
19 Mayıs 1919'da Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Samsun'a ayak basması, Türk tarih yazımında çok farklı bir anlam taşır. Müfredattaki ders kitapları bu yolculuğu belirli bir çerçeve dahilinde, belirli bir anlatımla sunar. Bu anlatım kısaca; Anadolu işgal altındadır, yüzlerce yıldır bağımsız olan Türk milleti esaret tehlikesiyle yüz yüzedir ve Mustafa Kemal bu tehlikeye dur demek için harekete geçmiştir. Bu anlatım doğrudur ama eksiktir. Eksik olan yalnızca bir tarih, bir olay ya da bir ayrıntı değildir. Eksik olan, Mustafa Kemal'in o vapura bindiği günden çok önce başlamış olan ve milyonlarca insanın kanlarıyla yazılmış olan bir geçmişin ta kendisidir. İşte asıl bu geçmiş, Mustafa Kemal'in Samsun yolculuğunun ve bir milletin esaret altındayken düşeceği yok olma sürecinin nasıl engellenebileceğinin nedenidir.
1912 ve 1913 yılları, Osmanlı İmparatorluğu için sadece askeri bir bozgunu değil, aynı zamanda yüzlerce yılda inşa edilen bir medeniyetin birikiminin, yüzyıllarca süren bir varlığın yerle bir oluşunu da simgeler. Birinci ve İkinci Balkan Savaşları'nın ardından Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa'daki topraklarının büyük bölümünü kaybetti. Üstelik bu topraklar yalnızca coğrafi anlamda kaybedilmedi; yüzlerce yıldır bu topraklarda kök salmış olan Türk ve Müslüman nüfus, tarihin en ağır soykırımlarından birine, etnik temizlik operasyonlarından birine maruz kaldı.
Balkanlar'da o karanlık dönemde yaşananlar, bugün uluslararası kamuoyunda hâlâ hak ettiği yeri bir türlü bulamamıştır. Bulgaristan'da, Sırbistan'da, Yunanistan'da, Makedonya'da yaşanan katliamlarda, köy yakmalarında, zorla yapılan sürgünlerde hayatını kaybeden Müslümanların sayısının yüz binlerle ölçüldüğü tahmin edilmektedir. Hayatta kalanlar ise ellerinde yalnızca üstlerindeki kıyafetle, çoğu zaman yalınayak, Anadolu'ya sığınmak zorunda kaldılar. Bu insanlar yalnızca yurtlarını değil, anılarını, mezarlıklarını, camilerini, topraklarını, kısacası var olma biçimlerini yitirdiler. Bütün bu olayların yaşandığı süre boyunca, tıpkı günümüzde benzer olaylarda olduğu gibi Dünya büyük ölçüde tepkisiz kaldı, sustu. Büyük güçler ya bu vahşeti görmezden geldi ya da diplomatik mütevazılıkla birkaç satıra sıkıştırıp geçti.
İşte Mustafa Kemal, tam da bu yıllarda bir asker olarak, bu felaketi yaşayan ve derinden hisseden bir insandır. Hem Rumeli doğumlu biri olarak kökleriyle, hem de askeri bir komutan olarak her bakımdan bu yıkımı yüreğinde hissetmiştir. Balkanlar'da bir milletin tüm değerleriyle birlikte nasıl silinip yok edildiğini, bu siliniş sürecinde uluslararası toplumun nasıl sessiz ve seyirci kalabildiğini ve bir devletin çöküşünün nasıl bir insanlık faciasına dönüşebildiğini bizzat görmüştür. Bu deneyim onun için soyut bir tarih bilgisi değil, neredeyse elle tutulur bir kabustu.
Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Osmanlı İmparatorluğu, 1918'de Mondros Ateşkesi'ni imzaladığında Anadolu, parçalanmaya başlamıştı. İzmir'de Yunan kuvvetleri karaya çıkmış, Doğu Anadolu'da Ermenistan meselesi gündeme gelmekte, Güneydoğu Anadolu'da ise Fransız ve İngiliz kuvvetleri konuşlanmaktaydı. Boğazlar denetim altına alınmış, İstanbul fiilen işgal edilmişti. Sevr'in yıkıcı maddeleri henüz imzalanmamış olsa da, diplomatik zeminde çizilenler açıktı: Türklere Anadolu'da küçük ve kuşatılmış bir yurt bırakılacak, geri kalan topraklar paylaşılacaktı.
Mustafa Kemal bu tabloyu gördüğünde, zihninde Balkanların görüntüsü canlanmamış mıydı? Bunu kesin olarak bilemeyiz ama olasılık son derece yüksektir. Çünkü yaşananlar aynı sürecin farklı bir sahnesiydi. İlk perdede Rumeli'nin Türklerden temizlenmesi, ikinci perdede Anadolu'nun Türklerden arındırılması. Eğer Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Anadolu'da örgütlü bir direniş ortaya çıkmasaydı, bu topraklarda ne yaşanacağını kestirmek için kehanet yeteneğine gerek yoktu. Balkanlar çoktan bir örnek sunmuştu.
Bu noktada Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışını sadece Mondros Ateşkesi'ne ya da Anadolu'nun işgaline bağlamak, tarihin yalnızca son sayfasını okumak gibidir. Asıl metin, yıllar önce Balkan dağlarında, Rumeli ovalarında akan kanla yazılmıştır.
Bir "Devlet Projesi" mi, Yoksa Tarihsel Bir Öngörü mü?
Türk tarih yazımındaki en yoğun tartışmalardan biri, Samsun yolculuğunun mahiyetiyle ilgilidir. Bir kesim, bu yolculuğun Padişah Mehmed Vahdettin'in onayı ve hatta yönlendirmesiyle gerçekleştiğini, Atatürk'e devleti kurtarma görevinin verildiğini öne sürer. Bu görüşe göre Samsun'a çıkış, İstanbul'un çaresizlik içinde tutunduğu son iple bir "devlet projesi"dir.
Karşı görüş ise, Vahdettin, Mustafa Kemal'i 9. Ordu Müfettişi olarak atayarak Karadeniz bölgesindeki eşkıyalık faaliyetlerini bastırma ve düzeni yeniden tesis etme göreviyle Anadolu'ya gönderdiğini savunur. Asıl amaç ise kendi saltanatını İngilizlere karşı korumak adına denetim mekanizmalarını güçlendirmektir. Bu yoruma göre Mustafa Kemal, kendisine verilen görevi aşmış hatta Padişah'ı ustalıkla yanıltarak kendi belirlediği yolda ilerlemiştir. Bu tartışmanın kesin bir yanıtı olmadığı gibi, belki de olması gerekmez. Zira önemli olan, yolculuğun ne adına yapıldığı değil, bu yolculuğun tarihsel gerçekliğinde ne anlam taşıdığıdır. Mustafa Kemal vapurda giderken kafasında ne vardı? Saltanatı mı, halifeliği mi, imparatorluğun son nefeslerini mi yoksa Rumelili sürgünlerin bakışlarındaki o çaresizliği, Balkan ovalarında yok edilen bir milletin kanını mı taşıyordu?
Her iki yorum da bir gerçeğin farklı yüzlerini ortaya koyar. Ama bu iki yorumun kesişim noktasında tek bir şey değişmez. Mustafa Kemal Samsun'a çıkmıştır ve ardından gelen süreç, Türk milletinin varoluşunu belirleyen bir savaşa dönüşmüştür.
Tarihin en büyük adaletsizliklerinden biri, yaşanan trajedilerin mağdur olanların yerine ancak güçlünün sesini duyurabilmesine izin vermesidir. Yirminci yüzyılın başında Balkanlarda yaşanan Türk ve Müslüman katliamları, uluslararası kamuoyunun gündemine asla gereği gibi giremedi. Bu olaylar bugün hâlâ yalnızca birkaç akademik çalışmanın konusu olarak kalmakta; uluslararası basında, insan hakları söyleminde ya da resmi anma törenlerinde neredeyse hiç yer bulmamaktadır. Oysa Anadolu'ya ayak basan, yerlerinden yurtlarından sürgün edilen her sığınmacının taşıdığı acı, tıpkı öbür tarihsel trajediler kadar gerçektir, tıpkı onlar kadar insanlığa aittir.
Mustafa Kemal'in Samsun yolculuğunu anlamlı kılan şeylerden biri de tam olarak budur: Bu yolculuk, yalnızca işgale karşı bir tepki değil, tarihin yinelenmesine karşı bir isyandır. Eğer Kurtuluş Savaşı başarılı olmasaydı, yaşanabilecek olanları düşünmek ürkütücüdür. Anadolu'dan sürülen, katliamlara maruz kalan Türkler yine birkaç diplomatik notaya, yine birkaç tarihin dipnotuna sıkıştırılacaktı. Balkanlar bunun nasıl işlediğini çoktan göstermişti. Kan akar, dünya bakar, haber geçer ve unutulur.
19 Mayıs 1919, bu kader döngüsünü kıran, yerle yeksan eden andır. Yalnızca bir ordunun harekete geçirilmesi değil, tarihin Türk Milleti'ne Balkanlar'da öğrettiği en acı dersin tekrar edilmemesi için, sahada pratiğe dönüştürülmesidir. Bir millet, kendisini bekleyen geleceği görmüş ve o geleceği değiştirmeye koyulmuştur.
Tarihsel olayları yalnızca nedensellik zincirleri içinde okumak, bir romanı yalnızca olay örgüsüyle anlatmaya benzer. Derinlik, karakterin ruhunda saklıdır. Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışını gerçek anlamda kavramak için önce Balkanların kanayan yaralarına, sürgünlerin Anadolu kıyılarına vurduğu o kasvetli günlere ve ardından Mondros'un gölgesinde çöküşe sürüklenen bir imparatorluğun içinden bir aklın nasıl bir kurtuluş yolu haritası çizdiğine bakmak gerekir.
Bu yolculuğun "devlet projesi" mi yoksa Padişahı aşan bir bireysel irade mi olduğu, tarihçilerin masasında tartışılmaya devam edecektir. Ne var ki her iki durumda da cevabı belli olan tek bir soru vardır. Bu yolculuk olmasa ne olurdu? Muhtemelen, Anadolu'da da Balkanlar'da yaşananlar yaşanacaktı. Katliam olacaktı. Sürgün olacaktı. Dünya yine gözlerini kapatacak, susacaktı. Büyük güçler yine başka meselelere bakacaktı. Tarih yine kendi acımasız döngüsünde dönecekti. Ama bu olmadı.
İşte bu olmadığı için 19 Mayıs 1919; yalnızca bir askeri müfettişin göreve başlama tarihi değil, bir milletin kendi tarihine el koyduğu, kendisine çizilmek istenen esaret hayatına itiraz ettiği ve tekrarlanacak tarihsel bir soykırımı önlediği andır. Samsun'a açılan o yol, sadece bir kurtuluş yolu değil, Türkler'in bu topraklardaki binlerce yıllık varoluş hikâyesinin sürdürülebilmesinin ta kendisidir.
Tarihin yargısı, kazananlara değil; en çok, ne uğruna mücadele edildiğini gelecek nesillere en dürüst biçimde, bütün bir milleti ortak bir bilinçte bir araya getirip aktarabilenlere aittir.
Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi
Benzer Yazılar
Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.