Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Avrupa Birliği üyeliğinin sağladığı her türlü güç çarpanını, Türkiye'ye karşı, ikili anlaşmazlıklar çerçevesinde stratejik bir baskı aracına dönüştürmüştür. Bu yaklaşımın özünde, Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz'deki maksimalist yayılmacı toprak taleplerini, uluslararası hukuku da gözardı ederek, AB'nin ortak dış politika refleksleriyle örtüştürme çabası yatmaktadır. Atina, kıta sahanlığı ve hava sahası konularında UNCLOS'un kendine özgü yorumlarını Brüksel'e dikte ettirmeye çalışırken, Lefkoşa ise fiilen dondurulmuş bir çözümsüzlükten beslenen statükoyu koruyarak uluslararası kamuoyuna Türkiye'yi müzakereden kaçan taraf olarak sunmaktadır. AB'nin Türkiye'ye yönelik olası yaptırım mekanizmaları ya da kınama bildirgeleri söz konusu olduğunda iki ülkenin sergilediği refleks dayanışması, ittifakın kolektif iradesini Yunanistan ve GKRY'nin özel çıkarlarının hizmetine koşma eğilimini açıkça ortaya koymaktadır.
Bu stratejinin en çarpıcı boyutu, hukuki argümanların araçsal seçiciliğinde kendini göstermektedir. Yunanistan, 10 deniz millik hava sahası iddiasını uluslararası normlara aykırı biçimde sürdürürken, adaların azami kıta sahanlığı hakları doğurması gerektiği tezini mutlak bir ilke olarak savunmakta, ancak Türkiye'nin haklı ve hukuki karşı argümanlarını tartışmaya dahi değer bulamayıp, gözardı etmektedir. GKRY ise münhasır ekonomik bölge anlaşmalarını, fiilen bölünmüş bir ada gerçekliğini yok sayarak ilan etmekte ve bu süreçte Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin hukuki ve meşru haklarını söz konusu dahi etmemektedir. AB, Türkiye ve KKTC aleyhine işletilen, bu asimetrik, tek taraflı ve seçici hukuk yorumlarına ortak olmak yerine bağımsız ve dengeli bir arabulucu rol üstlenseydi, bölgede gerçek anlamda istikrar sağlayan bir güç olabilirdi. Ne var ki Atina ve Lefkoşa'nın bu arsız siyasi şımarıklıkları, Avrupa Birliği'ni bir hakem olmaktan çıkarıp, bu iki hukuk tanımaz yayılmacı yönetimin sözcüsü konumuna düşürmektedir. Bu durum ise hem AB'nin küresel güvenilirliğine zarar vermekte hem de Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz'deki gerilimin kronikleşmesine zemin hazırlamaktadır.
Bu konuda AB'nin, Brüksel koridorlarında üretilen sayısız belge, soru önergesi, rapor vs. örneği bulunmaktadır.
Avrupa Parlamentosu'nda 2026 yılı Şubat ayında gündeme gelen yazılı soru önergesi de bu kuralın dışında değildir. Patriots for Europe, European Conservatives and Reformists ve Europe of Sovereign Nations gruplarından milletvekillerinin ortak imzasıyla Avrupa Komisyonu'na sunulan bu önerge, görünürde teknik bir hukuki meseleyi konu edinmektedir, ancak satır aralarında okunan şey, Doğu Akdeniz'deki jeopolitik çekişmenin Avrupa'nın kurumsal yapısına sızdığının somut bir kanıtıdır.
Onlar bıkmadan, usanmadan yanlışta ısrar ettikçe, yanlışa doğru dedikçe; biz de bıkmadan usanmadan doğruda ısrar etmeye, doğruları söylemeye, yazmaya devam edeceğiz.
Önergenin özeti şudur:
Türkiye, Mavi Vatan doktriniyle hem Yunanistan'ın hem de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin egemenlik haklarını çiğnemekte, bölgede "revizyonist" bir dış politika gütmekte ve bu tutumla AB üyesi devletlere doğrudan tehdit oluşturmaktadır. Sonuç olarak talep edilen, Türkiye'ye aktarılan AB mali desteklerinin dondurulması ve ilerleyen dönemde yapılacak ödemelerin Türkiye'nin söz konusu tutumundan vazgeçmesi koşuluna bağlanmasıdır. Önergeyi ciddiye alarak okumak gerekir; zira bu tür belgeler yalnızca sembolik değildir, kademeli olarak AB'nin dış politikasını belirlemede, biçimlendirme işlevi görürler.
Peki AB Mavi Vatan'ı nasıl görüyor, hangi gözle bakıyor?
Bu soruyu yanıtlamadan önce kavramın nasıl çerçevelendiğine bakmak gerekir. Batılı ifade ve söylemlerde Mavi Vatan, çoğunlukla Türk milliyetçiliğinin denize taşınmış biçimi, Osmanlı nostaljisiyle yoğrulmuş bir yayılmacılık projesi olarak sunulmaktadır. Bu çerçeveleme, hem hukuki gerçekliği hem de tarihsel bağlamı tamamiyle çarpıtmaktadır.
Mavi Vatan, özünde Türkiye'nin her üç denizinde de; Adalar Denizi, Doğu Akdeniz ve Karadeniz'de, sahip olduğu kıta sahanlığı ve sınırları ile münhasır ekonomik bölge haklarının bütününe verilen addır. Bu doktrin, hukuki boşluktan doğmamıştır; aksine, UNCLOS olarak bilinen BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin Türkiye'nin özel coğrafi konumuna uygulanma biçimine dair ciddi uluslararası hukuki zeminine oturmaktadır. Türkiye bu sözleşmeyi imzalamamıştır; ancak bu tercih keyfi bir inat değil, adaların yarattığı deniz yetki alanlarına ilişkin UNCLOS'un Türkiye aleyhine işleyeceğine dair köklü bir değerlendirmenin ürünüdür.
Uluslararası hukukta adaların ana karalarla eşit deniz yetki alanı üretip üretemeyeceği meselesi, yüzyıllık tartışmalara ve birden fazla uluslararası yargı kararına konu olmuştur. Uluslararası Adalet Divanı ve çeşitli tahkim mahkemeleri, hakkaniyet ilkesi çerçevesinde adaların belirli koşullarda kısmi veya sıfır etkiyle değerlendirilebileceğine hükmetmiştir. Bu içtihat görmezden gelinerek Yunan adacıklarının tam münhasır ekonomik bölge üretmesi gerektiği savunulduğunda, söz konusu olan hukuki kesinlik değil, hukuki yorumdur. Türkiye'nin bu yoruma karşı çıkıp itiraz etmesi bir isyan değil, süregelen meşru bir hukuki pozisyondur.
Verilen önerge, 1974'e atıfla Türkiye'nin Kıbrıs üzerindeki "işgalinden" söz etmektedir. Bu ifade, Avrupa'nın hâkim anlatısında o denli yerleşmiştir ki sorgulanması neredeyse tabu hâline gelmiştir. Oysa mesele, hukuki ve tarihsel süreç içinde değerlendirildiğinde çok daha girift bir tablo ortaya çıkmaktadır.
1960 Garanti Antlaşması, Türkiye'ye, İngiltere'ye ve Yunanistan'a Kıbrıs'ın anayasal düzenini bozulmadan koruma yükümlülüğü ile bu düzenin ihlali hâlinde müdahale hakkı tanımaktadır. Yunanistan destekli darbenin, adanın Yunanistan'la ENOSİS ülküsü ile, birleştirilmesini hedeflemesi üzerine gerçekleştirilen 1974 harekâtı, Türkiye tarafından bu antlaşma hakkının kullanımı olarak değerlendirilmektedir. Bu yorumun kabul edilip edilmeyeceği ayrı bir tartışma konusudur; ancak söz konusu hukuki çerçeveyi tamamen yok sayarak "işgal" söylemini tek geçerli gerçeklik olarak sunmak, Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesiminin yaptıkları gayrihukuki ve gayri insani davranışları görmezden gelip yok saymak, tarihsel dürüstlükten uzak bir yaklaşımdır.
Üstelik Kıbrıs sorunu, yalnızca Türkiye'nin çözmesi gereken tek taraflı bir sorun da değildir. Onlarca yıl boyunca BM gözetiminde yürütülen müzakereler, Rum tarafının da birleşme sürecini tıkadığı dönemleri kapsamaktadır. 2004 Annan Planı referandumunda Kıbrıslı Türklerin büyük çoğunlukla birleşmeyi desteklerken, Kıbrıslı Rumların planı reddetmesi, meselenin sahip çıkıldığı kadar tek taraflı olmadığını açıkça ortaya koymuştur. Ancak bu gerçeklik Brüksel koridorlarında ve Avrupa'nın resmi söylemlerinde hâlâ gereği gibi yer bulmamaktadır.
Önergenin en ilginç boyutu, Türkiye'ye sağlanan AB mali desteklerini Mavi Vatan ile doğrudan ilişkilendirme girişimidir. Bu ilişkilendirme, yüzeysel bir mantık taşımaktadır; ancak derinlemesine incelendiğinde hem olgusal hem de stratejik açıdan sorunlu olduğu görülmektedir.
Türkiye'ye aktarılan AB desteklerinin bileşimine bakıldığında karşılaşılan tablo şudur: Bu kaynakların önemli bölümü, Türkiye'nin 3,5 milyonu aşkın Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapmasıyla bağlantılı olarak oluşturulan Mülteciler için Türkiye'deki Fon kapsamındaki ödemelerdir. 2023 depremleri sonrasında yönlendirilen insani yardım destekleri de bu yapı içinde değerlendirilmektedir. Sivil toplum, demokratikleşme ve katılım sürecine yönelik teknik destekler de tablonun bir parçasıdır. Dolayısıyla bu destekleri "Türkiye'nin deniz politikasını ödüllendirme" olarak nitelendirmek, hem olgusal açıdan yanıltıcı hem de stratejik açıdan tutarsızdır. Bu gerçekliği görmezden gelerek mali desteği jeopolitik bir koz olarak araçsallaştırmak, kısa vadeli siyasi kazanımları uzun vadeli stratejik istikrara tercih etmek anlamına gelir.
Önergenin en derin sorunsalı ise, hukuki bir çerçevede sunulmasına karşın özünde siyasi bir tutum içermesidir. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin AB üyeleri olması, bu ülkelerin deniz yetki alanı tezlerini otomatik olarak uluslararası hukukun mutlak gerçeği hâline getirmemektedir. Bununla birlikte Brüksel, pratik politika üretimi söz konusu olduğunda çoğunlukla bu ayrımı gözetmemektedir.
Avrupa Birliği'nin meşruiyeti, kısmen kurallar üzerine inşa edilmiş tarafsız bir aktör olduğu iddiasından beslenmektedir. Ancak AB, Yunanistan ve GKRY'nin spesifik tezlerini müzakere pozisyonu değil, uzlaşılmış bir gerçeklik olarak benimsediğinde bu tarafsızlık iddiası temelsiz kalmaktadır. Türkiye ise bu durumu, ikili anlaşmazlıkların AB bünyesindeki üye devletler tarafından çok taraflı bir çerçevede Türkiye aleyhine yeniden tanımlandığı bir mekanizma olarak algılamaktadır. Bu algının Türkiye ve AB ilişkilerini nasıl şekillendirdiği, yeterince sorgulanmadan geçiştirilen bir meseledir.
Yunanistan'ın, adalar meselesinde kıta sahanlığı yorumunda UNCLOS ile ne ölçüde örtüştüğü sorusu da hiçbir zaman AB gündeminde benzer bir yoğunlukla yer bulmamıştır. Bu asimetri, tarafsızlık iddiasını daha da sorgulanır hale getirmektedir.
Önergeyi sunan grupların siyasi kimliğine ayrıca dikkat etmek gerekir. Patriots for Europe (Avrupa İçin Vatanseverler), European Conservatives and Reformists (Avrupa Muhafazakarlar ve Reformistler) ve Europe of Sovereign Nations (Egemen Uluslar Avrupası); AB içinde devlet egemenliğini, ulusal çıkarları ve çok taraflı kurumsal çerçevelere karşı bağımsız dış politikayı savunan gruplar olarak bilinmektedir. Bu grupların, öte yandan Yunanistan ve GKRY'nin devlet egemenliği argümanlarını destekler biçimde AB kurumlarını Türkiye'ye karşı araçsallaştırma yolunu seçmesi, ideolojik tutarlılık açısından ciddi bir paradoks içermektedir.
Sonuç olarak egemenlik yanlısı grupların, başka bir devletin egemenlik tezlerini bastırmak amacıyla çok taraflı bir kuruma başvurması, derin bir çelişkiyi barındırmaktadır. Bu ironi, önergenin siyasi motivasyonunun hukuki kaygıların önüne geçtiğine işaret etmektedir. Belki de farklı ülkelerde farklı zamanlarda gündeme gelen "egemenlik" söyleminin ne ölçüde evrensel bir ilke, ne ölçüde konjonktürel bir araç olduğunu sorgulamak için, bunun gibi daha uygun bir örnek bulmak çok güçtür.
Doğu Akdeniz, jeopolitik önemi bu kadar yüksek olmasına karşın uluslararası hukukun bu denli belirsiz ve tartışmalı kaldığı az sayıdaki bölgeden biridir. Sınırları henüz uluslararası alanda kesinleşmemiş deniz alanlarında enerji rezervlerinin keşfedilmesi, var olan anlaşmazlıkları kaçınılmaz olarak keskinleştirmiştir. Türkiye, KKTC, Yunanistan, GKRY, Mısır, İsrail ve Libya arasındaki çakışan talepler, hiçbir tarafın saf bir hukuki zemine sahip olamayacağı bir tablo ortaya çıkarmaktadır.
Bu tablo içinde Türkiye'nin Mavi Vatan'ı meşru, hukuki ve bilimsel tezlerle desteklenmiş güç projeksiyonunu bir arada taşıyan bir dış politika çerçevesidir. Öte yandan Yunanistan'ın ve GKRY'nin talepleri de maksimalist, yayılmacı ve şövenist bir yoruma dayanmaktadır. Gerçek müzakere, her iki tarafın da uzlaşma yapabileceği bir orta zeminin bulunmasını gerektirmektedir. Ne var ki bu zemin, taraflardan birinin tezleri AB politikası hâline getirildiğinde fiilen ortadan kalkmaktadır.
Avrupa Parlamentosu'ndaki bu önergeyi anlama çabası, bizi kaçınılmaz olarak daha geniş bir soruyla yüz yüze bırakmaktadır. Uluslararası hukuk, gerçekten tarafsız bir hakem midir, yoksa güçlü aktörlerin kendi lehlerine yorumladığı bir araç mı?
Türkiye'nin Mavi Vatan doktrinini "revizyonizm" olarak damgalamak, ancak buna paralel olarak Yunanistan'ın maksimalist ve yayılmacı yorumlarını eleştirmemek, tutarlı bir hukuki çözüm arayışını gözardı eden, açık bir taraflı siyasi tercih ifadesidir. AB'nin bölgede gerçek anlamda yapıcı bir rol oynayabilmesi, her iki tarafın hukuki tezlerini eşit bir dikkatle değerlendirmesini ve köklü çelişkilerin üzerine inşa edilmiş müzakere süreçlerinin mümkün olduğunu kabul etmesini zorunlu kılmaktadır.
Mavi Vatan, ne kadar rahatsız edici bulunursa bulunulsun, Türkiye'nin denizlerdeki yegane egemenlik ifadesi ve iradesidir. Bu iradeyi yok saymak ya da siyasi baskıyla susturmaya çalışmak, Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz'deki anlaşmazlıkları çözmeyecek, aksine, çözüm olasılıklarını giderek daha dar bir alana hapsedecektir.
Avrupa'nın bu konudaki seçimi belirleyici olacaktır.Avrupa Birliği bu konuda tarafsız bir arabulucu mu olmak istiyor, yoksa belirli üyelerinin deniz talepleri için kullanışlı bir güç aparatı mı? Bu sorunun yanıtı, yalnızca Türkiye ve AB ilişkilerini değil, Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz'in geleceğini de şekillendirecektir.
Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi
Benzer Yazılar
Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.
Yapılmış Yorumlar (1)
AB Türkiye söz konusu olunca üç maymunu oynamaya devam ediyor. Sadece kendi menfaatleri gündeme gelince ağzımıza bir parmak bal çalıyorlar. Mavi Vatan son derece haklı bir politikadır. Vazgeçilmesi söz konusu olamaz.