
Komşu, turizmi korumaya çalışırken biz neyi bekliyoruz?
‘’ Mavi Vatan’da Kaybedilen Mavi Turizm’’ başlıklı yazımda bir soru sormuştum. ‘’Dünyanın en güzel koylarından bazılarına sahip Türkiye dururken, neden bu kadar çok yatçı Yunan adalarına gidiyor?’’ diye. Aradan fazla zaman geçmedi. Karşıma bu kez başka bir haber çıktı.
Yunanistan yeni bir turizm ile ilgili mekansal planlarını açıklamış. Haberi okudum ve üzerinde düşündüm. Sonra Haziran ayından beri BlueBerk’in güvertesinden gördüğüm Ege’ye baktım.
Ve kendi kendime şunu sordum:
Biz aynı denize mi bakıyoruz acaba?
Çünkü Yunanistan artık yalnızca “Daha çok turist nasıl getiririz?”diye sormuyor.
Aynı zamanda şunuda soruyor; “Bu kadar turist geldiğinde adalarımızı, koylarımızı ve yaşam biçimimizi nasıl koruyacağız?”
İşte mesele tam da bu noktada değişiyor.
Turist Çok Olsun Ama Her Şey Turizme Kurban Edilmesin
Yunanistan’ın yeni yaklaşımının özü bu.
Turizm bölgelerini yoğunluğuna göre sınıflandırıyorlar.
Aşırı baskı altındaki bölgelerde yeni yatırımları zorlaştırıyorlar.
Bazı adalarda yeni tesis kapasitesine sınırlar getiriyorlar.
Kıyılarını ve doğal alanlarını daha sıkı korumaya çalışıyorlar.
Amaç yalnızca daha çok yatak yapmak değil.
Mevcut turizmin değerini gelecek nesillere bırakabilmek için yapıyorlar bunu.
Şimdi de gözünüzün önüne bizim Ege ve Akdeniz kıyılarımızı getirin.
*Bozcaada
*Gökçeada
*Ayvalık
*Çeşme
*Bodrum
*Datça
*Gökova
*Marmaris
*Göcek
*Fethiye
*Kaş
*Antalya
Dünyada kaç ülkeye böyle bir coğrafya verilmiş?
Ama asıl mesele burada yalnız coğrafyaya sahip olmak değil, mesele onu nasıl yönettiğinizde.
Bir Koydaki Değer Masa Sayısıyla Ölçülemez
Biz nedense turizmi hep yanlış anlıyoruz.
- Bir koya kaç restoran koyabiliriz?
- Kaç masa sığdırabiliriz?
- Bir sezonda müşteriden ne kadar para kazanabiliriz?
- Marina ücretini daha ne kadar arttırabiliriz?
- Bir tekne geldiğinde ondan kaç ayrı ücret tahsil edebiliriz?
Bunları konuşuyoruz, bunları planlıyoruz.
Oysa esas soru bambaşka: O tekne acaba gelecek yıl tekrar gelecek mi?
Daha da önemlisi, arkadaşına Türkiye'yi tavsiye edecek mi?
İşte turizmin gerçek bilançosu bu.
Bir müşteriden bugün çok yüksek para kazanabilirsiniz ya sonra! Onu kaybeder ve yarının müşterisinden olursunuz.
Ege’nin Öbür Yakasında Gördüğüm Şey
Haziran ayından beri BlueBerk ile Yunan adalarında seyirdeyim.
*Samos
*Agathonisi
*Arkoi
*Patmos
*Lipsi
*Leros
*Kalimnos
*Kos
*Symi
Limanlara giriyorum.
Koylara demirliyorum.
Esnafla konuşuyorum.
Restorana gidiyorum.
Marina görevlilerini izliyorum.
Tekne sahipleriyle sohbet ediyorum.
Elbette Yunanistan’da her şey mükemmel değil.
Oradada pahalı işletmeler var.
Oradada kötü hizmet var.
Oradada bürokrasi var.
Ancak genel olarak hissettiğim temel fark şu:
O yatçı mazot alıyor.
Markete gidiyor.
Restorana oturuyor.
Araç kiralıyor.
Teknesine bakım yaptırıyor.
Marketten alışveriş yapıyor.
Adada günler geçiriyor.
Yani teknede uyuyor ama parasınıda karada bırakıyor.
Bizde İse Bambaşka Bir Refleks Var
*Sezon kısa.
*Müşteri geldi.
* “Bu sene kazıklayabildiğimiz kadar kazıklıyalım sezon kısa”
*İşte turizmin en tehlikeli cümlesi bu.
*Bir porsiyon yemek üzerinden kazanırsınız.
*Bir şezlong üzerinden kazanırsınız.
*Bir gecelik bağlama üzerinden kazanırsınız.
Ama destinasyonu kaybederseniz?
Onun hesabını kim yapacak? Kim?
Sektör temsilcileri de bazı bölgelerde turizm potansiyelinin yeterince değerlendirilemediğini, yerel yönetim ve planlama sorunları bulunduğunu uzun süredir dile getiriyor.
Buna karşılık Bodrum gibi merkezlerde yat ve özel tekne turizmine hala çok güçlü bir talep olduğu da ortada.
Yani sorun, “Türkiye’ye kimse gelmiyor” değil.
Sorun, Türkiye sahip olduğu potansiyelin ne kadarını sürdürülebilir biçimde kullanabiliyor?
Yunanistan’ın Planına; siyasi itirazımız başka, turizm dersi başka
Burada iki meseleyi birbirine karıştırmamak lazım.
Yunanistan’ın Ege’yi kapsayan yeni mekânsal düzenlemesinin siyasi ve hukuki boyutlarına Türkiye’de elbette kendi tezleri açısından itiraz ediyor. Bunda haklı da olabiliriz. Bu devletlerarası bir mesele. Ancak bunun yanında başka bir soruyu da sormamızda bize hiçbir şey kaybettirmez.
Komşu, turizm alanlarını uzun vadeli korumak için plan yapıyorsa, biz kendi kıyılarımız için acaba neler yapıyoruz?
Komşudan ders almak aşağılanmak değildir.
Akıllı devletler rakiplerinin doğru yaptığı şeyi inceler, örnek alırlar ve daha iyisini yaparlar.
Mavi Vatan Sadece Harita Değildir
“Mavi Vatan” çok çok kıymetli bir kavram.
Ama Mavi Vatanı yalnızca denizdeki egemenlik alanlarımızdan ibaret görmeyelim lütfen.
Mavi Vatan aynı zamanda;
*Temiz koydur
*Korunan kıyıdır
*Planlı marinadır
*Mutlu denizcidir
*Doğru fiyat politikasıdır
*Nitelikli esnaftır
*Sessizliktir
*Düzendir
*Güvenliktir
*Ve en önemlisi deniz kültürüdür.
Bir ülke denizine yalnızca güvenlik açısından bakarsa çok eksik bakar. Denizin ekonomisini, kültürünü, turizmini ve çevresini birlikte yönetmek gerekir.
Ege’nin Suyu Pasaport Sormuyor
Tam bu yazıyı düşünürken 10.08.2026 tarihli Hürriyet’in manşetlerinden biri gözüme çarptı.
Türk Deniz Araştırmaları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Bayram Öztürk, Gökçeada ile Semadirek arasında büyük bir mercan ormanının keşfedildiğini açıklıyor. Ama yaptığı çağrı bence keşfin kendisi kadar önemli.
Özetle diyor ki; Ege hızla kirleniyor. Türkiye ve Yunanistan bu denizi birlikte korumak zorunda. Ortak deniz parkları kurulmalı.
Bu çağrıyı çok önemsiyorum.
Çünkü denizin siyaseti olabilir.
Karasuları olabilir.
Kıta sahanlığı olabilir.
Devletlerin haklı gördüğü tezleri de olabilir.
Ama balığın pasaportu yoktur.
Mercanın milliyeti yoktur.
Deniz çayırının sınır kapısı yoktur.
Akıntıya vize uygulanamaz.
Kirlenen su “Ben Türk tarafında kalayım, Yunan tarafına geçmeyeyim” demez.
Ege, ekolojik olarak tek bir bütündür.
Ve Prof. Dr. Bayram Öztürk’ün ifade ettiği gibi; ‘’Bu denizi kurtarabilecek olanlarda, esas olarak onun iki kıyısında yaşayan bizleriz.’’
İki Halk, Aynı Deniz
Haziran ayından beri Yunan adalarında seyir yaparken bunu defalarca yaşadım.
Limanda karşılaştığınız insanlarla konuşuyorsunuz.
Yemekler benzer.
Müzikler benzer.
Balık sofraları benzer.
Kahve tartışması bile benzer.
Hatta zaman zaman inatlarımız bile birbirine benziyor.
Türk ve Yunan halkları siyasetin sertleştiği dönemlerde bile denizde birbirlerine çoğu zaman başka türlü bakıyorlar.
Bir tekne yanaşırken halatınıza yardım eden insan önce bayrağınıza bakmıyor.
Rüzgar çıktığında komşu teknenin milliyetini sormuyorsunuz.
Bir balıkçının ağı pervaneye dolandığında diğer balıkçı yardım ederken diplomatik nota beklemiyor.
Çünkü denizin kendi hukuku vardır.
Yardımlaşmak,
Saygı göstermek,
Komşuyu kollamak.
Mavi Vatan İle Mavi Ege Birbirinin Düşmanı Değildir
Türkiye, kendi haklarını elbette sonuna kadar savunmalıdır.
Yunanistan da kendi çıkarlarını savunacaktır.
Bu devletlerin görevidir. Ama bunun yanında ortak bir sorumluluğumuz daha var.
Bu denizi çocuklarımıza bırakmak gibi!
Bir gün Ege’de balık kalmazsa Türk balıkçı da kaybeder, Yunan balıkçı da.
Mercanlar yok olursa yalnızca bir ülkenin denizi çoraklaşmaz.
Turizm zarar görürse iki kıyının esnafıda etkilenir.
Dolayısıyla Ege’de çevre konusunda iş birliği bir asla bir taviz değildir.
Türkiye ile Yunanistan’daki bilim insanları aynı masaya oturmalıdır.
Deniz biyologları ortak çalışmalıdır.
Balıkçılık bölgeleri birlikte izlenmelidir.
Mercan alanları korunmalıdır.
Kaçak ve aşırı avcılığa karşı ortak mekanizmalar geliştirilmelidir.
Deniz kirliliği birlikte ölçülmelidir.
Çünkü bilim ortaklaşınca egemenlik kaybolmaz, deniz kazanır.
Turizm Barıştan Beslenir
Bunun bir başka önemli sonucuda turizmdir.
Yatçı kavga istemez.
Huzur ister.
Güven ister.
Temiz deniz ister.
Güzel liman ister.
Güler yüz ister.
Ege’nin iki kıyısı birbirine ne kadar güvenle bakarsa, deniz turizmi de o kadar büyür.
Samos’a gelen yatçı Kuşadası’nada gelir.
Kos’a gelen Bodrum’ada geçer.
Leros’a gelen Datça’yıda merak eder.
Rodos’a gelen Marmaris’i de görmek ister.
Doğru yönetildiğinde Ege’deki turizmin sıfır toplamalı bir para oyunu olmadığı görülür.
Yunanistan’ın kazandığı her turist Türkiye’nin kaybı olmak zorunda değildir.
Türkiye’nin yükselişide Yunanistan’ın kaybı değildir.
Ege’yi Dünya’nın en güçlü ortak deniz turizmi havzalarından biri haline getirmek mümkündür.
Bunun yolu da kavga etmekten geçmiyor, rekabet ederken iş birliği yapabilmekten geçiyor.
Çok Zor Değil
Ben devlet yöneticisi değilim.
Bir turizm akademisyenide değilim.
Sadece denizlerde gezen bir amatör denizciyim.
Ama deniz, bazen insana masasından kalkmadan görülemeyecek şeyleri gösteriyor.
Türkiye’nin ihtiyacı bana göre birkaç temel noktada özetlenebilir.
*Koyların taşıma kapasitesi belirlenmeli.
*Her koy her türlü işletmeye açılmamalı.
*Marina ve bağlama ücretlerinde öngörülebilirlik sağlanmalı.
*Denizciyi sürekli ceza korkusuyla yaşayan bir kullanıcı haline getiren uygulamalar yeniden değerlendirilmelidir.
*Atık sistemi çevreyi gerçekten koruyacak şekilde sadeleştirilmeli.
*Koylarda yüksek ses, gelişigüzel halat ve düzensiz kullanım ciddi biçimde denetlenmeli.
*Fiyat serbest olabilir
*Ve
Buna şimdi bir madde daha eklemek isterim.
Ege’nin korunmasında Türkiye ile Yunanistan bilimsel ve çevresel işbirliğini artırmalıdır.
Bir ülkenin koyunu kaybetmesi için üzerine beton dökülmesi şart değildir.
Bazen yanlış yönetimde bir koyu turizm açısından kaybettirir, yok eder.
Tekneler gelmemeye başlar.
Yabancılar başka rotalara gider.
Türk yatçısı burnunun dibindeki adalara yönelir.
Restoran boş kalır.
Esnaf ise “Turist nerede?” diye sorar.
Sonra yeni kampanyalar başlatılır.
Oysa turist kaybolmamıştır.
Sadece rotasını değiştirmiştir.
Ama bir şey daha var çok önemli.
Eğer denizi kirletirsek, eğer balığını tüketirsek, mercanını yok edersek bu kez turistin değiştireceği bir rota bile kalmaz.
Çünkü önce turizmi kaybederiz.
Sonra balıkçılığı.
En sonunda da denizin kendisini.
Bir önceki yazımı şu cümleyle bitirmiştim.
Ege Denizi, iki ülke arasında bölünmüş olabilir. Ama denizcinin rotasını belirleyen haritalar değildir.
Gördüğü hizmettir.
Hissettiği saygıdır.
Ödediği bedelin karşılığını alıp alamadığıdır.
Bugün buna iki cümle daha eklemek isterim.
Turizmde esas başarı; bir sezonda ne kadar kazandığınız değil o koyu, o adayı ve o müşteriyi kaç yıl daha koruyabilceğinizdir.
Ve belki de çok daha önemlisi Ege’nin iki yakasında bayraklarımız farklı olabilir ama üzerinde yaşadığımız deniz aynıdır. O denizi koruyamazsak kazanan hiçbir taraf olmayacaktır inanın.
Bizim doğamız eksik değil.
Denizimiz eksik değil.
Tarihimiz eksik değil.
İnsanımız hiç eksik değil.
Eksik olan yerlerde yapılacak şey belli
Planlamak.
Korumak.
Dinlemek.
İşbirliği yapmak.
Ve
Çünkü Mavi Vatan’ı sevmek sadece ona sahip çıkmak değildir.
Onu korumak, yaşatmak ve gelecek nesillere daha güzel bırakabilmektir.
Ege bizi ayıran bir deniz değil iki kıyıyı birbirine emanet eden ortak mavimizdir.
Bayraklarımız farklı olabilir ama rüzgarımız, denizimiz ve çocuklarımıza bırakacağımız gelecek ortaktır.
DİP NOT
Kendime soruyorum.
‘’Neden hala bu kadar uğraşıyor, araştırıyor ve yazıyorum?’’ diye…
Cevap bana göre aslında çok basit.
Yetmiş bir yıllık hayatımda gördüklerimi, öğrendiklerimi ve biriktirdiğim tecrübeleri yalnızca kendime saklamayı doğru bulmadığım için.
Kimseye akıl vermek kimseyi eleştirmek için değil, belkide bir düşünceye bir iyiliğe ülkem adına küçücük bir gelişmeye vesile olurum diye yazıyorum.
Bilgi bir ayrıcalık değildir, sorumluluktur. Tecrübe ise paylaşıldığı ölçüde topluma borcunu öder.
Konuk Yazar: Mustafa Berk
Yayına Hazırlayan: Doruk Ajans / Yelkencinin Gazetesi Kuruluşudur.