Sabahın en sessiz anıydı. Kotor Körfezi henüz uyanmamış, sis dağların omuzlarına hafifçe yaslanmıştı.
Venedik döneminde inşa edilmiş surlarla çevrili Kotor tam da karşımda duruyordu… Kotor’un tarihi bir liman şehri olmasının yanısıra ticari gemilerle gelip burada çoğalan kedilerin, şehiri farelerden koruduğuna dair inanç oluşmuş ve kedilere asla dokunulmadığından dolayıda Kediler Şehri olarak anılmaya başlanmıştır. Ve gün doğarken başüstünde yalnızdım; rüzgâr saçlarımı karıştırıyor, denizden yükselen tuz kokusu kalbimde uzun zamandır hissetmediğim bir heyecanı uyandırıyordu, bu maceranın kapıda olduğunun işareti idi…

“Hazır mısın?” diye sordu yüreğim…
Sanki cevap ona değil, rüzgâra veriliyormuş gibi fısıldadım:
“Daha fazlası için…”
Ve yelkenler açıldı.
Perast’a Yolculuk, Neolitik dönemden kalma büyülü şehir
Kızımız MENAD, körfezin içinden süzülürken Kotor geride mavinin içinde eriyip kayboldu. Dağlar, bizi daha büyük bir sırra doğru götürüyormuş gibi yaklaşıyor, her dalga pruvaya çarpınca kalbim biraz daha hızlı atıyordu.
Efsaneye göre; yüzyıllar boyunca, 22 Temmuz 1452’de bir denizci tarafından kayada bulduğu Meryem Ana ikonasının bulunmasından sonra denizciler her başarılı seyir sonrası döndükten sonra aynı kaya üzerine bir kaya koyarak oluşturdukları Kayaların Meryem Anası adacığı tüm kutsal heybetiyle görünmüştü.
Perast’ın taş evleri güneşle ısınmaya başlarken eşim bana dönüp gülümsedi:
“Burada deniz, insanın kalbini açar.” dedi.
“Belki de seni buraya getiren şey, beklediğinden daha büyük bir hikâye.”
Bu sözlerin ne anlama geldiğini bilmiyordum ama dudaklarımdaki tebessüm denize karışıp kayboldu.
Suya atladığımda Perast’ın mavi derinliği beni içine çekti. Bedenim serinlikte kaybolurken, can dostumuz Papi’nin teknenin gölgesinde bana bakışını hissettim.

Çılgın Adriyatik dalgalarının ortasında Mamula Adası
Öğleden sonra rüzgâr ansızın yön değiştirmeye başladı. Gökyüzünde hafif bir kararma vardı.
Ellerim yelkene uzanırken,
“Bugün deniz bize test yapacak.” dedim eşime.
“Hazır mısın?”
Mamula Adası’nın savaşlardan kalma taş duvarları yaklaşırken, hava birden sertleşti. Yelkenler gerildi, tekne şiddetle titredi. Dalga bordadan içeri sıçradı ve eşimi kolundan tutup kendime çektim.
“Tutun bana!” dedim
O an hem korku hem de tuhaf bir güven hissettik. Fırtınanın içinde bile, kalbimiz huzurluydu.
Rüzgâr aniden koptu, dalgalar kabardı. Tekne bir anlık kararsızlıkla yalpaladı. Birlikte yelkeni toplarken, göz göze geldiğimiz an sanki zaman durdu.
İkimizin nefesi aynı ritimdeydi. Birlikte mücadele ederek tekneyi korunaklı taraf olan Azra’ya çevirdik.
Ve o anda anladım:
Bazı maceralar tehlikeli değilse, hatırlanmaya değmezdi.

Blue Cave: Mavinin en yoğun hali
Fırtına dağıldığında gökyüzü pırıl pırıl bir maviye döndü. Islak üzerimizi değiştirdik…
“Bir ödülü hak ettik” sanırım dedik ve rotayı Blue Cave’e çevirdik.
Mağaranın içine girdiğimizde, ışık bir mucize gibi suyun altından yükseliyordu. Sanki deniz mavi bir kalp gibi atıyor, duvarlara yansıyan ışık bizi başka bir âleme taşıyordu.
Dingiyi mavi mağaranın içinde durdurdum. Sessizliğin içindeki mavi parıltı bizi büyüledi.
Suya bir adım attım ama dönüp eşime baktım.
“Gel” dedim elini uzatıp,
“Mavinin bize söylediğini birlikte dinleyelim.”
Suya atladık.
“Bu anı unutma” dedi.
“Seyirlerin en güzeli, iki yüreğin aynı dalgada buluştuğu andır.”
Lustica’nın Gizli Koyu: Plavi Horizonti

Akşamüstü Lustica Yarımadası’nın gizli bir koyu olan Plavi Horizonto’ya demir attık.
Orada tek bir insan yoktu.
Sessizlik…
Deniz…
Ve biz.
Güneş batarken su altın bir ipe dönüşüyor, gökyüzü pembeyle kızıla karışıyordu.
Sessizlik, deniz ve ılık bir rüzgar…
Hepsi aynı çerçevede yer buldu.
O an, koy sadece bize aitti.
Ve dalgaların sesi, gecenin bize söylediği bir şarkıydı.
Gece tamamen çöktüğünde sadece denizin sesi kaldı.
Koy karanlık ama güvenliydi.
Yıldızlar netti, bulut yoktu.
Kamarada oturup haritayı açtım.
Ertesi günün rotasına bir daha baktım.
Denizci için plan her zaman yakın durmalıdır, doğa çok şey öğretir ama tedbiri elden bırakmamak gerekir.
Ploče: Açık Denizle Kıyı Arasında İnce Bir Çizgi

Sabah rüzgârı güneyden hafif esiyordu. Tekneyi Budva kıyılarından batıya doğru çevirdim ve kısa bir seyirle Ploče açıklarına vardım.
Ploče, Montenegro sahilinin en açık denize bakan noktalarından biridir.
Yaklaştığınızda ilk fark ettiğiniz şey, dalgaların kıyıya geliş ritminin burada daha sert olmasıdır.
Koyu bir mavi, ciddi bir dalga hareketi ve her an tetikte olmanız gerektiğini anlatan bir huzursuzluk…
Buraya hiçbir zaman ilerlemem; her zaman güvenli açıklıktan bir tur atarım.
Kıyıdaki kayalık yapı nedeniyle su altı hareketi düzensizdir.
Denizci dikkatli olmazsa, doğa ona hemen sınav yapar.
Bugünkü notum:
“Ploče, denizcinin saygısını ölçer.”
Çalkantılı Balkan tarihinin tanığı; Sveti Stefan

Sabahın erken saatlerinde Rotayı Budva kıyılarından Sveti Stefan’a çevirdim.
Montenegro kıyıları arasında en dikkat çeken tarihi ve görkemli bir yapının bulunduğu koylardan biridir burası.

Adadaki yerleşim yeri, 15. yüzyılda Petrovac'tan Budva ve Bečići'ye kadar uzanan bölgede yüzyıllardır yaşayan Paštrović kabilesi tarafından kurulmuştur.
Kayalıkların üzerinde bulunan ve aslen depo olarak kullanılan kalenin içine kiliseler inşa edilmiş ve
Sveti Stefan kültürel ve ticari bir merkez haline gelmiştir.
Uzaktan bakınca adanın muhteşem derecede büyülü yapısı tam bir kartpostalı andırır,
Sveti Stefan açıklarına geldiğimde rüzgâr kuzeybatıdan orta şiddette esiyordu.
Yelkeni fazla açmadan, güvenli mesafede bir tur attım.
Burası kıyıya fazla yaklaşılacak yer değildir, kayalıklar suyun altında düzensizdir.
Tecrübeli olmak gerekir.
Ada tarafında su berrak, akıntı hafifti.
Denizin yüzeyi güneşle birlikte gümüş gibi parlıyordu.
Buradan güneye, Bar yönüne doğru ilerlemek için rüzgâr oldukça uygun görünüyordu.
Sveti Stefan’dan uzaklaşırken kendi kendime not düştüm:
“Montenegro kıyılarında her güzel manzaranın bir bedeli vardır: dikkat.”

Valdanos: Zeytin Ağaçlarının Koyduğu Gölge
Güneye inerken Bar Marina’da bir gece yakıt ve su ikmali için bordaladık.
Marinada çeşitli ülkelerden gelen denizci dostlarla birlikte pantonda tuttukları balığın heyecanını yaşadık.
Ertesi sabah Bar Marina’dan avara olarak, güneye yani Montenegro’nun Arnavutluk sınırına doğru yelken açtık. Bir saat kadarlık yelken seyrinden sonra Valdanos Koyu’na demir attık.
Ulcinj tarafına yakın bu koy, Montenegro’nun en eski zeytin ağaçlarıyla çevrilidir. Koya yaklaşırken ilk gördüğünüz şey geniş yarım daire şeklindeki kıyıdır. Suyun rengi daha koyudur çünkü dip derindir.
Demir atmak isteyen denizciler için küçük bir not:
Valdanos’ta kuzey rüzgarlarına açıktır. Demir sağlam tutar ama dip biraz çakıl taşlı olduğundan dolayı çekişi zordur. Neyseki bizim alargada kaldığımız gece, koyun suyu temiz, akıntı ve rüzgar zayıftı. Dağların oluşturduğu hafif gölgelerin suya düşmesi koyu daha da sakinleştiriyordu.
Valdanos bana her seferinde aynı duyguyu verir:
“Burada zaman ağır akar.”
Ve Montenegro’da her defasında seyir yaptığımda anladım ki ;
Montenegro koylarında seyir yapmak; sadece bir rota değil, doğanın her gün yeniden yazdığı bir kitaba tanık olmaktır.

Fotoğraflar: Hakan Kaptan Arşivi
Yayına Hazırlayan: Doruk Ajans / Yelkencinin Gazetesi Arşividir.