Beden Kayıt Tutar, Olsun Kaydı Değiştirmek Elimizde!

 

Yazılarımdan psikoloji alanına ilgi duyduğumu biliyorsunuz. Geçenlerde bir arkadaşım “Beden Kayıt Tutar kitabına da baksana muhakkak ilgini çeker” dedi. Kitabı soruşturdum, “travma alanında yazılmış en iyi kitap” deniyordu. Travmaya sinirbilimsel açıdan da değindiği için güncel bilgilerle doluydu. Travmatik stres bozukluğu tedavisinde kullanılabilecek yeni yaklaşımların etkililiğini ilginç bir şekilde okuyucuya sunduğu” söyleniyordu.  Klasik Freudyen psikoanalitik ve bilişsel davranışçı yöntemlere alternatif olduğu ve okurken büyük keyif alındığı ifade ediliyordu. “İçinde çok sayıda gerçek hayattan örnek var” deniyordu. Kitap 2015 yılında ABD’de raflara çıktığından beri psikoloji alanında en çok satanlar listesinde. Adı “The Body Keeps The Score”, Türkçe’ye Nobel yayınları çevirmiş, ismi  Beden Kayıt Tutar (1). Şu ana kadar 19 baskı yapmış.

 

Gerçekten de kitap, acı ve kayıplarla baş etmede ve travmatik tecrübeleri atlatıp gerçek dünya ile tekrar bağlantıya geçmede, beynin ve bedenin karşılıklı etkileşiminin önemini gösteren bir tanı ve tedavi anlayışı üzerine kurulmuş. “Beden Kayıt Tutar” var olan ilaç önermeleri üzerine kurulu psikiyatri yaklaşımına karşı çıkıyor. Bu yaklaşım yerine, günümüzde gittikçe ilerleyen görüntüleme teknolojilerinden de faydalanan nörobilim ile ruhsal hastalıkların kökenine iniyor. Hatırlarsanız “Dopamin Ulusu” yazımda da depresyonlarda ilaç tedavilerinin işe yaramadığını hatta günün sonunda depresyonun derinleştiğini ilgili kitabın yazarının fikirlerine dayanarak ifade etmiştim. Hollandalı psikiyatrist Bessel Van Der Kolk da aynı görüşü savunuyor. 

 

https://muratulker.com/y/dopamin-orucu-cilehane-ve-itikaf/

 

Yazar travmayı şöyle tanımlıyor: beyin gelişimi ve bağlanma ve iletişim sistemleri üzerinde kalıcı etkileri olan, zihin ve beden arasındaki ilişkiyi koparan kötü  deneyimlerin oluşturduğu toksik strestir. Kişinin travmayla karşılaşması için savaşçı bir asker olması ya da Suriye’de, Kongo’da bir savaş kampını ziyaret etmesi gerekli değil, diyor yazar. Hastalık Kontrol ve Önleme merkezleri tarafından yapılan araştırmalar, beş Amerikalı’dan birinin çocukken cinsel tacize uğradığını, dört kişiden birinin ebeveynleri tarafından bedeninde iz kalacak şekilde dövüldüğünü, üç çiftten birinin fiziksel şiddete maruz kaldığını gösteriyor. Dörtte bir ailede alkolizm problemi var ve sekiz kişiden biri annesinin fiziksel şiddete maruz kaldığına ya da dövüldüğüne tanıklık ediyor.

 

Bunun gibi travmatik deneyimler nesiller boyu süren izler bırakıyor. Massachusetts Ruh Sağlığı Merkezi araştırmacısı olan yazar Van Der Kolk, yaşları altı ile onbir arasında değişen çocuklarla araştırma yapmış. Karşılaştırmalı gruplar arasındaki tek fark çocukların aile içinde gördükleri istismar. Annesinin dövmesi sonucu ciddi yaralar alan bir erkek çocuk, dört yaşındayken babasının cinsel tacizine uğrayan bir kız, defalarca sandalyeye bağlanarak kırbaçlanan iki erkek çocuk! Bu çocuklarda araştırma sırasında kendilerine gösterilen en masum görüntüler bile yoğun bir tehlike, saldırganlık, cinsel uyarılmışlık ve dehşet algısına sebep olmuş. Esas sorun, kendilerine acımasızca davranılan bu çocukların içsel haritalarını yeniden çizmek ve gelecekte güven algısını geliştirmek için beyin ve zihinlerine destek olmanın mümkün olup olmadığıdır.

 

Bugüne baktığımızda ben pandeminin bıraktığı derin travmatik deneyimlerin yediden yetmişe herkesin üzerinde etkili olduğunu ve bedenlerimizin son iki yılda tuttuğu kayıtların, eğer farkına varmaz isek, tüm geleceğimizi etkileyeceğini düşünüyorum.  

 

Travmatik deneyimler, yaşandığı zaman diliminin çok sonrasında dahi psikolojimizi, ilişkilerimizi, fizyolojimizi ve bağışıklık sistemimizi etkilemeye devam ediyor ve hatırlatan en küçük bir alarm belirtisi ile bozuk programlanmış beyin devrelerimiz harekete geçiyor ve yoğun miktarda stres hormonu salgılamamıza neden oluyormuş.  Bireyler takıntılı ve yoğun derin duygular yaşadıkları geçmiş olayları hatırladığında, hayal güçleri dumura uğruyor ve ruhsal esnekliklerini kaybediyorlarmış. Oysa hayal gücü yaşam kalitesi için kesinlikle çok önemli bir olgudur. Yeni olasılıkları gözümüzde canlandırma fırsatı veriyor, yaratıcılığı ateşliyor, ilişkilerimizi zenginleştiriyor.

 

Özetle travma, zihin ile beden üzerinde bir davranış değişikliği yapıyor ve algıları yeniden düzenliyor. Yalnızca nasıl ve ne düşünüldüğünü değil, aynı zamanda düşünme kapasitesini de etkiliyor. Normalleşme için zihin ile bedenin tehlikenin geçtiğini ve şimdiki anda yaşamayı öğrenmesi gerekiyor. Güven içinde bir geçmişe yani anne babalarından gördükleri şefkat ile rahat büyüyen çocukların yaşam boyu avantajları oluyor. Çevreleriyle ve etraflarındaki insanlarla “uyumlu” oluyorlar ve öz farkındalık, empati, dürtü kontrolü, öz motivasyon sahibi olmak gibi sosyal kültürün katılımcı bireyleri olmalarını sağlayan özellikleri geliştiriyorlar. Bebeklikte kendini güvende hissetmeyen çocuklar, büyüdükçe ruh hallerini ve duygusal tepkilerini düzenlemede sorun yaşıyor. İçsel güvenlik duygumuz yoksa, güveni ve tehlikeyi ayırt etmekte  zorlanıyormuşuz. Düzensiz bağlanma yaşayan insanlar daha sonraki deneyimlerinde travma yaşamaya hazır hale geliyorlar, diyor yazar. Bu yazılanlar yine bana pandemide yaşadıklarımızı anımsattı. Bu dönemde bağlanma açısından kişisel, ailevi sorunların yanında dünyaya bağlanma, hayata bağlanma sorunları yaşamadık mı?

 

İdeal olarak stres hormonu, tehlikeye karşı şimşek hızı ile tepki vermeli ve ardından bizi  dengeye döndürmeliymiş. Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) yaşayan hastalarda ise, bu denge sağlanamıyormuş. Savaş/Kaç/Donma? sinyalleri tehlike geçtikten sonra da devam ediyormuş ve bu panik durumu uzun vadede sağlığa ciddi zararlar veriyormuş. Van der Kolk’un ilaçlarla  ilgili yorumu şöyle:“insanların geçmişe hapsolmak yerine anı yaşamasına yardım ediyorlar”. Ancak ilaç tedavisi tüm tedavi yaklaşımının tamamlayıcısı olarak kullanılmalıdır. İlaç tedavilerinin olumsuz yanı altta yatan nedenlerin araştırılmıyor oluşuymuş. Daha sonra yazar tüm dünyada çocuklar dahil depresyon ilaç kullanımının artışını örneklerle anlatıyor. Bu tedavi çocukları daha yönetilebilir yapıyor, saldırganlıklarını azaltıyor. İlaç tedavisinin en eleştirilsel yönü, bireyin kendi iyileşme sürecine katılmasına imkan vermeyişidir. Oysa insanın kendi fizyolojisini düzenleme yeteneği vardır.Travma, istismar ve ihmale yaklaşımda üç yeni disiplin büyük değişiklik yaratıyor:

 

1.Nörobilim (beynin zihinsel süreçleri nasıl etkilediğini gösteriyor),

2.Gelişim Psikopatolojisi (zihnin ve beynin gelişiminde olumsuz deneyimlerin etkisini inceliyor),

3.Kişilerarası nörobiyoloji (davranışlarımızın duygularımızı, biyolojimizi ve etrafımızdakileri nasıl etkilediğini inceliyor), diyor yazar.

 

Bu disiplinler, travmanın beyinde gerçek değişimler yaratarak bireylerin olağan yaşamlarını sürdürmelerine engel olduğunu açıklıyor ve travmanın yarattığı zararı hafifletmek ve gidermek için yöntemler geliştirilmesine yardımcı oluyor. Daha da önemlisi, geçmişteki travma deneyiminden sonra şimdiki anı yaşama ve hayatı başarı ile devam ettirme konusunda yarar sağlıyor.

 

Yazar daha sonra travma yaşayan insanlar, üzerinden yıllar geçse de başlarına gelenleri anlatamıyorlar diyor. Bedenleri, korku, öfke ve çaresizliği yeniden yaşarken, savaşma ya da kaçma dürtüleri yeniden canlanıyor, ancak bu duyguları dile getiremiyorlar, diyerek detaya giriyor, beyin tarama görüntülerinden kanıtlar sunuyor:”Travma yaşayan insanlar sıkışıp kalıyorlar, yaşamlarına yeni deneyimler katamıyorlar. Bu sıkıntılar fibromiyalji, kronik yorgunluk ve diğer otoimmün hastalıklarla beraber sair çeşitli fiziksel belirtiler olarak ortaya çıkabiliyor. Beynin korteks altı alanları, nefes alışverişimizi, kalp atışımızı, sindirimi, hormon salınımını ve bağışıklık sistemini düzenliyor. Ancak bu sistemler, bir tehdidin algısı ile karşılaşıldığında kontrolü kaybedebiliyorlar. Bu, travma yaşayan bireylerde belirlenen yaygın fiziksel problemlerin nedenini açıklıyor. Özetle beyin tarama görüntüleri, travma yaşayanların korkularının ne kadar kalıcı olduğunu ve fiziksel belirtilerin nasıl kolay tetiklendiğini gösteriyor. Bu da travma tedavisinde tüm organizmayı, bedeni, zihni ve beyni bir bütün olarak ele almamız gerektiğini açıklıyor.

 

Bessel Van Der Kolk  daha sonra çözüme geliyor, “tedavide üç yöntem var ve her hastada ayrı biri veya üçü de beraber kullanılabiliyor” diyerek anlatıyor:“1.Travmanın anılarını işlerken konuşarak, iletişim kurarak ve kendimize neler olduğunu anlamaya izin vererek yukarıdan aşağı analiz, 2.Uygunsuz, yanlış alarm tepkilerini durduran ilaçlar alarak ya da beynin bilgi işleme yolunu değiştiren başka teknolojiler kullanmak, 3.Travmadan kaynaklanan çaresizlik, öfke ya da çöküşe karşı bedenin iç organlara ait deneyimleri yaşamasına izin veren aşağıdan yukarı yöntemdir. Travmanın  yoğun duyguları sadece zihni değil, bağırsak ve kalbi de kapsıyor. Beden kayıt tutuyor. Travma anısı iç organlarda, otoimmün bozukluklarda, iskelet/kas problemlerinde kodlanmışsa terapatik varsayımlarda köklü değişiklikler yapmak gerekiyor. Travmatik stresle ilgili pek çok tedavi yaklaşımı, hastaların geçmişlerine karşı olan duyarlılığını azaltmaya odaklanıyor. Hastaların anı dolu dolu yaşamaları ve güvenli bir şekilde şimdiki zamanda kalmalarına yardım edilmelidir. İlaçlar, travmayı tedavi etmiyor, yalnızca bozuk fizyolojinin ifadelerini köreltiyorlar. Öz düzenleme ile ilgili kalıcı bir öğrenme sağlamıyorlar. Duygu ve davranışları kontrol etmeye yardımcı oluyorlar ancak, motivasyon, acı ve keyfi düzenleyen kimyasal sistemleri engelledikleri için bunun da bir bedeli var,” diyor yazar.

 

Şimdi çok dinlediğim bir farazi örnekten yola çıkacak olursak;

Başarılı bir üst düzey yönetici olan Can beyden amiri dahil herkes çekinirdi. Zira kendisine hak verilen bir toplantıda bile mutlaka bir tartışma çıkarırdı ve neticede yoktanyere bir huzursuzluk, kırgınlık olurdu. Bunun sebebi araştırıldığında lise yıllarındaki bir anıya dayandığı bulunmuştu. Matematik dersindeydi, bir problemin çözümünde öğretmen ile açıktan tartışmış ve tüm sınıfın önünde haklı çıkmıştı, hatta bir sonraki sınavdan da çok iyi bir not almıştı. İşte bu olay zihninde otoriteye meydan okursanız neticede başarılı olursunuz gibi yer etmişti. Kimbilir kendisiyle nasıl gurur duymuş, bedeni ne kayıtlar tutmuştu. Artık hayatı boyunca kendinden emin olduğu, etrafından tasdik gördüğü konularda yoktanyere kırıcı davranacaktı, zira başarısından emin olmanın yolu olarak bunu öğrenmişti. Halbuki durumun farkında olsaydı gerçekten buna ihtiyacı olmayacaktı ve etrafında kendisini seven ve takdir eden başarılı bir ekibi olacaktı.

 

Daha sonra piskolojik terapinin ayrıntılarına ve yöntemlerine giriyor, travma nedeni ile ortaya çıkan duyguların hissedilmeye başlanmasını ve kişinin kendisini gözlemlemesini sağlıyor. Ancak, altta yatan beynin tehdit algılama sistemindeki değişimdir. Burada zor olan kişinin başına gelen korkunç şeyleri kabullenmeyi öğrenmesi değil, içsel algılarının ve duygularının üstesinden gelebilmesi. İçsel olarak olanları algılama, isimlendirme iyileşmenin ilk adımıdır.

 

Travma terapisi hedefleri şunlarmış:

  1. Travma nedeni ile donan ya da engellenen duyusal bilgiye ulaşmak,
  2. Hastaya içsel deneyimler sonucu ortaya çıkan enerjilerini kontrolü için yardım etmek,
  3. Hasta korkuyla köşeye sıkıştığında kendini korumasına yönelik fiziksel eylemleri tamamlamak,

 

Şimdi benim aklıma bir zamanlar eğitimini aldığım, kuramsal temelleri hala tartışmalı bir yöntem (2) olan, hatta sosyal psikoloji biliminin insan mutluluğunu odağına alan pozitif psikolojinin karşısına rakip olarak çıkardığı  Nöro Linguistik Programlama (Sinir Dili Programlaması)  geliyor. Sinir sistemimizin işleyişi (nöro) ve dil yetenekleri (linguistik) arasındaki sıkı bağ ile davranışları düzenleyip yönlendiren zihinsel stratejilerin, sözel kalıpların oluşumu üzerindeki rolü NLP’nin esasını oluşturur (3). Size ilk NLP deneyimimden bahsedeyim; yıllar önceydi, verimimi artırmanın yollarını arıyordum. Gençlikte en çok hoşuma giden şeyi sormuşlardı. İlk sürücü ehliyeti aldığım gün babamın arabası ile İstanbul Sahil Yolu’nda altı sefer Florya – Sirkeci arasında gidişim geldi. Sonrasında konsantre olduğumda o devirdeki otomobillerin içindeki kendine has kokuyu, açık camdan gelen serin rüzgarın hissini hatırladım ve anıyı tekrar yaşadım. Bu bir farkındalıktı. Böylece mutlu anı tekraren yaşamak mümkündü. Benzer geçmiş anılarınızı aktif olarak hatırlayıp yeniden yaşarken gününüze uygun çıkarımlar yaparak hareketlerinizi, konuşmalarınızı yeniden programlayabilirsiniz.

 

NLP’ye göre dil, diğer içsel temsil sistemlerimizdeki deneyim ve eylemlerle paralellik gösterip hatta bunların yerine geçebilmektedir. Sonuç olarak bir şey hakkında konuşmak sadece algılarımızı yansıtmanın ötesinde etkilidir. Bu durum dile, değişim ve iyileştirme süreçlerinde çok daha özel bir rol kazandırmaktadır.

 

NLP’ye göre yaşamdan gerçeklik hakkında yeni bilgileri alıp kendi haritamıza ilave ediyoruz ve bu deneyime dayalı bilgiler sürekli filtreleniyor yani çarpıtılıyor, siliniyor veya genelleştiriliyor. NLP son derece basit pratiklerle herhangi bir olayın yargı veya yorumlanmalarla bozulmasını engelliyor; anılarımızdaki olayı zihnimizde yeniden deneyimlememizi sağlıyor. Böylece daha anlamlı ve zengin tepkilere sahip olabiliyoruz. NLP’nin temelinde dört aşama vardır:1)Ne istediğini bilmek, 2)Harekete geçmek, 3)Yaptıklarımızın sonuçlarını fark etmeyi öğrenmek, 4)Peşinde olduğumuz sonuçları alıncaya dek davranışlarımızı değiştirmeye hazır olmak. (4)

 

Hemen yine çok küçük bir örnek vereyim:

Şükür bugün sağlıklıyım, hayattayım ama yarın salgın yayılacak.

Şükür sağlıklıyım hayattayım ve salgın yayılacak.

Yarın salgın yayılacak  olsa bile bugün sağlıklı ve hayattayım.

 

Bu üç ifadede sadece ama, ve, olsa bağlaçları anlam değiştirebiliyor. Eğer “olsa bile” ile düşüncenizi çerçevelemeyi öğrenirseniz o zaman hayatta olduğunuza şükrederek kendinizi daha iyi hissedip, daha iyi koruyacak önemleri almanız mümkün olabilir, kendinizi kapana sıkışmış hissetmeyebilirsiniz. Açıkçası NLP düşüncelerinizi olumlu bir şekilde çerçevelemeyi öğrenme tekniğidir. Tabi benim basitçe verdiğim bir örnekle öğrenilemez ama zor da değildir.

 

Eğer istediğiniz hayatta kalmaksa, hemen onunla ilgili gerekenleri yapacaksınız, her yaptığınız eylemin sonuçlarının farkında olacaksınız ve “hayatta kalma” sonucunu elde edene kadar davranışlarınızı değiştirmeye, yeni şeyler denemeye hazır olacaksınız. Şimdilerde buna bir de “mindfulness” (bilinçli farkındalık) diyorlar. Hatta insanları davranışlarının farkına vardırmaya çalışan ajanda türü günlükler basılıyor (5). Tabi insanların kendi davranışlarının farkına varamayacaklarını, bu yüzden de değişemeyeceklerini düşünenler arasında başta kitabın yazarı Bessel Van Der Kolk ve sair psikotrapistler de var. Ne yapsak acaba? En iyisi her işi akışına bırakıp, anı yaşamak mı yoksa…

 

Bilakis asıl “kaydı” kimin tuttuğunun farkına varıp,  O’na teslim olmak ve O’ndan gelene razı olmak, ama tabi ki elimizden geleni,  aklımızın erdiğini yaptıktan sonra…

 

Şöyle dua ederim ben; ya Rabbi hakkımda takdir buyurduğun akibetimi hayr (iyi, güzel) eyle, amin ve sonra işime sarılırım.

 

Kaynakça:

(1) https://www.dr.com.tr/Kitap/Beden-Kayit-Tutar/Egitim-Basvuru/Psikoloji-Bilimi/

(2)(PDF) Neuro-linguistic programming: cargo cult psychology? (researchgate.net)/

(3)https://www.dr.com.tr/Kitap/Dil-Illuzyonlari/Egitim-basvuru/Dilbilimietimoloji, s.21-33.

(4)https://www.halkkitabevi.com/nlp-yuksek-performansa-ulasmanin-yeni-bilimi-ve-sanati

(5) https://www.pandora.com.tr/kitap/iyilestiren-aliskanliklar-gunlugu/767821

 

Murat ÜLKER

Benzer Yazılar

Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.

Yorum Yap