İki Tutkunun Aynı Çizgide Buluşması

Denizin içinde kazanılan sabır, rüzgâr karşısında ayakta kalma çabası ve vazgeçmemeyi seçmenin verdiği güç…

Kastamonu’nun Cide ilçesine kökleri dayanan Mustafa Gül, İstanbul’un Tuzla ilçesinde doğmuş. Hayat hikayesini Mustafa Gül’ün kendi kaleminden okuyalım.

Hayatım boyunca beni ben yapan iki şey oldu: deniz ve spor. Ancak bu iki tutkunun aynı çizgide buluşması, dışarıdan göründüğü kadar düz, kolay bir yol olmadı. Aksine; bu yol, zaman zaman yorucu, zaman zaman yalnız ve çoğu zaman da sabır isteyen bir mücadeleydi.

Denizcilik sektörüne girişim biraz gariptir. Çünkü ailemde denizci olan tek bir kişi bile yoktu. Buna rağmen daha ortaokul yıllarındayken, içimde nereden geldiğini bilemediğim güçlü bir his vardı. Hiç tereddüt etmeden, kendi kendime “Ben denizci olacağım” demiştim. Bu düşüncenin zihnime ilk ne zaman düştüğünü bugün bile net hatırlayamıyorum. Ancak sınıf öğretmenim Belkıs Hoca’nın bir gün bana bakıp, hiç düşünmeden söylediği “Sana denizcilik çok yakışır” cümlesi, içimde bir kıvılcım yakmış olabilir. Bazen tek bir cümle, insanın hayatını sessizce başka bir yöne çevirir.

Ailem bu kararıma pek sıcak bakmıyordu. Denizcilik onlar için zor, yıpratıcı ve insanı sevdiklerinden uzak bırakan bir meslekti. Önümde iki seçenek vardı: ya sağlık okuyacaktım ya da denizcilik. Annemin o gün söylediği bir cümle ise hâlâ kulağımda yankılanır:
 “Bence sağlık çok güzel bir meslek ama denizcilik okumak istiyorsan, ben arkandayım.”
O cümle benim için sadece bir destek değil, sırtımı dayayabileceğim bir güven duygusuydu. İşte o destekle denizcilik lisesine adım attım. Bugün dönüp baktığımda, hayatımda verdiğim en cesur kararlardan biriydi.

Artık olmak istediğim yerdeydim. Denizcilik hakkında çok fazla şey bilmiyordum ama seviyordum. Ve o yaşta insan için bazen bu, her şeyden daha yeterlidir. İlk sınıfı bitirdiğimizde bize iki yol gösterildi: gemi makineleri ya da güverte. Benim hayalim çok netti. İleride kaptan olmak istiyordum. Hiç tereddüt etmeden güverteyi seçtim ve yoluma oradan devam ettim.

Okulda derslerim çok iyi değildi ama kötü de sayılmazdı; ortalama bir öğrenciydim. Buna karşılık spor, hayatımın tam merkezindeydi. Ortaokuldayken masa tenisi takımındaydım. Bu benim ilk gerçek takım tecrübemdi. Her gün antrenman yapar, maçlara hazırlanır, birlikte kazanmayı ve kaybetmeyi öğrenirdik. O emeklerin sonunda İstanbul il birinciliği geldi. O yaşta kazanılan bir kupa, insanın içine sadece sevinç değil, güçlü bir özgüven de bırakıyor.

Daha sonra takım dağıldı ve ben başka bir spor dalına yönelmek zorunda kaldım: Bocce. Orada da il birinciliği kazandım. Ardından liseye geçtim. Bir süre spora ara verip tamamen denizciliğe odaklandım. Ta ki lise son sınıfa kadar…

Masa tenisi yeniden karşıma çıktı. Hemen bir takım kuruldu ve kendimi yeniden müsabakaların içinde buldum. O yıl okula iki kupa getirdik. İlçe üçüncülükleri belki ama benim için paha biçilemezdi. Çünkü okul müsabakalarına katılabileceğim son yıldı ve ben okulumdan boş dönmemiştim. O dönem bana takılan bir lakap vardı: “Deli Çocuk”
 Bu lakap hırsımdan geliyordu. Rakiplerimden hakemlere kadar herkes beni böyle anıyordu. Çünkü sahada vazgeçmeyi bilmiyordum.

Çok güzel zamanlardı. Sayısız anı biriktirdim. Ama fark ettim ki spora olan tutkum, yavaş yavaş denizciliğin önüne geçmeye başlamıştı. Hayallerim yeniden şekilleniyordu. Aklımda spor üniversitesi okumak vardı. Özel yetenek sınavlarıyla kazanılıyordu ve bu benim için gerçek bir fırsattı. Var gücümle hazırlandım.

Tam bu süreçte hayatımda büyük bir kırılma yaşandı: annemle babamın boşanma süreci. Bu durum beni derinden etkiledi. İçimde büyük bir karmaşa vardı ama yine de ayakta kalmaya çalıştım. Pes etmedim. Çünkü spor bana, düştüğün yerden kalkmayı öğretmişti.

Sınav zamanı geldi. Fenerbahçe Üniversitesi, Topkapı Üniversitesi ve Rumeli Üniversitesi sınavlarına girdim. Rumeli Üniversitesi’nde kontenjana bile giremedim. Fenerbahçe Üniversitesinde ise çok iyi bir derece yapmama rağmen yalnızca %50 burs alabildim. Son umudum Topkapı Üniversitesiydi. Akademinin en iyi derecesi bendeydi. %100 burs hayali kuruyordum. Ama olmadı. Parkuru devirip diskalifiye olan bir aday %100 burs alırken, ben alamadım. Ve gerçeklerle yüzleştim: ailemin bu üniversiteyi karşılayacak maddi gücü yoktu.

Başka şansım kalmamıştı. Yeniden denizciliğe dönmeye karar verdim. Üniversitede tekrar denizcilik okumaya başladım. Hayat bana farklı bir yol çizmişti.

Ama spor aşkım burada bitmedi.

Üniversiteden denizcilik mezunu olsam da ben yeni bir maceraya atıldım . Rüzgar sörfü. O an, içimde tarif etmesi zor bir heyecan doğdu. Çünkü spor ve denizcilik bir aradaydı. Uzun bir öğrenme süreci başladı: git-gel, düş-kalk, dene-yanıl… Ama sonunda başardım ve sörf eğitmeni oldum.

Şu anda Muğla / Datça’da aktif olarak sörf eğitmenliği yapıyorum. Hayatımda ilk kez iki büyük tutkum aynı noktada buluştu: spor ve deniz. Yıllarca aradığım dengeyi sonunda bulmuştum.

Birçok öğrenciyle çalışma fırsatım oldu; küçük yaş gruplarından yetişkin bireylere kadar her yaştan insanla aynı rüzgârı paylaştım. Her birinin dünyası, öğrenme biçimi, korkuları ve heyecanları farklıydı. Ama itiraf etmeliyim ki en eğlenceli, en bağ kurabildiğim ve en iz bırakan anlar haftalık kamplara gelen öğrencilerle yaşadıklarım oldu. Çünkü bir haftalık kamp süresi, sadece ders anlatıp suya girip çıkmaktan ibaret değil; o bir hafta boyunca aynı sofrayı paylaşıyor, aynı yorgunluğu hissediyor, aynı rüzgâra seviniyorsunuz. Zamanla aranızdaki ilişki öğretmen–öğrenci çizgisinin ötesine geçiyor; onların gözünde sadece eğitmen değil, bir arkadaş, bir ağabey, bazen de güvenebilecekleri bir liman oluyorsunuz.

O bağ kurulduğunda işin anlamı bambaşka bir yere taşınıyor. Bir çocuğun ilk kez su üstünde dengede kalmayı başardığında yüzünde beliren o saf mutluluk, bir yetişkinin “yapabiliyorum” dediği an gözlerindeki ışık… İşte bütün yorgunluğa değen anlar tam olarak bunlar. Onların gelişimini adım adım görmek beni tarif edemeyeceğim kadar mutlu ediyor. Belki hayatlarının çok küçük bir anında yer alıyorum ama o kısa zamanda bile olsa emeğimin iz bırakması, bir noktada yollarına dokunabilmek, insana tarifsiz bir gurur ve huzur veriyor.

Rüzgâr sörfü eğitimlerine benimle devam eden birçok küçük kardeşim oldu. Onları hiçbir zaman sadece birer öğrenci olarak görmedim, zamanla kardeşim oldular. Düşüp tekrar ayağa kalkmayı, korkularını yenmeyi, sabretmeyi birlikte öğrendik. Onların her gelişiminde, her küçük başarısında sanki ben de yeniden büyüyordum. İşte bu süreç, bu paylaşılan anlar, bu sessiz bağ… Beni bu mesleğe her defasında yeniden bağlıyor. Rüzgârın ve denizin ortasında, insanlara dokunabildiğini bilmek; yaptığın işin sadece bir meslek değil, anlamla dolu bir yolculuk olduğunu hissettirmek… Sanırım beni ayakta tutan ve bu yola aşkla devam etmemi sağlayan en büyük duygu tam olarak bu.

Bu yolculuk bana yalnızca öğretmeyi değil, öğrenmeyi de öğretti. Denizin içinde kazanılan sabır, rüzgâr karşısında ayakta kalma çabası ve vazgeçmemeyi seçmenin verdiği güç, zamanla beni yeni bir sınavın eşiğine getirdi.

Mücadeleci ruhum beni bir kez daha yeni bir maceraya sürükledi: yelkenli tekne yarışları. İlk yarışımda bu dünyaya dair neredeyse hiçbir fikrim yoktu. Ama yine de takımımızla ‘’Knidos Cup Ustalar Yarışı’’nda 2’ncilik elde ettik. Bir yıl sonra aynı kupaya tekrar katıldık ve bu kez Overall Şampiyonu olarak üç kupayla ayrıldık. O an şunu anladım: emek, sabır ve inat gerçekten karşılıksız kalmıyor.

Şu an hâlâ sörf eğitmenliği yapıyorum ve bu hayatı yaşamaya bayılıyorum. Gelecekte yeni bir yelkenli yarışı kazanmak ya da kendi sörf okulumu açmak istiyorum. Kolay olmadığını biliyorum ama hayallerim uzun vadeli ve sağlam.

Çünkü ben vazgeçmemeyi denizden, mücadeleyi spordan öğrendim.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Sağlıcakla kalın. 

Konuk Yazar: Mustafa Gül 

Kamera ve Fotoğraflar: Mustafa Gül Arşivi 

Yayına Hazırlayan: Doruk Ajans / Yelkencinin Gazetesi Kuruluşudur.

Yorum Yap

İletişim
İletişim +90 (532)2439735