Tarihsel olarak bakıldığında aslında şu sonuca ulaşıyoruz; meşruiyet, gücün değil, anlamın ürettiği bir kavramdı. Krallar, imparatorlar, çarlar vs tanrısal yetkiyle, devletler toplumsal sözleşmeyle, ideolojiler vaat ettikleri adaletle varlık kazanırdı. Ancak modern çağla birlikte meşruiyet, giderek ahlaki temellerinden koparılarak verimlilik, büyüme ve güvenlik gibi ölçütlere indirgenmeye başladı. Bu dönüşüm, insanı merkeze aldığını iddia eden bir dünyanın, insanı yalnızca bir üretim ve tüketim aracı olarak görmesine zemin hazırladı. Sanayi Devrimi’nden itibaren ekonomik sistemler, insan emeğini soyut bir girdiye dönüştürdü. Emek, bir insan hayatının ifadesi olmaktan çıkıp sadece bir maliyet kalemi haline geldi. Kapitalizmin küresel ölçekte kurduğu düzen, refah vaadini yaygınlaştırırken eşitsizliği sürekli derinleştirdi. Bugün dünya nüfusunun küçük bir kısmı tarihte eşi görülmemiş bir zenginliğe sahipken, milyarlarca insan temel ihtiyaçlara erişemiyor. Bu tablo yalnızca ekonomik bir adaletsizlik değil, insanlığın kendi ürettiği düzene karşı ahlaki meşruiyetini yitirdiğinin de açık bir göstergesidir. Delil isteyenler, günümüz dünyasında yaşananlara baktığında; bireysel, toplumsal ve sınıfsal bazda bir hayli fazla ve tatmin edici örnek görecektir.
Sosyolojik düzlemde ise insan, artık bir topluluğun parçası olmaktan çok, dijital algoritmaların hedef kitlesi haline gelmiştir. Kimlikler gerçekliklerinden kopartılarak etiketlere indirgenmiş, bireyler tüketim alışkanlıklarıyla tanımlanır hale gelmiştir. Dijital çağ, iletişimi hızlandırırken anlamı yokederek, anlamsız bir sürati ilkeleştirdi ve bu tüm insanlığa kabul ettirildi. İnsanlar hiç olmadığı kadar bağlantılıyken, aynı ölçüde yalnız ve güvensizdir. Toplumsal bağların çözülmesi, dayanışmanın yerini rekabete bırakması, meşruiyetin toplumsal zeminini de aşındırmış ve zayıflatmıştır.
Politik alanda yaşananlar bu çözülmenin kurumsal yansımalarıdır. Ve bu yansımalar toplumsal sorunların çözümünde gerçekleri pek de doğru göstermeyen bir durumdur. Demokrasi, halk iradesinin temsili olmaktan çok, yönetilebilir kitleleri üretme aracına dönüşmüştür. Seçimler ise, çoğu zaman gerçek alternatiflerin değil, benzer vaatlerin yarışına sahne olmaktadır. Güvenlik söylemi özgürlüklerin önüne geçerken, hukuk asıl işlevinden kopartılıp güç karşısında geri çekilmektedir. Devletler, insan haklarını evrensel bir ilke olarak savunmak yerine, çıkarlarına göre yorumlayıp uygulamaktadır. Bu ikiyüzlülük, küresel düzeyde derin bir meşruiyet krizine yol açmaktadır.
Savaşlar, bu krizin görünürdeki en çıplak tezahürüdür. Artık savaşlar savunma ya da varoluş gerekçeleriyle değil, nüfuz alanları, enerji kaynakları ve jeopolitik hesaplarla yürütülmektedir. Sivil ölümler istatistiklere indirgenirken, yıkım “kaçınılmaz bedel” olarak sunulur ve kabul ettirilir. İnsan hayatının bu kadar kolay harcanabildiği bir dünyada, insanlığın kendini ahlaki olarak savunabilmesi giderek imkânsızlaşmaktadır. Çevresel yıkım ise meşruiyet kaybının belki de en somut kanıtıdır. Doğa, insanlığın ortak evi olmaktan çıkarılıp, gelecek nesillere yapılan ihanet düzeyindeki vurdumduymaz bir açgözlülükle, sınırsız bir kaynak deposu gibi görülmüştür. İklim krizi, yalnızca çevresel bir sorun değil; gelecek kuşakların yaşam hakkının bugünden ipotek altına alınmasıdır. Bütün bu olumsuzluklar ister istemez akla tek soru getiriyor. Bugünün konforu uğruna yarının yok sayılması, insanlığın kendi sürekliliğini bile meşru görmediğinin işareti değil midir?
Tüm bu olumsuzluklar bir araya geldiğinde, mesele artık belirli bir ideolojinin, devletin ya da sistemin başarısızlığı olmaktan çıkmaktadır. Sorgulanan şey, insanın kendisidir: Gücü eline geçirdiğinde ne yaptığı, hakikatle karşılaştığında nasıl davrandığı ve sorumlulukla yüz yüze geldiğinde neyi tercih ettiği. Meşruiyetini kaybeden, aslında sadece kurumlar değil; bir bakıma onları mümkün kılan zihniyettir de.
Ancak bu tablo, kaçınılmaz bir çöküşün ilanı olmak zorunda değildir. Meşruiyet kaybı aynı zamanda bir farkındalık eşiğidir. İnsanlık, ilk kez bu kadar açık biçimde kendi çelişkileriyle yüzleşmektedir. Bu yüzleşme, yeni bir etik, yeni bir toplumsal sözleşme ve yeni bir insan tanımı için imkân da sunmaktadır bize. Aksi halde, tarih insanlığı ilerlemesiyle değil, meşruiyetini nasıl yitirdiğiyle hatırlayacak ve yargılayacaktır.
Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi
Benzer Yazılar
Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.
Yapılmış Yorumlar (1)
Sayın dostum Ömer hocam o kadar güzel yazdınız ki okurken gerçekten bu hale nasıl geldik. Ellerine sağlık çok teşekkür ederim