Batı Trakya Türkleri ve Mütekabiliyetin Sınırları

Ege'nin kuzeydoğu kıyısında, haritada küçük bir şerit gibi görünen Batı Trakya, yüz yılı aşkın süredir bir halkın varlık mücadelesine sahne olmaktadır. Lozan Antlaşması'nın imzalandığı 1923'ten bu yana, bu topraklarda yaşayan Türk azınlık, sayısı resmi olarak hiçbir zaman doğru dürüst sayılmamış, kimliği defalarca tartışma konusu yapılmış, "Türk" sıfatını kullanma hakkı bile yıllarca mahkemeler eliyle budanmaya çalışılmış bir topluluk.

 Gümülcine, İskeçe ve Dedeağaç'da yaşayan bu insanlar, kendi devletlerinin "Türk Azınlık" değil "Müslüman" demesini tercih ettiği, Türk kimliğinin her fırsatta sorgulandığı bir varoluş mücadelesi içindeler.

Bu mücadelenin görünen yüzü sadece müftü krizi değildir. Türk vakıflarına atanan idare heyetleri, kendi seçtikleri yöneticiler yerine devletin belirlediği kişilerden oluşuyor; toprak mülkiyetinde, eğitim hakkında, hatta derneklerinin isminde "Batı Trakya" ya da "Türk" kelimesinin geçmesinde bile karşılarına çıkan bürokratik ve yargısal engellerle mücadele ediyorlar. Bir spor kulübünün, Batı Trakya Fenerbahçeliler Spor ve Kültür Derneği, adında geçen "Batı Trakya" ibaresi bile, son yıllarda mahkeme kararıyla kapatılma gerekçesi olabiliyor. Eğitimde iki dilli okullarının sayısı azalıyor, müfredatları üzerindeki denetim sıkılaşıyor, gençlerin kendi dilinde eğitim alma hakları her geçen yıl daralıyor. Tüm bunların üstüne, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yıllar önce verdiği ve Batı Trakya Türkleri'ni haklı bulan kararların uygulanmaması geliyor.

Bir halk, hem kendi ülkesinin mahkemelerinde hem uluslararası mahkemelerde haklı bulunuyor ama bu haklılık sahada hiçbir şeyi değiştirmiyor. Seçtiği müftüye sahip çıkmak, dini kimliğine sahip çıkmak isteyen insanlar, bunun bedelini hapis tehdidiyle, sürekli yargılanma riskiyle ödüyor. Batı Trakya Türkleri'nin yaşadığı, tek bir olayın değil, kuşaklar boyu süren, sistemli bir aşındırmanın hikâyesidir. Son haftalarda İskeçe'de yaşanan müftü krizi ise, bu hikâyenin sadece en güncel durumunu göstermektedir.

20 Haziran 2026'da Yunanistan'ın İskeçe Mahkemesi'nin verdiği karar, son derece normal bir hukuki vakıa gibi sunulmaya çalışılıyor ama aslında durum öyle değil. Dört Batı Trakya Türkü, devletin kendilerine dayattığı müftülerin bir camiye girişini engelledikleri gerekçesiyle 17'şer ay hapisle cezalandırıldı. Cezalar para cezasına çevrildi diye bu hafifletici bir ayrıntı sayılamaz. Demokrasinin beşiği olduğunu her platformda tekrarlayan bir ülke, kendi vatandaşı olan Türk azınlığı, en temel dini hakkını savunduğu için mahkeme kapısına çıkarıyor. Bu, hukuk değildir. Bunun adı baskı, yıldırma ve gözdağıdır.

Olayın kendisi zaten her şeyi anlatıyor. 11 Ekim 2024'te İskeçe Medresesi'nin açılışı sonrasında, Yunan devletinin atadığı müftüler, kendilerini hiçbir zaman tanımamış bir cemaatin camisine, cuma namazı kılmak bahanesiyle girmeye çalıştı. Kırk yıldır bir kez dahi o camiye adım atmamış bir "atanmış müftü", aniden oraya girmeye kalkışıyor ve cemaat tepki gösterince mağdur rolüne soyunuyor. Bu, tesadüf değil, provokasyondur. Sonuçta bu provokasyonun faturası, mahkeme eliyle Türk azınlığa kesiliyor.

Bu kriz dün başlamadı; kırk yılı bulan, sistematik bir hak gaspının son perdesi. 1913 Atina Anlaşması ve 1920 tarihli 2345 sayılı yasa, Batı Trakya'daki Türk azınlığına müftülerini kendi iradesiyle seçme hakkını zaten tanımıştı. 1985'e kadar bu hak fiilen kullanıldı. Sonra Yunanistan, tek taraflı bir kararla bu hakkı budadı ve müftüleri kendisi atamaya başladı. Gerekçe mi? Müftülerin idari yetkileri olduğu için atamanın devlet eliyle yapılması gerektiği. Yani bir azınlığın dini liderliğini, "idari kontrol" bahanesiyle devlet eline geçirmek, Atina'nın gözünde meşrulaştırmış oluyor.

Türk azınlık bu dayatmayı hiçbir zaman tanımadı ve tanımayacak da. Sonuç ortada. Kırk yıldır İskeçe ve Gümülcine'de "atanmış" müftüler resmi koltukta otururken, halkın gerçekte bağlı olduğu "seçilmiş" müftüler sürekli baskı ve yıldırma politikası ile yargı tacizine uğruyor. Gümülcine'nin seçilmiş müftüsü İbrahim Şerif'in onlarca yıl içinde 25-30 kez mahkemeye sürüklenmesi tesadüf değil, sistemli bir yıldırma ve baskı siyasetinin belgesidir. Bir devlet, kendi azınlığının dini lideriyle kırk yıl boyunca bu kadar sistematik bir hukuk savaşı yürütüyorsa, orada artık "idari düzenleme" değil, doğrudan kimlik imhasına yönelik soykırım vardır.

Atina'nın "Lozan'da müftü seçimine ilişkin açık madde yok" savunması da, hukuki bir argüman değil, bir kaçamaktır. Çünkü seçim usulü Lozan'dan önce zaten tesis edilmişti; Lozan bu mevcut düzeni ortadan kaldırmadı, aksine azınlık haklarını koruma ve güçlendirme iddiasıyla imzalandı. "Yazılı olarak yasaklanmadı" demek, "istediğim gibi gasp edebilirim" anlamına gelmez. Bu, hukuk devleti olma iddiasındaki bir ülke için kabul edilemez bir zihniyettir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Yunanistan'ı bu konuda mahkûm etti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 1999'da Şerif davasında ve 2006'da Ağa davasında Yunanistan'ı, seçilmiş müftülere yönelik baskıların din ve ifade özgürlüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle açıkça mahkûm etti. Yani "demokrasinin beşiği" söylemiyle kendini öne çıkaran Yunanistan, Avrupa'nın kendi mahkemesi tarafından insan hakları ihlalcisi ilan edilmiş bir ülkedir. Daha da vahim olanı ise, alınan bu kararları yıllardır görmezden gelip, uygulamıyor olması. AİHM kararını görmezden gelen bir AB üyesi ülke, başka bir devletten "uluslararası hukuka uyum" beklerken büyük bir ikiyüzlülük sergiliyor.

Bir yasa çıkarıp müftülük makamını kamu dairesine, atanmış müftüleri kamu görevlisine çevirmek de "düzenleme" değil, gaspın kurumsallaştırılmasıdır. Atina, hakkı vermemekle yetinmiyor, hak yokluğunu yasayla tahkim ediyor.

Bu çifte standardın adı tek kelimeyle Türkofobidir. Yunan Ortodoks Kilisesi'nin din adamları devlet tarafından atanmıyor, kendi iç hiyerarşisiyle belirleniyor. Ama söz konusu Müslüman Türk azınlık olunca, birden "idari gereklilik" diye devlet müdahalesi icat ediliyor. Bu çifte standardın tek bir izahı vardır. Batı Trakya Türk Azınlığı'nın siyasetçilerinin de defalarca dile getirdiği gibi, bu tutumun kökeninde Yunanistan'ın dış politikasının bel kemiğini oluşturan Türk korkusu yatıyor. "Kamu düzeni" ya da "idari bütünlük" gibi gerekçeler, bu korkunun üzerine giydirilmiş kılıflardan ibarettir. Aynı mantıkla, sadece adında "Batı Trakya" geçtiği için bir spor derneğinin kapatılmaya çalışılması da, hukuki bir vakıa değil, paranoyanın resmi belgesidir.

Lozan Antlaşması, imzalandığı tarihten bu yana, sistematik olarak sürekli Yunanistan'da kendi çıkarına uygun parçalarıyla hatırlanan, seçmeci bir metin haline getirildi. Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılması her gündeme geldiğinde, bu talep "Lozan ruhuna ve azınlık haklarına uygun" diye savunuluyor ama aynı çerçeve, Batı Trakya Türkleri'nin dini liderini seçme hakkına gelince birden "Lozan'da yok" diye reddediliyor. Bu, hukuk değil, açık bir tutarsızlıktır; daha doğrusu, sadece kendi azınlığının hakkını hatırlayıp, Türk azınlığını unutan bir çift taraflı körlüktür.

Mütekabiliyet ilkesi burada tam olarak yerine oturuyor. Bu ilke, karşılıklı taviz pazarlığı değil, asgari adalet talebidir. Türkiye'den sürekli yeni açılım, yeni jest, yeni adım beklenirken, aynı çevrelerin Batı Trakya'daki sistematik hak ihlallerine kulak tıkaması, en hafif tabirle ahlaki bir skandaldır. Yunanistan kırk yıldır kendi vatandaşı olan Türk azınlığına yönelik verdiği sözleri tutmuyorsa, Türkiye'den tek taraflı iyi niyet beklemek, hakkaniyetin değil, çifte standardın diliyle konuşmaktır.

Bu tablo karşısında yumuşak bir dille "iki tarafın da haklı yanları var" demek, gerçeği törpülemektir. Evet, hukuki tartışmanın teknik ayrıntıları olabilir ama kırk yıllık bir gaspın, AİHM kararlarıyla teyit edilmiş bir ihlalin karşısında "nüanslı yaklaşalım" demek, mağdurun hakkını bir kez daha arka plana itmektir. Batı Trakya Türkleri'nin seçtiği müftüye sahip çıkması, demokratik bir hak kullanımıdır; bunu hapis cezasıyla bastırmaya çalışan taraf, demokrasiden söz etme hakkını çoktan kaybetmiştir.

Türkiye'nin yapması gereken açıktır. Lozan Antlaşması'nın bütünlüğünü savunmak, Batı Trakya Türkleri'nin haklarını her platformda gündeme getirmek ve karşılıklı iyi niyet söyleminin, tek taraflı taviz vermeye dönüşmesine izin vermemektir.

Önce Batı Trakya Türkleri'nin seçilmiş müftüleri tanınsın, eğitim, vakıf ve kimlik hakları eksiksiz teslim edilsin, ondan sonra başka konularda karşılıklı adım atma tartışılır. Aksi bir tutum, Lozan dengesinin ve mütekabiliyet ilkesinin bilerek ve isteyerek Türkiye aleyhine bozulmasına rıza göstermek olur ve bu rızayı göstermeye de hiçbir makamın ve hiçbir kişinin de ne hakkı ve ne de yetkisi vardır.

Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi

Benzer Yazılar

Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.

Yorum Yap

İletişim
İletişim +90 (532)2439735