Ege’de Milyarlar Karşı Kıyıya Akıyor

Biz Nerede Yanlış Yapıyoruz?

Türk turisti adalara gidiyor, Türk yatçısı Yunan marinalarına yöneliyor, vatandaşımız karşı kıyıda ev alıyor. Oysa Dünya’nın en güzel kıyılarından bazıları bizde. Kimseyi suçlamadan artık şu soruyu sormamız gerekiyor. Neden?

Geçenlerde karşıma dijital bir basın haberi çıktı. Okudum, önce güldüm sonra açıkçası biraz üzüldüm sonunda uzun uzundıya düşündüm.

Midilli çarşısındaki Türk turist kalabalığını video’ya çeken bir Yunan vatandaşı şöyle bir espri yapmış:

“Midilli’ye akın akın gelen Türk turistler sayesinde ilk F-35 savaş uçağının parasını ödedik. Sıra ikincide.”

Elbette bu bir sosyal medya esprisi. Birkaç yüz bin Türk turistin harcamasıyla savaş uçağı alınacak diye bir ekonomik hesap yapılamaz. Yunanistan zaten F-35 alımıyla ilgili kararlarını çok daha önce vermiş durumda. Ama espriyi bir kenara bırakınca geriye hiçte komik olmayan bir gerçek çıkıyor.

Türk turistinin parası karşı kıyıya gidiyor. Türk yatçısı karşı kıyıya gidiyor. Türk teknesi karşı kıyıdaki marinaya bağlanıyor. Türk vatandaşı karşı kıyıda gayrimenkul alıyor. Sadece adalarda değil. Arabasına binen Dedeağaç’a gidiyor, Kavala’ya gidiyor, Selanik’e gidiyor. Yaz aylarında kara sınır kapılarındaki uzun araç kuyruklarını görüyoruz. Feribotlar doluyor. Adaların çarşıları Türkçe konuşan insanlarla doluyor. Bunların hiçbirini eleştirmek için yazmıyorum. İnsanlar elbette istedikleri ülkeye gider, tatilini istediği yerde yapar, parasını istediği yerde harcar. Yunan komşularımızın bundan para kazanmasına da karşı değilim. Keşke onlarda Türkiye’ye daha çok gelseler, bizde onlara daha çok gitsek. Ticaret artsın, dostluk artsın. Benim derdim başka.

Biz neden elimizdeki müşterinin bir bölümünü karşı kıyıya gönderiyoruz?

Yunanistan, Türk vatandaşlarının ilgisini görmüş ve 12 adada kapıda vize uygulamasını devreye sokmuş. Kalimnos, Meis, Kos, Midilli, Leros, Limni, Rodos, Samos, Symi, Sakız, Patmos ve Semadirek… Müşterisinin önüne yeni bir engel koymamış, mevcut engeli azaltmaya çalışmış.

Ben hayatım boyunca ticaret yaptım. Dünya’nın pek çok ülkesinde iş yaptım. Ticarette öğrendiğim en basit kurallardan biri şu: Müşteriyi zorla tutamazsınız.  Müşterinin sizi tercih etmesini sağlarsınız.

Turizmde de denizcilikte de bence kural değişmiyor aynı. Ben turizm uzmanı değilim. Ekonomist de değilim. Dört yıldır denizi öğrenmeye çalışan 71 yaşında amatör bir denizciyim. Ama son yıllarda eşimle birlikte BlueBerk ile Ege ve Akdeniz kıyılarında uzun süreler geçiriyorum. Bu yaz Samos’tan Patmos’a, Lipsi’den Leros’a, Kalimnos’a kadar birçok Yunan adasını dolaştık. Dolayısıyla yazdıklarımın bir bölümü istatistiklerden, bir bölümü de bizzat gördüklerimden geliyor. Ne Yunan hayranlığı yapıyorum ne de kendi ülkemi kötülemeye çalışıyorum.Tam tersine. İnsan ülkesini seviyorsa, yanlış gördüğü şeyi söylemeli. Ama sadece eleştirmemeli, çözümünü de beraberinde söylemeye çalışmalı.

Yunan adalarında dikkatimi en fazla çeken şeylerden biri sadelik ve öngörülebilirlik

Bir restorana gidiyorsunuz. Menü belli. Fiyat belli. Balığın, mezenin fiyatını görüyorsunuz. Çok sayıda küçük aile işletmeleri var. Adamlar sizi bir defa yakalayıp olabilecek en yüksek hesabı çıkarmanın değil, gelecek yaz tekrar getirmenin hesabını yapıyorlar.

Balık çeşitliliğide insanın dikkatini çekiyor. Mezeler bol, servis genellikle sade. Ödediğiniz paranın karşılığında ne alacağınızı büyük ölçüde biliyorsunuz.

Ben seyirlerim sırasında birçok koyda restoranların tonozlarına ücret ödemeden bağlandım. Kimsede gelip "Hey benim tonozuma bağlandın, şu kadar para harcamak zorundasın” demedi.

Şunu özellikle belirteyim, Yunanistan’da her bağlama yeri bedava değil. Kamu limanlarının tarifeleri var, belediye limanlarının ücretleri var, özel marinaları var. Yani Yunanistan’da denizcilik bedava gibi bir şey söylemek doğru değil. Ama benim sahada hissettiğim temel fark şu: Denizciyi önce müşteri olarak görüyorlar.

Bu  gerçekten çok önemli. Çünkü insan kendisini rahat hissettiği yere tekrar gider. Bir kere gidiyor, memnun kalıyor. Ertesi yıl tekrar gidiyor. Arkadaşına anlatıyor. Arkadaşını da gidiyor. Turizm dediğimiz şey biraz da böyle büyümüyor mu? Rakamları araştırdığınızda bunun birkaç denizcinin gözleminden ibaret olmadığını görüyorsunuz.

Yunanistan Merkez Bankasının kesinleşmiş 2025 verilerine göre on milyonluk ülkeye gelen yabancı yolcu sayısı 43.3 milyona ulaşmış. Turizm gelirleri 23.6 milyar avroyu geçmiş. Bir yıldaki gelir artışı yüzde 9.4… Dahada ilginci sadece Güney Ege Bölgesinden yaklaşık 6.6 milyar avro turizm geliri elde etmişler. Bir rakam daha çok dikkatimi çekti. Yunanistan’ın 2025 yılındaki seyahat gelirleri, ülkenin net hizmet gelirlerinin çok önemli bir bölümünü oluşturuyor. Yani turizm orada sadece yazın turist gelsin, oteller dolsun meselesi değil. Ekonominin ciddi bir parçası. 23.6 milyar avro! Bu rakama baktığınızda insan ister istemez düşünüyor. Adamlar denizini, adasını, restoranını, limanını, güneşini bir ekonomik değere dönüştürüyorlar.

Peki biz? Bizimde Ege’miz var. Hemde nasıl bir Ege, cennetten bir parça  adeta. Gökova’mız var. Göcek’imiz var. Hisarönü’müz, Bozburun’umuz, Datça’mız, Fethiye’miz, Kekova’mız, Kaş’ımız var.

Dünya’nın birçok yerini görmüş bir insan olarak söylüyorum; bizim kıyılarımızın güzelliğini küçümsemek asla mümkün değil. O halde mesele coğrafya değil. Mesele o coğrafyayı nasıl yönettiğimiz. Bugün Türkiye’den Yunanistan’a giden ekonomik hareket sadece feribot yolcusundan ibaret değil. Arabayla giden var. Teknesiyle aylarca Yunan adalarını dolaşan var. Teknesini uzun süre Yunan marinasında bırakan Türk yatçılar var. Gayrimenkul alıp oturum imkanlarından yararlanmak isteyenler var. Restoranında yemek yiyen, otelinde kalan, arabasını kiralayan, marketinden alışveriş yapan var. Ekonomi açısından baktığınızda bunların tamamı Türkiye’den dışarıya çıkan bir hizmet harcaması. Burada yapılacak en büyük hata ne olur biliyor musunuz? Gidene kızmak. Niye Yunanistan’a gidiyorsun? demek. HAYIR.

Asıl soru “Neden gidiyorsun?” olmalı. İkisi arasında çok büyük fark var, Fiyat mı? Hizmet mi? Marina ücretleri mi? Bağlama kolaylığı mı? Restoran fiyatları mı? Bürokrasi mi? Kıyıya çıkış kolaylığı mı? Atık sistemi mi? Güler yüz mü? Yoksa insanın parasını harcarken yarın karşısına ne çıkacağını bilmesi yani öngörülebilirlik mi?

Bence devletimizin ve sektörümüzün araştırması gereken meselesi işte tam olarakda bu. Denizlerin temizliğide bunun önemli bir parçası. Yunan adalarında seyir yaparken yıllardır dikkatimi çekiyor. Birçok koyda suyun temizliğini gözünüzle görüyorsunuz. Hatta limanlarında bile. Buna benim kişisel gözlemim diyordum sonra resmi verilere baktım. Avrupa Çevre Ajansının 2025 sonuçlarına göre Yunanistan’da izlenen 1.734 yüzme suyunun 1.684’ü, yani yüzde 97,1’i MÜKEMMEL kalite sınıfında. Bu küçümsenecek bir başarı değil. Demek ki denizi koruyabiliyorsunuz. Peki denizi korurken denizciyi de koruyabilir misiniz? Bence esas soru işte bu.

Ben aylardır Mavi Kart ve tekne atıkları konusunda bunu anlatmaya çalışıyorum. Denize pis su boşaltana yaptırım uygulansın. Denizimizi kirleten kim olursa olsun karşısında ben de dururum. Ama sistem öyle kurulmalıki dürüst denizci ne yapacağını bilsin. Atığını nerede vereceğini bilsin. Ne zaman vereceğini bilsin. Gittiği tesiste atığını gerçekten verebilsin. Kuralı okuyan tekne sahibiyle uygulayan kamu görevlisi aynı şeyi anlasın. Bodrum’da başka, Marmaris’te başka, Kuşadası’nda başka yorum ortaya çıkmasın. Denizi korumakla deniz turizmini geliştirmek birbirinin düşmanı değilki, Yunanistan’ın yüzme suyu rakamları da zaten bunun mümkün olduğunu gösteriyor.

Balıkçılık konusundada benzer bir durum var. Bende daha önce Yunanistan’da bizdeki gibi av yasakları olmadığını düşünüyordum. Araştırınca bunun doğru olmadığını gördüm. Onlardada dönemsel yasaklar var, türlere göre kısıtlamalar var. Demekki mesele yasak koymak veya koymamak değil. Mesele kaynağı doğru yönetmek. Yunan adalarındaki restoranlarda gördüğüm balık çeşitliliği karşısında insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor: Biz üç tarafı denizlerle çevrili bir ülkeyiz. Neden aynı çeşitliliği her yerde göremiyoruz?

Bunu balıkçılarımıza soralım. Deniz bilimcilerine soralım. Üniversitelerimize soralım. Av yasaklarının sonucunu ölçelim. Balık stoklarını takip edelim. İşe yarayan uygulamaya devam edelim, işe yaramayanları değiştirelim. Çünkü Türkiye’nin esas çözmesi gereken temel meselelerden birininde yasak koyduk, görev bitti anlayışından çıkmak olduğunu düşünüyorum. Bir problem çıkıyor. İlk aklımıza gelen hemen; vergi koyalım, harç koyalım, ceza yazalım, yasaklayalım, kontrolü artıralım. oluyor. Peki sorun çözülüyor mu? İşte onu yeterince konuşamıyoruz. Tedbir demek sadece ceza demek değildir.

Türk turist Yunanistan’a gidiyorsa yeni bir vergi koyarak onu Türkiye’de tatil yapmaya asla  ikna edemezsiniz. Türk yatçı, teknesini Yunan marinasına götürüyorsa ona kızarak geri getiremezsiniz.

İnsan karşı kıyıda daha uygun fiyatla yemek yiyor, daha uygun şartlarda bağlanıyor veya kendisini daha rahat hissediyorsa bunun cevabı yasak değildir Cevabı çok basit, rekabet. Kendi restoranımızı, marinamızı, kıyımızı ve hizmetimizi daha cazip hale getirebilmek. Burada marina meselesine özellikle değinmek isterim. Türkiye’de tekne sahibi olmanın en büyük maliyetlerinden biri artık bağlama sorunu.

Birçok yerde marina ücretleri çok ciddi rakamlara ulaştı. Üstelik tekne sahibi yalnız marina ücretini değil; bakımını, çekek masrafını, elektriğini, suyunu, servisini, sigortasını, personelini, restoranını, marketini de ödüyor. Yani bir tekneyi kıyınızda tutmak sadece marina geliri ile olmuyor. O tekne küçük bir ekonomik ekosistemdir, aslında tekne giderse onun bütün harcamasıda gider. Bu nedenle ‘’Türk tekneleri neden Yunan marinalarına bağlanıyor?’’ sorusunun cevabını gerçekten çok iyi araştırmalıyız. Kaç Türk teknesi Yunanistan’da uzun süreli bağlı? Neden orayı seçmiş? Türkiye’de ne ödüyordu, orada ne ödüyor? Hangi hizmeti burada bulamadı? Bunların rakamlarını çıkaralım. Sonra gerekiyorsa belediyeler, kooperatifler ve kamu eliyle uygun fiyatlı bağlama alanlarını çoğaltalım. Özel marinalarla rekabet etmek için değil, denizciliğin tabanını genişletmek için yapalım. Çünkü denizcilik yalnız çok zengin insanların uğraşısı haline gelirse bu ülke sonunda denizden tamamen kopar. Aynı şeyi restoranlarımız için de düşünelim. Türkiye’de çok kaliteli, dürüst, Dünya standardında restoranlarımız var. Hepsini aynı kefeye koymak büyük haksızlık olur. Ama özellikle bazı turistik bölgelerde nasıl olsa bir defa gelecek anlayışıyla ortaya çıkan fiyatların bütün sektörün itibarını bozduğunuda kabul edelim. Turist bir defa kazıklanır, ikinci defa asla gelmez. Üstelik bugün sosyal medya var. Gelmemekle de kalmaz, binlerce kişiye anlatır. Yunanistan’ın yaptığı her şey doğru mu? HAYIR.

Onlarında sorunları var. Bürokrasi var, pahalılık var, altyapı sorunu yaşayan adaları var. Ben “Yunanistan ne yapıyorsa aynısını yapalım” demiyorum hiç bir zaman. Tam tersine iyi yaptığı şeyi inceleyelim. Kötü yaptığı şeyi hiç almayalım. Sonra Türkiye’ye uygun olan sistemin daha iyisini yaparak kuralım. Bunu yapabiliriz. Bunun için de çok büyük laflara ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum.

Turizm Bakanlığımız, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığımız, Çevre Bakanlığımız, belediyelerimiz, marina işletmecileri, denizcilik kuruluşları, balıkçılar, restoran temsilcileri ve üniversiteler bir araya gelsin. Ama sadece Ankara’da bir salonda toplantı yapıp yüz sayfalık rapor hazırlamasınlar. Sahaya insinler. Bir ekip Türkiye kıyılarını gezsin. Bir ekip Yunan adalarını gezsin. Aynı boydaki teknenin yıllık marina maliyetini karşılaştırsın. Aynı yemeğin fiyatını karşılaştırsın. Liman ücretlerini karşılaştırsın. Atık kabul sistemlerini karşılaştırsın. Tonozları, belediye bağlama yerlerini, kıyıya ulaşımı, balıkçılığı, fiyat denetimini karşılaştırsın. Sonra Türk tekne sahibine yalnızca şu soruyu sorsunlar : “Teknenizi neden Yunanistan’a bağladınız?” Yunan adalarına sürekli giden Türk vatandaşına da şunu:  “Neden burayı tercih ediyorsunuz?” Türkiye yerine Yunanistan’da uzun süre kalan yabancı yatçıya da: “Sizi orada tutan, burada eksik bulduğunuz nedir?”

İnanın, alınacak cevapların bazı pahalı danışmanlık raporlarından daha öğretici, daha gerçekçi  olacağını düşünüyorum. Sonra tüm bu sonuçları kamuoyuyla paylaşalım. Eksiklerimizi de hiç bir zaman saklamayalım.

Marina maliyetlerinde rekabet yaratabiliyorsak yaratalım. Uygun fiyatlı kamu ve belediye bağlama yerlerini çoğaltalım. Koylarımızı koruyalım ama denizcinin kıyıyla ilişkisini kesmeyelim. Atık kabul tesislerini yaygınlaştıralım. Mavi Kart ve atık sistemini herkesin aynı anlayacağı dilde  basit bir  hale getirelim. Restoranlarda fiyat şeffaflığını güçlendirelim. Balıkçılık politikamızı bilimsel verilerle sürekli ölçelim. Yabancı yatçının Türkiye’de daha uzun kalmasını sağlayacak sistemi kuralım. Ve belki de hepsinden önemlisi, ‘’Deniz turizmini, lüks yat sahibinden ne kadar gelir elde ederiz?’’ gözüyle görmeyelim. Çünkü deniz turizmi bir zincirdir. Marinacı kazanır. Balıkçı kazanır. Restoran kazanır. Market kazanır. Tekne ustası kazanır. Motor servisi kazanır. Elektrikçi kazanır. Taksici kazanır. Otel kazanır. Esnaf kazanır. Ve Devlet vergi kazanır.

Bir tekne kıyınıza geldiğinde aslında küçük bir ekonomi ile birlikte geliyor. Bir tekne kıyınızdan ayrıldığında ise yalnız tekne gitmiyor o ekonominin tamamı gidiyor. İşte bu nedenle Midilli’deki F-35 esprisine kızmıyorum, gülüyorum ama üzerinde de düşünüyorum. Çünkü Yunanistan 2025 yılında 43.3 milyon yabancı yolcu ve 23.6 milyar avroluk seyahat geliri elde etmişse, bunu sadece güzel adaları var diye açıklayamayız.  Bizimde güzel kıyılarımız harika koylarımız var. Hatta bana sorarsanız bazıları Dünya^’nın en güzelleri arasında. O halde mesele deniz değil, mesele güneş değil, mesele koy değil, mesele tarih değil, mesele mutfak hiç değil. Mesele yönetmek.

Ben kimsenin Yunanistan’a gitmesini istemiyorum demiyorum tam tersine insanlarımız gitsin, Yunan komşularımız bize Türkiye’ye gelsin. İki halk birbirini daha fazla tanısın ticaret artsın, dostluk artsın.

Ege bizi ayıran değil, bizi birbirimize bağlayan bir deniz olsun. Ama rekabet de olsun. Ve biz bu rekabette doğal güzelliklerimize güvenip de  yerimizde oturmayalım. Çünkü ticarette de turizmde de müşteri size mecbur değildir. Müşterinin nereye gittiğine kızılmaz. Neden gittiği araştırılır.

Ben siyasetçi değilim. Turizm uzmanı değilim. Ekonomist de değilim. Dört yıldır denizi öğrenmeye çalışan amatör bir denizci ve hayatının büyük bölümünü ticaretle geçirmiş bir iş insanıyım. Elbette yanılıyor olabilirim. Eğer yanlış görüyorsam birileri çıksın, rakamlarıyla doğrusunu anlatsın bize. Ama gördüklerimizde haklılık payı varsada artık yalnız şikayet etmeyelim düzeltelim. Yunanistan’ı kötüleyerek Türkiye turizmini büyütemeyiz. Komşunun kapısını kapatarak da büyütemeyiz. Komşunun doğru yaptığını inceleyip, bizim daha iyisini yapmamız gerekir. Çünkü bizim eksiğimiz Ege değil. Bizim eksiğimiz Akdeniz, Karadeniz değil. Bizim eksiğimiz insanda değil. Bizim ihtiyacımız; elimizdeki bu olağanüstü değeri koruyarak, denizciyi ürkütmeden, yatırımcıyı kaçırmadan, esnafı da vatandaşı da kazandıracak ortak bir akılla yönetmek. Ve bütün bu yazının sonunda devletimizin ilgili kurumlarına, turizm sektörümüze ve denizcilik camiamıza sadece bir soru bırakıyorum.

Türk turistini, Türk yatçısını ve Dünya’nın dört bir yanından gelen yabancı denizciyi ağırlamak için böylesine güzel bir ülkeye sahipken, neden onların bir bölümünü kendi elimizle karşı kıyıya gönderiyoruz? Neden? Bu sorunun cevabını bulursak çözümü de bulacağımıza yürekten inanıyorum. Çünkü Türkiye isterse Ege’de turizmin takipçisi değil, örnek gösterilen ülkesi olabilir. Ve son sözümü tarihimizin bize defalarca öğrettiği çok basit bir gerçeğe bırakıyorum.

Bir ülkenin zenginliği yalnız sahip olduğu toprakta, denizde ve hazinede değildir. Asıl zenginlik, elindeki nimetin kıymetini bilip onu akılla yönetebilmesidir. Biz bu kıymeti bilirsek; Ege’nin rüzgarı paramızı karşı kıyıya taşımaz, bereketi kendi kıyılarımıza bırakır.

Konuk Yazar: Mustafa Berk

Yayına Hazırlayan: Doruk Ajans / Yelkencinin Gazetesi Kuruluşudur.

Yorum Yap

İletişim
İletişim +90 (532)2439735