Zamanın İnce Sızısı

Bir çocukluk düşer avuçlarıma,

Dilimde eriyen pamuk şekerin hafifliğiyle.

Gökyüzü katlanmış bir mendil,

Bulutlar savrulur, dağınık peçeteler gibi.

Sokaklar cıvıldar, bisiklet tekerlekleri hatırımda,

Annemin sesi ıhlamur kokulu bir akşam duası.

Dizlerimde açılan küçük yaralar,

Zamanın şefkatle sardığı eski sızılardan yadigâr.

 

Gençlik, bekleyen bir tren istasyonu:

Rayların titrek ışığında savrulan gölgeler,

Ceplerimde üşüyen ellerim,

Ufkun kıyısında sanki sonu belirsiz bir gidiş.

Bir kâğıt gemi yüzer yüreğimde,

Yelkenleri yırtık, rotası bilinmez.

Aşk, çay buğusunda unutulan bir isim,

Güneşim, sabahın kıvrımında sonsuz bir mısra.

 

Sonra bir ateş gibi yandım,

Söndürmeye kıyamadığım bir yangın,

Dağlara tırmanırken yankılanan adımlarım.

Güneşimin gölgesi düştü yüreğime,

Avuçlarımda küllere dönüşen saatler.

Dilimde küfür, içimde ilahi,

Sabahlara sarkan bir inatla yanmaya devam ettim.

Her öpüş, bir mezar taşıydı

Üzerinde kayıp tarihlerle.

 

Orta yaş, yağmurlu bir pencerenin ardı,

Damla damla süzülen zaman.

Koridorlarda yankılanan cıvıl cıvıl çocuk sesleri,

Her adım, yaklaşan bir vedanın sesi.

Saçlarıma düşen ilk beyaz,

Aynada yansıyan eski hayaller.

Her gece, bir ömür törpülenir sessizce

Bardağın dibinde eriyen saatlerle.

 

İhtiyarlık, sayfaları nemlenmiş bir kitap,

Harfleri uçuşur, cümleleri eksilir.

Sokak köşelerinde biriken anılar,

Rüzgârın savurduğu kır çiçekleri gibi.

Dallarımda ilk yapraklar, avucumda filizlenir,

Gözlerimde solmuş fotoğrafların sarı hüznü,

Her nefes, uzak bir nal sesi,

Her suskunluk, ince ince işlenmiş bir yas.

 

Ihlamurlar altında geçit töreni yaparlardı,

Yağmursuz rüzgarla dört yana savrulan kokuların kollarında,

Ufkun darlığında sıkışıp kalan düşlerim.

Kimi kaçmaya teşne çocukluğumu tutmuş ellerinden,

Elimde bir top hüzün, bir top sevinç, bir top oyun,

Bilinmezlik külahında dondurulmuş üç top tat.

Kimi gençliğimi oturtma telaşında yerine yeniden,

Gençliğin sıcaklığında üç top tat erirken.

Nerede, o hoyrat ve çılgın, gemiazıya almış ben?

Son dönemeçte, sakin bir kabule tutkun,

Ellerimi temizlerken,

Benden olup, benden kaçan,

Tahsilatı yapmadan, borçlandırıp beni bana,

Keşkelerimi de alıp yanına,

Geçip giden

Herkese ve herşeye

El sallıyorum.

 

Ve şimdi…

Zaman bir nehir yatağında ağırlaşmış,

Taşları pürüzlü, suyun şarkısı derinde.

Çocukluğumun kağıttan kayığı hâlâ süzülür avuçlarımda,

İhtiyar ellerimle tutarken kürekleri,

Anlıyorum:

Yaşamak, düşen her yaprağın ardından,

Acıyla, inatla, umutla,

Toprağa kök salmakmış biraz da...

Ölüm bile eksiltemez bu şiiri,

Her dize, koşarken düşen bir çocuğun,

Elleriyle ilikleyemediği,

Toprağa bıraktığı masum bir düğme gibi.

 

Bir ömür, kırılmış bir ayna;

Her parçamda başka bir yüzüm,

Her yüzümde aynı sızı.

Ve artık biliyorum:

En derin yara,

Söylenmemiş bir şarkıdır

İnsanın içinde hep eksik kalır.

 

Bir siyah kalem gölgelemesiydi hayat.

Işığı geldiği kadar yüreğine alıp,

Kalanı hale yapmaktı boşluklarımıza.

Verdiği acı ise,

Geçip giderken içimizden, yüreğimizden, tenimizden

Bıraktığı tenhalık ve soğukluk.

Ta ki bir başka ışığa ve onun sıcaklığına,

Ulaşana kadar...

Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi

Benzer Yazılar

Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.

Yorum Yap

İletişim
İletişim +90 (532)2439735