1948 Antalya doğumluyum. Denizle iç içe, kıyıda geçen bir çocukluk yaşadım. Ailemizin 6 metrelik bir teknesi vardı, deniz hayatımın doğal bir parçasıydı. Liseye başladığım yıllarda Antalya Lisesinin iki adet Şarpi sınıfı yelkenlisi bulunuyordu. Bu tekneleri kullanan “ağabeyler”, ekiplerini kendileri seçerdi. Bir gün, bir şekilde o ekibin içine dâhil oldum. Yelkencilik serüvenim işte böyle başladı.

Başlangıçta her şey alaylıydı; fazla teknik anlatım olmadan, yaşayarak öğrendik. Zamanla yelkenin mantığını, rüzgârla kurulan o sessiz ama güçlü ilişkiyi kavramaya başladık. Beni bu yolculuğa çeken duygu; denize duyduğum derin tutku, yelkene olan merakım ve o tekneyi kullanabilmenin yarattığı aidiyet hissiydi.

Üniversite yıllarında sınıf arkadaşlarımdan birinin de aynı merakı taşıması bizi daha da yakınlaştırdı. Mezuniyet sonrasında onun teknesinde yer aldım; yıllarca aynı ekipte yarış seyirleri yaptık. Bu tutku, 1993 yılında kendi teknem olan Gib Sea 442’yi almamla başka bir boyuta taşındı. Gezi seyirleri, uzun yol rallileri ve yarışlarla bugünlere kadar geldik.
Yelkencilik Kültürü Üzerine
Uzun yıllara dayanan gözlemlerimle yelkencilik kültürünün gelişimi üzerine söyleyeceklerim buraya sığmaz. Elbette olumlu gelişmeler var; amatör deniz kulüplerinin sayısının artması, imkânların çoğalması, her çevreden çocuğa denizciliğin temelden öğretilmesi çok kıymetli. Ancak bana sorarsanız, yeterli değil.

Antalya Yelken Kulübü’nün ve sonrasında Kemer Yelken Kulübü’nün kurucuları arasında yer aldım. Sıfırdan başladığımız günlerle bugünü karşılaştırdığımda gelinen nokta gerçekten sevindirici. Ancak amatör bir ruhla emek verdiğiniz bu yapılar içinde, farklı amaçlarla yer alan kişiler zamanla sizi yorabiliyor ve ne yazık ki geri çekilmek zorunda kalıyorsunuz.

Diğer yandan, deniz kültürü açısından da kaygı verici bir tablo oluşmaya başladı. Karayollarında kurallara uymayan sürücüler neyse, denizde de benzer bir anlayış giderek artıyor.
Deniz, Yarış ve Unutulmayan Anılar
Benim için denizde olmak; huzurun ve özgürlüğün ta kendisi. Ancak özellikle ülkemizde ekonomik koşullar, marina ücretleri, konaklama ve bakım masrafları gibi etkenler bu arzuları ciddi biçimde sınırlıyor. Yelkencilik maalesef belli bir azınlığın sporu hâline gelme yolunda ilerliyor; bundan sektör de olumsuz etkileniyor.

Unutamadığım çok yarış ve seyir var. Hangisini anlatayım derken hep tereddüt ederim. Ama hafızamda özel bir yeri olanlardan biri, sanırım 1994 (ya da 1995) Donanma Kupası Yarışıdır. O yıllarda yarış İstanbul çıkış – Çeşme varış tek etap hâlindeydi. Marmara Adası önlerine geldiğimizde rüzgâr sağanaklarda 55 knot’lara ulaşıyordu. Çanakkale Boğazı’nı geçip Ege’ye çıktığımızda, önümüzde seyreden Korza isimli teknenin salması kopmuştu; refakat eden Donanma mayın gemisi müdahale etti. Biz o yarışı Royal Flash ile etap birincisi bitirip, rating farkıyla ikinci olmuştuk.
Seyirlerde ise sayısız ders niteliğinde anı birikti. Bunların bir kısmını, merhum dostum Mesut Baran’ın ricasıyla Yelken Dünyası dergisinde yazdım; kulüplerde yaptığımız söyleşilerde paylaşmaya devam ediyorum. Karşılıklı aktarımlar hepimiz için çok öğretici oluyor.
En Sert Hava
Bir anımı özellikle paylaşmak isterim. 1998 yılında EMYR Rallisi’nin İskenderun–Lazkiye etabında, akşam brifing’inde fırtına ihbarı gelince ralli komitesi startı serbest bıraktı. İsteyen istediği saatte çıkacaktı. Tekneye döndüğümüzde ekip kararı bana bıraktı; ben de sabah gün ışığında durumu görmenin daha doğru olacağına karar verdim.

Yanımızda aborda olan küçük bir Fransız teknesi, karı-koca gece saat 01.00’de çıkmayı tercih etti. Cesaretlerine şaşırmıştık. Biz sabah 05.00’te avara olduk. Saat 09.00’a kadar deniz sakindi; ardından bölgenin “Yarıkkaya fırtınası” dediğimiz sert hava tam kafadan esmeye başladı. Karşımızdan geri dönen tekneleri görünce tereddüt ettik ama 108 tekne içinde sadece dört Türk teknesinden biri olmamız, dönmeyi içimize sindirmemize engel oldu. Motor yelkenle ilerledik; sağanaklarda 60 knot’ları gördük. Bu, denizde yaşadığım en sert havaydı.
İskenderun–Akıncı Burnu arası 25 mili, sabah çıktığımız yolda gece yarısına doğru ancak tamamlayabildik. Burnu döndüğümüzde hava bir anda düştü. Deniz, her zamanki gibi son sözü söylemişti.

Tavsiyeler ve Gelecek
Yeni başlayanlarda en sık gördüğüm hata, aşırı özgüven. Biz de çok hata yaptık; denizciliğin doğasında bu var. Ancak deniz, aşırı özgüveni affetmez. En güvenli seyri planlamak, gerekirse denize çıkışı ertelemek en doğru karardır. Denize her zaman saygı duymalıyız.

Teknolojinin gelişimini olumlu buluyorum. Körü körüne kullanmamak gerektiğine inanmakla birlikte, imkânlar dâhilinde teknolojiden faydalanmanın seyir konforu ve güvenliği açısından büyük katkı sağladığını da yaşayarak gördüm. Bu yaz, Dünya turunu tamamlamış dostum Hasan Şirin’in Amel 55 teknesiyle Adriyatik’te yaptığımız seyirde bunu bizzat deneyimledim.
Ekip uyumu, özellikle uzun seyirlerde vazgeçilmezdir. Uyum sağlandığında disiplin de kendiliğinden gelir. İdeal rota; önceden belirlenmiş prensipler çerçevesinde, riskleri en aza indirecek şekilde planlanan ve seyir sırasında oluşabilecek durumlar için B ve C planları içeren rotadır.
Yelken sporunun gelişmesi için kulüplerin çoğalması, çocukların optimist seviyesinden itibaren desteklenmesi ve bu kulüplerin maddi olarak güçlendirilmesi şart. Deniz kenarında yaşadığı hâlde denizi hiç görmemiş çocuklarımız var. Biz Antalya’da bazı sivil toplum projeleriyle çocukları denizle buluşturuyor, yelken kulüplerini ve marinaları gezdiriyoruz. Dünyalarının nasıl değiştiğini görmek, her şeye değer.

Son olarak şunu söyleyebilirim: Denizde karşılaşılan en büyük zorluk, paniktir. Sakin kalıp düşünerek hareket ettiğinizde endişe azalır, çözüm yolu açılır.
Sizin gibi kıymetli bir yelken ustasının deneyimlerini ve denize dair bu değerli notlarını okuyucularımızla buluşturmak bizim için büyük bir onur; bize vakit ayırdığınız için içtenlikle teşekkür ederiz.
Röportaj: Banu Demir / Yelkencinin Gazetesi
Fotoğraflar: Veli Ilıkan Arşivi
Yayına Hazırlayan: Doruk Ajans / Yelkencinin Gazetesi Kuruluşudur.