
Neden bu kadar önemli bizim için? Neden başka bir gezegene gitmiş gibi hissediyoruz? Açıklamaya çalışayım: Ben Ankara’da büyümüş, her zaman yapması gerekenleri yapmış, fanus içinde hep kendine benzeyen insanlar ile yaşamış, hayatı pek de bilmeyen, yaşlandığı zamanları balkonda çay içip dışarıyı seyrederken hayal eden çalışkan bir kadın olarak başladım hayat gailesine. Çok yıl önce Sencer ile ilk beraber olmaya başladığımızda ‘’Yaşlanınca büyük bir balkonumuz olmasını hayal ediyorum.’’ demiştim mesela. Gözlerini belerterek “ama balkonda oturursak sadece izlemiş oluruz, balkonda değil, sokakta hayatın içinde olmalıyız “ dediğindeki aymamı anlatmam lazım önce belki. ‘’Gerçekten’’ demiştim kendi kendime. Neden balkondan ilerisini düşünmüyorum ki? Hayal bu, insan hayalinde bile kendini kısıtlar mı!

Yıllar yılları kovaladı. İki kutuplu hayatımızda Sencer hep hayatı seven, hayatın tam içinde olmak isteyen taraf oldu. Yelkenli sevdasına ve Dünya turu tutkusuna kapıldığında elbet ben de bir kaç adım arkasında geliyordum, zira Ege ve Akdeniz’de gezmek pek keyifliydi. Ama ne yalan söyleyeyim ‘’Okyanusa çıkalım, Dünya’yı gezelim.’’ dediğinde bir ütopyadan bahsediyormuş gibi geliyordu. Ok-ya-nus... Benim için Mars gibi bir şey. Asla yapılamaz yani. Sencer bıkmadan, usanmadan anlatırken aslında biliyordu benim çok da inamadığımı ama beni benden daha iyi bildiğinden çekiştiriyordu beni. On altı yıldır gittikçe gerçeğe yaklaşan bu hayalin gerçekleşme olasılığı arttıkça hele hele Fas’ta beklediğimiz son bir buçuk ayda içimizdeki, daha çok da benim içimdeki heyecan iyice zirveye ulaştı. Yapıyor muyduk ne? Diğer denizcilerle olası tehlikeler hakkında konuşurken, akıl fikir dilerken yakalıyordum kendimi sıklıkla. Girmiştim artık bu yola ama başlamazsam sonra çok pişman olacağımı bildiğimden içimdeki heyecanı yönetmeye çalışıyordum. Geçişin başlayacağı sabah bacaklarım titriyordu. Gördüğüm kadarıyla yalnız da değildim. Çıkacak her kaptanda, için içine sığmaması durumu vardı.

Uygun hava için haftalardır bekliyorduk, bir koridor yakaladığımıza inandığımızda 1 Kasım 2025 günü çıktık yola. Uygulamalarda uygun koridoru kendi gözlerimle de görmüştüm, dalgaların insaflı olmasını umuyordum. Oysa ilk gün dalga tepeleri Sal’ı yukarılara çıkarıp, sonra da dalgaların çukuruna iterken teknenin kıçı sancağa, başı iskeleye dönünce farklı bir dünyaya girdiğimizi anladım. Okyanustaki dalgalar Ege ve Akdeniz’den farklı. Periyodu çok daha uzun mesela. On iki, on üç saniyede bir geliyor ama gelirken toplanıp bir tepe oluşturup tekneyi üstüne alacak kadar kocaman oluyor ve yoluna öyle devam ediyor. Çöldeki kum tepeleri vardır ya baktığınızda onun gibi tepeler görüyorsunuz. Hem size doğru gelen, hem de sizden uzaklaşan... Zaman zaman o tepelerden biri aniden oluşuyor ve ayakta durmak bile olanaklı olmuyor. İyi denizciler bunun biraz da Afrika kıyılarına yakın olduğumuz için olduğunu söylüyorlar. Olabilir tabi de midem bunu bilmiyor. Kapatıyor kendini. Bana hiçbir şey yeme ve içme, sinyalleri yolluyor. Sencer’in ise iştahı artmış durumda, o kadar mutlu ki gözlerinin içinin gülmesi terimini naklen izleyebiliyorsunuz. Tamam diyorum, demek ki böyle gidecek. Minimum yerim ben de, hemen yakınımdaki dalgalara değil uzaktakilere odaklanırım, pek de afacanlık yapmam, otururum Sal’daki güvenli yerimde. Aksi gibi de rüzgar yok, motordayız. Yelken açınca tekne kendi ritmini buluyor, denizi yara yara ilerliyor. Motor ile giderken ise biraz doğaya “rağmen” gidiliyor. Fas kıyılarında balıkçı ağlarına takılan yelkencilerin hikayelerini çok duyduğumuz için karanlık basana kadar karadan olabildiğince açığa çıkmaya çalışıyoruz. Aslında sabah 06.30’da kalkıp 8:00’de çıkış işlemlerine başlamışız ama Fas çıkış prosedürü çok uzun sürüyor. Beraber çıkacak teknelerden birindeki drone’u Fas yetkilileri girişte teslim almış, onun geri verilmesi işlemi için tüm Türk teknelerini bekletiyorlar. Hepimizi aynı anda çıkaracaklar. İşlemler saat 13:00’e kadar sürünce çıkışımız beklediğimizden biraz geç oldu.

Bu sene sekiz Türk teknesiyiz Atlantik geçmeyi planlayan. İki tanesi önceden Kanaryalar’a geçtiler. Beş tanemiz ise farklı zamanlarda gelip Fas’ta beklemeye başladık. Hepimiz için buraya kadar gelmiş olmak bile büyük bir aşama zira çoğumuz daha önce Ege’den ötesine gitmemişiz, değil ki Atlantik! Heyecanımız ortak, beklentilerimiz aynı. Deniz hayatına başladığımızdan beri denizde tanıştığımız o kadar çok dostumuz oldu ki. Şahane insanlar denizci oluyor bence. Yine öyle, her teknenin hikayesi başka, her tekne için ayrı bir metin yazılmalı. Hepsinin hikayesi de yazılacak ya o başka bir yazının konusu olsun. İşte biz bu beş tekne ile yola beşer dakika ara ile yola çıkıyoruz. Tanca marinadan Cap Spartel’e kadar filo gibi gidiyoruz, beşimiz bir yerde, o kadar güzelizki. Cap Spartel’den sonra dağılıyoruz, bir kaç saat sonra birbirimizi göremez oluyoruz. Birkaç saat daha sonra ise artık birbirimizin AIS cihazlarından da kayboluyoruz. Ama artık teknoloji o kadar ilerledi ki birimiz dışında hepimizde Starlink var ve whatsapp gruplarından bol bol konuşma fırsatımız oluyor, çok da hoş oluyor. Starlink olmayanımız da uzun süre kıyıya yakın seyrettiği için internete sahip, zaten en çok da o hepimizi motive ediyor.
İlk gece dalgalar gündüz gibi devam ediyor, benim mide de keza. Özellikle tam karanlıkta kendime odaklayacak bir ufuk bulmam zor olabilir ama şansımıza dolunaya çok yakınız ve ay geceyi çok güzel aydınlatıyor. İlk gece “sabaha karşı” nöbeti bende, bitirdiğimde başladığıma göre çok daha iyiyim. Bu arada teknedeki saatlerin tümü başka bir saati göstermeye başlıyor. Telefonla Türkiye’ye soruyoruz ara ara şu anda saat kaç orada diye? Bu da tetikliyor ve ben saatin kaç olduğuna bakmayı bırakıyorum. Saat 19:00 gibi gece oluyor, sabah 07:00 gibi de gündüz. İlginç olanı benim uykum meğer akşam 19:00 gibi geliyormuş zaten. Misler gibi erkenden uyuyup, gece yarısı uyanıp nöbeti devralabiliyormuşum. İkinci gün rüzgar da çıkmış, SAL doğaya uymuş, senkronize ilerliyoruz. Nöbette ben tek kulaklığımı takıyorum ve yola çıkmadan önce indirdiğim podcastleri ya da sesli kitapları dinliyorum. Sencer daha çok telefonunda. İkinci gece ben daha iyiyim, dinlediğim kitap sarmış durumda, hayli iyi hissediyorum. Hatta telefona bakıp sosyal medya mesajlarımı dahi yazabiliyorum, üstüne kendimi de kaptırıyorum ve Sencere nöbeti iki saat geç devrediyorum. Uyusun eşimcim. Üçüncü gün daha da güzel geçiyor, yunuslar geliyor, burada “lar” ekini vurgulamak isterim her seferinde bundan daha fazla yunus olamaz derken bir sonrakinde daha büyük bir sürü geliyor. Midem çoktan toplamış durumda, yine de kendisini dinliyor ve kendisini dinlendiriyorum.

Davetsiz misafir
Bu arada gelenler sadece yunus değil, bir de karadan 60 mil uzakta olmamıza rağmen muhtemelen üstümdeki fosforlu sarı tişört nedeniyle omzuma konması ile farkettiğimiz minik bir kuş. İçeri de giriyor, biraz dolanıp camın kenarında perdeye dolanıp bekliyor. Sencer eline alıp dışarı çıkarıyor. Teknede dinleniyor biraz, biraz oraya konuyor biraz buraya, bazen de yine bana. Sonra da geldiği gibi gidiyor. Gündüz şahane geçmiş, ya gecesi. Gece dolunay var, benim kulağımda kitabım, yelkenle şahane gidiyoruz. Yine kaptırıyorum, gece bitmek üzereyken uyandırıyorum Sencer’i. Kitap da bitiyor ama. Bitince sosyal medyadaki yorumlar neymiş diye bakınıyorum. Birisi bu kitabın son yüz sayfasını okurken dolunay olduğunu, herkese de kitabı dolunay eşliğinde bitirmelerini tavsiye ettiğini yazıyor. Kafamı kaldırıyorum dolunay hemen yanımda. Keşke bu yazara söyleyebilsem beni ne kadar mutlu ettiğini.
Artık alıştık sanki, yeni bir düzen oluştu. Sakin dahil rutinimizi bile oluşturduk, son gün biraz daha keyifli geçiyor. Sadece biraz fazla hızlı gidiyoruz. Kanarya adalarının en kuzeyindeki La Graciaso Adası’nın güneyindeki bir koya gitmeyi hedeflemişiz ama gece girmek istemiyoruz. Çünkü balıkçı ağlarından çekiniyoruz. Bu hızla gidersek karanlıkta gireceğiz diyerek tekneyi yavaşlatıyoruz. Böylece son gece iyice sakin ve keyifli geçiyor. Tek sıkıntı ay bulutların arkasında ve ortamda nem var. Her an her yer buğu oluyor, nöbetteki devamlı spreyhood’u silmek zorunda. Yine de bulutlar engelleyemiyor ayın ışığını. Hala çevre izlenebiliyor ve bu gece, sabah olurken ay batıdan batarken güneş doğudan doğuyor. Yani aynı anda sancağımızda ayı seyrediyoruz, iskelede güneşi… Sanıyorum bu gün doğuşu hem benim hem Sencer’in kafasına kazınacak.

Sabah 10.00 gibi La Graciosa Adası’nı bordalamaya başlıyoruz. O kadar farklı bir coğrafyaki. Volkanik olması nedeniyle adalar sarı, kırmızı, siyah hatta mor. Sanıyorum sadece yeşil yok. Dalgalar kocaman kocaman gelip kıyıya köpük köpük çarpıyorlar, üzerlerinden buharlaşan su damlaları nedeniyle duman çıkıyor gibi görünüyor. İleriye baktığınızda dağlar, arkalarında yine dağlar ama hiç biri diğeri ile aynı renkte değil. Masal diyarındayız sanki. Ağzım açık kalıyor, nereye bakacağımı şaşırıyorum. Hiç insan da yok. Uzay aracı ile başka bir gezegene inmiş gibiyim.
30 yıl önce Ankara’da Kuğulu Park’ta otururken aklımın ucundan geçmezdi bugünü yaşayabileceğim, hayal bile edemezdim. İçimde büyük bir zafer duygusu… Durup durup Sencer ile ‘’Biz ne yaptık, ne güzel yaptık.’’ diyoruz. Umarım bunu yapmaya devam edebiliriz, dilerim ederiz.
Konuk Yazar: Sema Salbaş
Fotoğraflar: Sema - Sencer Salbaş Arşivi
Yayına Hazırlayan: Doruk Ajans / Yelkencinin Gazetesi Kuruluşudur.
Yapılmış Yorumlar (4)
Harika, yazdıklarınız birçok denizci ve denizciliğe gönül verenlerin hayali. Pruvanız neta, rüzgarınız kolayınıza olsun. Selametle ve sevgi ile kalın
Selametle gidin! Rüzgarınız bol, Pruvanız neta, okyanuslar kolayınıza olsun! Yazılar çok iyi geliyor, aynen devam lütfen ! Sevgiyle ve sağlıkla kalın!
Harika bir gezi, harika bir yazı olmuş. Devamını dört gözle bekliyoruz. Sevgiler.
Çok teşekkürler, yaşadıkça farklı farklı denizlerden mektup yazmayı umuyorum ben de :-)