Bireysel Bakışın Geniş Acısı

İnsanın bu hayatta düştüğü en büyük yanılgılardan biri de, kendi penceresini gerçekliğin bütünü olarak görmesidir. Oysa her pencere, kendi camından gösterdiği kadar sakladığıyla da şekillenir. Tek bir bakış açısına hapsolmak, yalnızca kişinin kendi iç dünyasını daraltmakla kalmaz, bu daralma, zamanla dışarıya sızan, ilişkileri, toplulukları ve ortak anlayışı yıkıp yok eden bir dinamite dönüşür. Kendi doğrusunun mutlaklığına inanan zihin, ötekini anlamak yerine yargılamayı, dinlemek yerine susturmayı seçer; ve bu seçimin bedeli yalnız kendisine değil, o zihnin dokunduğu her insana, her ortak bağa, her ortak alana geniş bir acıyla yayılır. Bireysel körlüğün acısı böylece büyür. Önce içten çürüten bir yalnızlık olarak, sonra toplumsal dokuda görünmez ama derin bir yara olarak. Kim bilir, belki de insan düşüncesinin en kadim hatasıdır kendi ışığını evrenin tamamı sanıp, bu sanrıyla hem kendini hem de çevresini, farkında olmadan, karanlığa mahkûm etmek.

Bazı insanlar bir tek pencereye bakarak bütün şehri tarif eder. Camın üzerindeki lekeyi fark etmez; gördüğü puslu manzarayı şehrin kendisi sanır. Oysa çoğu zaman baktığımız şey dış dünya değil, kendi içimizde birikmiş tortudur. İçimizdeki kırgınlık, korku ya da öfke; dışarıda bir yüz, bir dil, bir meslek, bir topluluk bulur ve kendine hedef seçer.

Bir olumsuzluk gördüğümüzde zihnimiz aceleyle hüküm kurmak ister. Bir kişinin yaptığı bir kabalık, bir anda bir grubun karakterine dönüşebilir. Bir meslekteki suistimal, bir esnafın yanlış davranışı, o işi yapan ve konudan tamamen habersiz olan herkesin ahlâkına yazılabilir. Bir yabancının hatası, ait olduğu toplumun ve kültürün tamamına fatura edilebilir. Böylece tekil olan hata, hata sahibinin bağıntılı olduğu bütünü kapsayarak genelleşir; istisna, kuralın yerine geçer. İşte bu toptancı, genelleyici yaklaşım, olması gereken tarafsız düşüncenin tembelliğidir. Çünkü tek tek bakmak emek ister; ayırmak, tartmak, adaletli olmak dikkat ve sabır gerektirir. Genelleme ise hızlıdır, düşünmeye gerek olmaz, rahattır ve çoğu zaman içimizdeki öfkeye konforlu ve tatmin edici geniş bir alan açar.

Oysa adalet, ayrım yapabilme cesaretidir. İyiyi kötüden, bireyi kalabalıktan, hatayı kimlikten ayırabilmek… Bir insanın eylemiyle, onun ait olduğu inancı, dili ya da kültürü birbirine karıştırmamak… Ahlâk burada başlar. Çünkü insanı insan yapan şey, kolay hüküm vermek yerine temiz aklını kullanmak; hükmünü zorlaştıracak kadar temiz vicdanlı olmaktır.

Toplulukları toptan suçlamak, görünürde güçlü bir tavır gibi durur. Fakat aslında kolaylıkla manipüle olabilen bir zihnin savunma refleksidir. Belirsizlikten korkan zihin, dünyayı basit kategorilere ayırır: “Onlar” ve “biz.” “Onlar” kusurludur, “biz” ise kesinlikle haklı ve masum. Bu ayrım, geçici bir rahatlama sağlar ama gerçeği ortaya koymaz. Çünkü her “onlar”ın içinde iyiler ve kötüler; her “biz”in içinde de aynı şekilde iyiler ve kötüler vardır. İnsanlık, tek bir renk değil; sayısız tonun bir arada olduğu kalabalıktır. Bir bahçede çürük bir meyve gördüğümüzde bütün ağacı kesmek akıllıca değildir. Çürümenin sebebini ararız. Toprak mı sorunlu, bakımı eksik mi yapıldı, mevsim sert mi geçti? Ama söz konusu insan olduğunda çoğu zaman bu özeni göstermeyiz. Bir örnekten hareketle bir halkı, bir dili, bir kültürü, bir inancı, bir meslek grubunu vs yargılarız. Böylece kendi içimizdeki, zihin dünyamızdaki önyargıyla şekillenen cevabı, tek gerçek, tek doğru kabul ederiz.

Genelleme, tekilin karmaşıklığını taşıyamayan tembel ve konforlu zihnin kısa yoludur. Ahlâkî olarak bakıldığında ise adaletin tamamen ihlalidir. Çünkü adalet, her şeyi kendi bağlamında, kendi sebep sonuç ilişkisinde değerlendirmeyi şart koşar. Bir insanı, başka birinin günahıyla yargılamak; bir kimliği, bir kültürü, bir inancı bireysel bir hatanın yüküyle ezmek, zorbalamak büyük bir haksızlıktır. Dünyayı nasıl gördüğümüzden önce, kendimize nasıl baktığımız, bir yargılama yaparken sahip olunan ahlaki değerler kadar önemlidir. İçimizde biriken öfke, dışarıda bir topluluğa yöneldiğinde rahatlarız; fakat sorunu çözmüş olmayız. Kaçınılmaz olan gerçek ise kirli cam temizlenmedikçe, karşımızda duran manzara hep puslu kalacaktır. Biz camı silmek yerine, şehri ve şehirde yaşayanları suçlamaya devam ederiz.

İnsan olmanın sorumluluğu, kolay olanı değil doğru olanı seçmektir. Bir örneği bütüne mal etmemek, bir hatayı kimliğe dönüştürmemek, bir yanlış üzerinden düşmanlık üretmemek… Her karşılaşmada yeniden düşünmek, yeniden tartmak, yeniden adil olmak. Gerçek olgunluk, yeniden ve yeniden tartarak, düşünerek hükmü geciktirebilme erdemidir. Dünya, baktığımız kadar değil, baktığımız yerden ibarettir. Eğer bakışımız temiz akıl ve temiz vicdandan kopmuş bir halde öfkeyle, hırsla ve kıskançlıkla bulanmışsa, karşımızdaki her yüzü tehdit olarak görürüz . Ama bakışımızı arındırabilirsek, tekil olanı tekil olarak görmeyi öğreniriz. O zaman ne bir dili, ne bir inancı, ne bir mesleği, ne de bir kültürü, bir kişinin hatasına mahkûm etmeyiz. Çünkü biliriz ki insan, ait olduğu topluluktan önce bireydir; hüküm ise temiz akıl ve temiz vicdanın terazisinde verilmelidir.

Ne var ki bu toptancı yaklaşım sadece düşünsel bir hata değildir; toplumsal bir yaradır da aynı zamanda. Genellemeler, zamanla dile yerleşir; dil, düşünceyi besler; düşünce de davranışı biçimlendirir. “Bunlar zaten böyledir” cümlesi, olması gereken empati ve anlayış kapısını kapatır. O kapı kapandığında diyalog kesilir, tanıma isteği zayıflar, iletişim kopar. Kısacası temiz akıl ve temiz vicdan yıkılır, kaybolur. Tanımadığımızı anlamaya çalışmak yerine, etiketlemeyi tercih ederiz. Böylece insan, insana yabancılaşır. Hâlbuki her insan, kendi yaşadığı hikâyesini anlatır bu hayatta. Bir dilin, bir inancın arkasında yüzyılların birikimi, bir kültürün içinde yaşanmış olan sayısız acı ve sevinç, bir mesleğin içinde görünmeyen emek, zorluk ve ter vardır. Bir veya birkaç kötü örneğin, bu çok katmanlı gerçeği temsil etmesi mümkün değildir. Bir kimliği tek bir davranışa indirgemek, bir kitabı tek bir cümleyle yargılamak gibidir. Eksik, aceleci ve haksız bir yargılama. Ahlâk, yalnızca başkasına zarar vermemek değildir; başkasını yanlış tanımlamamak da ahlâkın vazgeçilmez bir parçasıdır. Çünkü yanlış tanım, zamanla gerçek bir zarara dönüşür. İnsan, kendi hakkında kurulan genellemenin yükünü, bütün bir ömrü boyunca taşımak zorunda kalır.

Düşünsel olgunluğa sahip bireyler, farklılıklarla karşılaştıklarında saldırı veya savunmaya geçmezler. Bu olgunluğa sahip olanlar bir hatayı gördüğünde öncelikle  "kim?" sorusu yerine “neden?” diye sorarlar. “Hangi kimlik?” sorusu yerine, “Hangi şartlar?” diye düşünürler. Çünkü şartları anlamaya çalışan zihin çözüm üretir; kimliği hedef alan zihin ise muhtemelen daha kolay olduğu için sadece suçlu arar. Bazen içimizden geçen o sert yargıların nereden geldiğini sormayız kendimize. Sormak yerine onları zihnimizden dilimizle dışarı atıveririz. Oysa o yargılar çoğunlukla bizim hikayemizin eksik ya da kaybedilmiş yanlarını taşır. Örneğin; bir yerde yeterince farkedilmemişliği, bir şeylerin elimizden kayıp gittiği o çaresiz anı, ya da sadece anlaşılmak isterken karşılıksız kalmanın bıraktığı acıyı anlatır. Bir topluluğu ya da bir grubu hedef aldığımızda ise bu his daha da güçlü gelir, sanki yıllardır sırtımızda taşıdığımız bir yükü ayrı ayrı paylaştırıyormuşuz gibi ve bu yüzden temiz akıl ve temiz vicdandan yoksun, tek taraflı yapılan yargılamaları ortaya boca etmek cazip görünür bize. Oysa ki o anlık rahatlama aslında bizi küçültür,  başkasını aşağı çekerek yükselmek, gerçek bir büyüme değil, sadece kendi içimizle yüzleşmekten kaçmanın farklı bir adıdır. Gerçek adalet, tek tek bakabilme sabrıdır. Her insanı kendi bağlamı içinde değerlendirebilme inceliğidir. Bir karşılaşmayı, bütün bir tarihe dönüştürmemektir. Bir kusuru, kalıcı bir damgaya çevirmemektir.

Ama maalesef insana, konuları bu şekilde ele alıp, bu sabrı gösterebilmek zor, bu incelikle yaklaşabilmek ise zahmetli gelir.

Sonunda mesele yine bakış açımıza gelir. Eğer bakışımızı arındırabilirsek, farklılık tehdit olmaktan çıkar, öğrenme imkânına dönüşür. O zaman bir dili duyduğumuzda önyargı değil merak uyanır, bir inançla karşılaştığımızda küçümseme değil saygı belirir, bir kültürü gördüğümüzde korku değil keşfetme arzusu doğar. En büyük erdem, hüküm vermeden önce durup düşünebilmektir. Bir adım geri çekilip kendi penceremize bakmak, camdaki izi, lekeyi fark etmek ve temizlemek için öncelikle onu silmeye niyet etmektir. Dünya, bizim ona yüklediğimiz anlam kadar ağırdır. Eğer biz bu anlamı öfkeyle doldurursak bizim için taşımak ağırlaşır; adaletle doldurursak her açıdan hafifler. İnsan, hafiflemiş bir dünyada daha doğru görür. Daha doğru gören insan ise, bir kişinin hatasını, bütün bir topluluğa mâl etmez. Aklını ve vicdanını çoğunluğun isteğine göre kullanıp, teslim etmez. Her seferinde yeniden, tek tek, dikkatle bakar.

Sonuçta gerçeğin kapısı; acele edenin değil, sabırla, temiz akıl ve temiz vicdanla ayırabilenin yüzüne açılır.

Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi

Benzer Yazılar

Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.

Yorum Yap

İletişim
İletişim +90 (532)2439735