Bir Toplumsal Okuma
Bir toplumun ahlaki durumunu ölçmek istiyorsanız, insanların birbirlerine duyduğu güvenin ne zaman ve nasıl zedelendiğine bakmak yeterlidir. Dolandırıcılık haberleri her seferinde, belli zaman aralıklarıyla aynı sahneyi izletiyor. Üstelik aynı sahnede aynı diyaloglarla, aynı mimik ve ifadelerle. Hiç bitmeyen uzun soluklu bir TV dizisi gibi. Bir yanda birikimini emanet etmiş, yarınını hesaplamış sıradan insanlar, öbür yanda bu emanete el uzatan, ellerinde "güvenilir kişi" vitrini bulunan küçük bir azınlık. Mağdurların tek ortak özelliği, sistemin kendilerine vaat ettiği düzene inanmış olmalarıdır.
Fon ve yatırım vurgunlarını yalnızca yerel bir zaaf olarak görmek kolaycılık olur. Büyük ekonomilerde de benzer çöküşler yaşandı, yaşanıyor, yaşanacak. Piramit düzenleri, sahte yatırım ortaklıkları, bankacılık sahtekârlıkları, yurtdışı hesaplarla kurulan paravan yapılar ve "ortak olun, kazanın" vaadiyle toplanan bağışlar ve paralar, bu ülkede de yakın geçmişte birçok kez gündemi sarstı. Fakat her seferinde sonuç aynı oldu: bedeli ödeyenler, en az bilgiye sahip olanlar ve en az savunma imkânı bulunanlardı.
Burada önemli bir soru ister istemez karşımıza çıkıyor: Bu tekrar, tesadüf müdür, yoksa sistemin ürettiği bir sonuç mu? Bana kalırsa ikincisi. Kısa vadeli kazancı yücelten, hızlı zenginleşmeyi başarının tek ölçüsü sayan bir kültürde dolandırıcılık bir sapma olmaktan çıkar, o kültürün gerçekliğine dönüşür.
Modern tüketim düzeninin en güçlü hamlesi, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi yeniden tanımlamasıdır. "Anı yaşa", "hak ediyorsun", "fırsatı kaçırma" gibi sloganlar ilk bakışta zararsız görünür. Ama bunların ortak işlevi, insanı elindekinden memnun olmaktan uzaklaştırmaktır. Memnuniyet, bir ekonomi için tehlikelidir, çünkü memnun insan tüketmez. Bu yüzden sistem, tatmin duygusunu sürekli erteleyen bir hedef olarak yeniden üretir: mutluluk daima bir sonraki satın alımın, bir sonraki yatırımın, bir sonraki terfinin destekçisidir ve daima arkasındadır.
Oysa kadim öğretilerin de, modern psikolojinin de ortak tespiti şudur: Mutluluk, varılacak bir istasyon olmaktan çok bir bakış biçimidir. Bir bardak çayın sıcaklığını fark edebilen, bir dostun sohbetinde oyalanabilen, bir kitaba dalabilen, mevsimin ilk şeftalisinin tadında durabilen insan, en az ihtiyacıyla en çok doyumu yakalamış demektir. Şükran ve farkındalık, bu anlamda romantik bir duruş olmaktan ziyade, bir bilinç, bir farkındalık, bir direnç biçimidir. Çünkü şükredebilen insanı "daha fazlası" vaadiyle kolay kolay sürüklemek, çamurlu alana çekip kirletmek mümkün olmaz.
Bu noktada ince bir ayrıma dikkat etmek gerekir. Tüketim kültürünü eleştirmek, herkesin eline düşen payla yetinmesini öğütlemek anlamına gelmez. Yoksulluğa şükür telkin etmek ayrı bir haksızlıktır. Asıl mesele, doyumun yapay biçimde ertelenmesi ve insanın bu erteleme üzerinden sömürülebilir hâle getirilmesidir.
Sınırsız hırs, bir toplumda yalnızca bireysel bir karakter kusuru olarak kalmaz, aynı zamanda kurumsal bir iklimi de oluşturur. Herkesin bir şekilde "yerini bulması" gerektiği düşüncesi yaygınlaştığında, liyakat yerini yakınlığa, ehliyet yerini ilişkiye bırakır. Eş, dost, akraba, hemşeri, cemaat, parti arkadaşı vs. Bir toplumda kadrolar bu dar çevrelerin içinde dolaşmaya ve kendi çevresinde değişmeye başladığında, yetenekli ama hiçbir kişi veya kurumla bağı olmayan bağlantısız birey sistemin dışına itilir.
Ne gariptir ki, önemli olan nokta bu durum yalnızca iktidarla sınırlı değildir. Muhalefet çevrelerinde, akademide, basında, sivil toplumda, sanat dünyasında da benzer refleksler, davranışlar görülür. Her alanda "önceden tutulmuş köşe başları" vardır. Bir kürsü, bir kadro, bir proje fonu vs birilerine hazırlanmış, ayrılmıştır. İşin acı yanı, bu düzenden en çok şikâyet edenlerin de fırsat buldukça aynı yolu tutabilmesidir. Eleştirilen sistemin ödüllerine göz dikildiğinde, eleştiri de ister istemez ahlaki otoritesini yitiriyor.
Nepotizmin en yıkıcı yanı, haksızlık üretmesiyle birlikte, utanma duygusunu da aşındırmasıdır. Mahcubiyetin yerini genişlik ve rahatlık alır. İnsanlar akrabalarının atamasını alkışlarla karşılar, yakınlarının kazandığı ihaleleri olağan sayar. Böyle bir toplumda ayıp duygusu zayıfladığında, ahlaki zemin üzerine inşa edilen hukuk kuralları da tek başına yetmez hale gelir.
Peki böyle bir toplumda bu yolsuzlukları işleyenler kötü insanlar mıdır? Hannah Arendt'in "kötülüğün sıradanlığı" tespiti de işte tam burada akla gelir. Büyük haksızlıkların çoğu, korkunç canavarlar tarafından değil, sıradan görünen, gündelik hayatta nazik, hatta saygın insanlar tarafından yapılır. Yine de sıradan olmaları, sorumluluklarını hafifletmez.
Bir kez tökezleyen, baskı altında yanlış karar veren, çaresizlikle hata yapan insanla, yıllarca süren, planlı, sistematik biçimde masum insanların birikimlerine göz diken insanı aynı kefeye koymak adil olmaz. İlkinde bir zaaf, ikincisinde ise bir tercih vardır. Makam ve mevki sahibi, bilgiye ve imkâna sahip birinin, küçük tasarruf sahiplerinin üç beş kuruşuna uzanması, "fırsat karşısında zayıf düşmek" ifadesiyle açıklanamayacak kadar bilinçlidir. Orada masum bir yanılgıdan söz edemeyiz, orada bir ahlaki sorumsuzluk ve bir iktidar bilinci vardır: "Yakalanmam, yakalansam da bedel ödemem."
Elbette hukukun temel ilkesi masumiyet karinesidir ve hiçbir iddia, yargı süreci tamamlanmadan kesin hüküm sayılamaz. Bu ilke, adaletin en değerli kazanımlarından biridir. Ancak hukuki sorumlulukla ahlaki değerlendirme farklı gerçekliklerde, farklı düzlemlerde yürür. Mahkeme kararı beklenirken, toplumun ahlaki sezgisi de çalışmaya başlar ve durmaz. İnsanlar, görünür servet artışını, gerekçesiz lüksü, yatları, konutları, uçakları gördüğünde soru sormaktan kendilerini alamaz.
Sonuçta meselenin çözümü yalnızca yargı kararlarında aranamaz. Elbette denetim mekanizmaları güçlenmeli, finansal şeffaflık artırılmalı, bağımsız yargı ve basın özgürlüğü korunmalıdır. Ama bunlar tek başına yetmez. Bir toplumun kötülüğe karşı gerçek bilinçli direnci, gündelik hayatta nasıl davrandığından, neyi alkışlayıp neye sırt çevirdiğinden, kimi başarılı, kimi utanç verici bulduğundan doğar.
Zenginliği saygınlığın tek ölçüsü olarak kabul eden, kayırmayı "becerikli olmak" diye kabul eden, yolsuzluğu "herkes yapıyor" diyerek sıradanlaştıran bir toplum, kendi ahlaki çöküşünü de çoktan hazırlamaya başlamış demektir. Buna karşılık yetinmeyi, dürüstlüğü, helal alınteri dökülen emeğin karşılığını almayı ve ayıp duygusunu yeniden değerli ve üstün kılan bir kültür, en güçlü savunmayı da doğal olarak kendi içinde çok güçlü bir şekilde oluşturur.
Dolayısıyla kendimize sormamız gereken soru, yalnızca "Kim çaldı?" olmamalıdır. Sorulması gereken asıl soru; hangi sistem, hangi düzen, çalmayı bu kadar kolaylaştırdı ve utanmayı bu kadar zorlaştırdı? olmalıdır. Bu sorunun cevabını aramak, bireysel vicdanımızdan başlayarak kurumlarımıza uzanan uzun bir yüzleşmeyi, büyük bir ahlaki sorumluluk bilinci ile yapmamızı gerektirir. Bu yüzleşmeden kaçtığımız veya ertelediğimiz sürece, bir sonraki ahlaksızlığın veya skandalın manşetini de bugünden yazabiliriz. Çünkü değişecek olan sadece günü ve saati olacaktır. Vereceği toplumsal tahribat ise ahlaksızlık tarihinde bir fazlası ile aynıdır.
Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi
Benzer Yazılar
Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.
Yapılmış Yorumlar (1)
Harika bir yazı abi, soluksuz okudum. Özellikle 'Mutluluk, bir bardak çayın sıcaklığını fark edebilmek, bir dostun sohbetinde oyalanabilmektir' kısmı beni çok etkiledi. Bugün etrafımızda gördüğümüz o lüks ve doyumsuzluk yarışı, aslında insanların içindeki büyük boşluktan kaynaklanıyor. İyi ki varsın abi, eksik olma.