkes bir şeyleri saklamanın telaşında. Samimiyet, artık bir risk; açıklık, bir zayıflık sayılıyor. İnsanlar birbirlerini tanımak yerine, çözmeye çalışıyor. Çünkü güven, yerini temkine bırakalı bir hayli zaman oldu.
Oysa güven, bir toplumun görünmeyen omurgasıydı. Şimdi o omurga eğilmiş, hatta yer yer kırılmış gibi. İnsanlar artık birbirlerine inanmak için değil, korunmak için mesafe koyuyor. Bir selamın ardında hesap aranıyor, bir iyiliğin içinde gizli bir çıkar olup olmadığı sorgulanıyor. Bu sorgulama hali, zamanla insanın kendi niyetine bile şüpheyle bakmasına neden oluyor. Kendi iç dünyasına bile güvenemeyen bir insanın, dış dünyaya karşı nasıl sahici kalabileceği sorusu, cevapsız bir ağırlık gibi zihnin bir köşesinde sürekli asılı duruyor.
Çıkar çatışmaları ise hayatın neredeyse her alanına sızmış, yer bulmuş durumda. İlişkiler, dostluklar, hatta aile bağları bile zaman zaman görünmez hesap defterlerine dönüşmüş. Kim ne kadar verdi, kim ne aldı, kim neyi hak etti… Bu görünmez muhasebe, insanın en saf duygularını bile ölçülebilir bir değere indiriyor. Oysa önceden bazı şeyler, tam da ölçülemediği için kıymetliydi. Şimdi ise ölçülemeyen her şey, değersizleşme tehlikesiyle karşı karşıya.
Bencillik, modern insanın en iyi sakladığı ama içten içe en çok beslediği tarafı haline geldi. Üstelik artık kaba bir bencillikten söz etmiyoruz. Daha inceltilmiş, daha meşrulaştırılmış bir bencillik bu. “Kendin için yaşa” sloganı, zamanla “başkalarını görmezden gel”e dönüştü. Empati, bir meziyet olmaktan çıkıp bir lüks gibi algılanmaya başladı. Oysa insan, başkasının acısını hissedebildiği ölçüde insandı. Şimdi ise başkasının acısı, çoğu zaman sadece bir haber başlığı kadar yer kaplıyor hayatlarımızda.
Ahlaki çarpıklık işte tam da bu noktada derinleşiyor. Doğru ile yanlış arasındaki çizgi silikleştiğinde, insan kendi doğrusunu üretmeye başlar. Ama bu üretim, çoğu zaman gerçeği değil de, işine geleni besleyen bir şekle dönüşüyor. Böylece herkes kendi içinde haklı, dışarıda ise birbirine yabancı bir kalabalık ortaya çıkıyor. Ortak bir vicdan yerine, bireysel gerekçelerle dolu bir dünya… Bu dünya, ilk bakışta özgürlük gibi görünse de aslında derin bir dağınıklığın ifadesidir.
Manevi yorgunluk da bu dağınıklığın kaçınılmaz sonucudur. İnsan, sürekli tetikte olmanın, sürekli kendini korumanın, sürekli bir şeyleri saklamanın yükü altında ezilir. Gönül yorulur, akıl karışır. En tehlikelisi de, bu durumun zamanla normalleşmesidir. İnsan, bu yorgunluğu hayatın doğal bir parçası sanmaya başlar. Oysa bu, bir uyum değil; bir alışma halidir. Asıl tehlike de burada ortaya çıkar. Aslında her alışma ama küçük, ama büyük içinde daima bir vazgeçiş barındırır.
Bugün “insan kalabilmek” gerçekten de bir kimlik meselesi olmaktan çıkmış durumda. Bu, her gün yeniden verilen bir karar, her sabah yeniden taşınan bir sorumluluk halidir. İnsan kalmak; kolay olanın aksine, doğru olanı seçmeyi gerektirir. Görmezden gelmenin konforuna karşı, görmenin yükünü sırtlanabilmeyi, amasız ve fakatsız taşımayı gerektirir. Susmanın güvenliğine karşı, gerektiğinde konuşmanın riskini almayı gerektirir.
Fakat meselenin daha derin bir safhası var. İnsan artık sadece başkalarına karşı değil, kendisine karşı da yabancılaşmaktadır. Kendi iç sesini bastıran, kendi vicdanını susturan bir varlığa dönüşme riskiyle karşı karşıyadır. İçimizde bir yerlerde hâlâ doğruyu bilen, hâlâ iyiye meyleden bir ses var. Ama bu ses, karmaşanın, gürültünün içinde kayboluyor. Modern hayatın hızında, o sesi duymak neredeyse bir lüks haline geldi. Oysa insanın en büyük pusulası, tam da o sessiz sesin kendisi değil miydi?
Bu yabancılaşma, sadece bireysel bir mesele değil; toplumsal bir kırılmanın da göstergesidir. Değişmez kuraldır; kendine yabancılaşan insan, başkasına da yabancılaşır. Bu yabancılaşma zinciri, zamanla bir toplumun bütün dokusunu zedeler ve zayıflatır. Artık insanlar aynı dili konuşsalar bile aynı şeyi kastetmez hale gelir. Kelimeler anlamlarını yitirir, kavramlar içi boş ifadelere dönüşür. “Adalet”, “merhamet”, “sadakat” gibi kelimeler hâlâ kullanılır; ama çoğu zaman içleri doldurulmadan, sadece ağızlardan çıkan birer "ses" olarak kalır.
Bu noktada en büyük tehlike, kötülüğün sıradanlaşmasıdır. İnsan, sürekli maruz kaldığı şeylere karşı duyarsızlaşır. Önceleri rahatsız eden, vicdanı sızlatan şeylere zamanla alışılır, toplumda tepki gösterilmeyen bir manzaraya dönüşür. Bir haksızlık görülür, bir an durulur, tepkisiz kalınır. Sonra hayat kaldığı yerden devam eder. Bu devam ediş, aslında "değerlerden" de yavaş yavaş bir kopuştur artık. Her görmezden geliş, insanı insan yapan, insanın içindeki o ince duyarlılık katmanını biraz daha aşındırır.
İnsan, bütün bu çarpıklığın farkında olduğu halde, ne yazık ki çoğu zaman buna karşı koyacak gücü kendinde bulamaz. Çünkü içinde bulunduğumuz sistem, sadece davranışları değil, düşünce biçimlerini de şekillendirmeye başlamıştır. İnsan, neyin doğru olduğunu bilse bile, o doğruyu söylemenin, hatta o doğruyu yaşamanın karşılığı olan bedelin ödenmesinden çekinir. İşte tam da burada, ahlak bir bilgi meselesi olmaktan çıkar, bir cesaret meselesine dönüşür.
Cesaret… Belki de günümüz insanının en çok ihtiyaç duyduğu ama en az sahip olduğu şey. İyi kalabilme cesareti, dürüst olabilme cesareti, haksızlığa karşı durabilme cesareti… Bunlar artık kahramanlık gibi algılanıyor. Oysa bir zamanlar bunlar, sıradan bir insanın doğal haliydi.
Peki bu karanlık tablo içinde bir umut var mı, varsa da umut nerede?
Umut, yürekle beyin arasında düşünceden fiili eyleme geçen, büyük değişimlerde değil; küçük, görünmez direnişlerde saklıdır. Bir insanın çıkarı olmadığı halde iyilik yapmasında, bir başkasının görmediği bir yerde doğruyu savunmasında, kimsenin iltifatına, süslü sözlerine bakmadan dürüst kalmasında… Bunlar küçük gibi görünen ama aslında insanlığı ayakta tutan "büyük" eylemlerdir.
İnsanlık, aslında büyük ideallerle değil; küçük ama sahici davranışlarla ayakta kalır. Önemli olan, dünyanın ne kadar değiştiği değil; insanın bu değişim karşısında neyi, ne kadar koruyabildiğidir. Çünkü her çağ, aynı zamanda kendi karanlığını da üretir. Ama her insan, o karanlıktan nasıl çıkacağına kendisi karar verir. Aslında karanlıktaki insan için en büyük direniş, en basit görünen şeydir: dürüst kalmak, iyi niyetli olmak, güven vermek… Bunlar artık sıradan erdemler değil, ağır sorumluluklardır.
İşte bu yüzden, insan kalabilmek bugün bir zırh gibidir. Ama o zırh, insanı koruduğu kadar, aynı zamanda ona her adımda, bu dünyadaki ağırlığını da hatırlatır.
Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi
Benzer Yazılar
Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.