Pusulası Okyanus Ötesini Gösteren Bir Yelken Lideri: Fatih Özmen’in Küresel Yelken Yolculuğu

Türkiye’den Amerika’ya uzanan bir kariyer, sistem farkları ve geleceğin yelkenciliği üzerine keyifli bir röportaj

Yelkenle ilişkiniz milli takım sporcusu olarak başladı. O günden bugüne sizi bu sporun içinde tutan temel motivasyon ne oldu?

Aslında beni bu sporun içinde tutan motivasyonlar dönem dönem değişti. Yelkene 1991 yılında İstanbul Yelken Kulübünde başladım. Yaz okulunda yelken sporuna karşı doğal bir sevgi oluştu elbette. Ama açıkçası ilk motivasyonum, küçük yaşlarda bir aday yelkenci olarak kulüp hayatını yaşamak ve oradaki arkadaşlık ortamından büyük keyif almaktı. Bu atmosfer, yelkene devam etme isteğimin temelini oluşturdu.

Bugün çocukların içinde bulunduğu, eğitim sisteminden başlayıp sosyal hayata uzanan yoğun tempo içerisinde, kulüp hayatını eskisi gibi deneyimleyemediklerini gözlemliyorum. Benim yelkene başladığım dönemde, tüm yaştaki yelkenciler sabahın erken saatlerinden gece geç saatlere kadar kulüpte birlikte vakit geçirirdi. Günümüzde ise özellikle yeni başlayan sporcuların yalnızca antrenman saatlerinde kulüpte bulunduğunu görüyorum. Bu yoğunluk içinde, benim çok sevdiğim ve minnet duyduğum kulübüm başta olmak üzere kulüp kültürünün ve sosyal ortamının yeterince yaşanamadığını düşünüyorum.

İstanbul Yelken Kulübü’nde yelkene başladığım yıl, yaz okullarında ilk kez ücret alınmaya başlanmıştı. Buna rağmen, ekonomik durumdan bağımsız olarak her kesimden çocuğun yelkene başlayabildiği bir yapı vardı. Tekneler ve tüm donanımlar kulüpler tarafından tahsis edildiği için spor çok daha ulaşılabilirdi. Günümüzde ise oldukça farklı bir yelken deneyimi söz konusu. Bunu bir eleştiri olarak değerlendirmiyorum; zira günümüz koşullarında kulüplerin bu düzeyde bir desteği sürdürmesi ne mümkün ne de sürdürülebilir. Ancak bu değişimin de altının çizilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Zamanla yelkeni öğrenip geliştikçe, arkadaşlık duygusunun yanında performans odaklı bir yaklaşım hayatımın merkezine yerleşti. Gerek sporculuk kariyerimde gerekse profesyonel yaşamımda, yelken sporunun dinamikleriyle paralel olarak her zaman başarılı olmak için büyük bir mücadele verdim. Hep başarmak, hep daha iyi olmak için çalıştım. Bu da benim için en güçlü motivasyon kaynağı oldu.

Sporculuktan antrenörlüğe, oradan yöneticiliğe uzanan bu yolculukta sizi en çok dönüştüren geçiş hangisiydi?

Kariyerimin şekillenmesinde, doğru zamanda doğru yerde bulunmanın belirleyici bir rol oynadığını söyleyebilirim. Çocukluk yıllarımdan itibaren her gün kulüpte zaman geçirmem; Türk yelken tarihine isimleri işlenmiş en değerli yelkencileriyle aynı ortamı paylaşmam, yelken sporuna bakış açımı köklü biçimde değiştirdi. Kulüp ortamında yapılan sohbetler ve paylaşılan deneyimler sayesinde edindiğim bu birikimin, dışarıdan biri tarafından aynı derinlikte kazanılmasının ne denli zor olduğunu bugün çok daha net görüyorum.

1995 yılında Romanya’da düzenlenen Balkan Şampiyonası’nda elde ettiğim üçüncülük derecesi, bana Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu’na sınavsız giriş hakkı kazandırdı. O dönemde spor yüksekokullarında yelken branşı bulunmadığı için, yelken sporcularının kabul edilebilmesi için girmeleri gereken sınavda, basketbol ve voleybol gibi diğer millî sporculara kıyasla daha üstün bir performans sergilemeleri gerekiyordu. Bu başarı, yelken sporunu bir hobi olmanın ötesine taşıyarak profesyonel bir kariyer yolu olarak konumlandırmamda önemli bir dönüm noktası oldu.

Bu sürecin devamında, İstanbul Yelken Kulübü’nde, dönemin kulüp başkanı ve yakın zamanda kaybetmenin derin üzüntüsünü yaşadığım ve çok sevdiğim değerli büyüğüm Mehmet Adakan’ın liderliğinde, Türk yelkenciliği açısından bir ilk hayata geçirildi. Kulübün olimpik takım sporcularını olimpiyatlara hazırlamak ve aynı zamanda antrenör yetiştirmek amacıyla, ilk kez profesyonel bir yapılanma oluşturuldu ve bu kapsamda uluslararası düzeyde saygın bir isim olan Malte Philipp Türkiye’ye davet edildi. Uzun yıllar kendisiyle birlikte çalışarak, hem kişisel gelişimim hem de sporcu performansının artırılmasına yönelik son derece kıymetli deneyimler edindim.

Bu dönemde; hedef belirleme, ölçme ve değerlendirme, performans kriterleri, planlama ve sistematik analiz gibi kavramlar benim için teorik çerçevenin ötesine geçerek, doğrudan uygulamaya dayalı bir anlam kazandı. Kariyerimdeki en büyük kazanımlarımı bu süreçte elde ettiğimi rahatlıkla ifade edebilirim. Aynı zamanda yoğun uluslararası seyahatler ve farklı ülkelerdeki uygulamaları yerinde gözlemleme fırsatı, yelken sporuna bakış açımı köklü biçimde dönüştürdü; yelkene, bilimsel temellere dayanan bir performans sporu perspektifiyle yaklaşmaya başladım. Bu disiplinli yaklaşım, yalnızca spor alanında değil, yer aldığım tüm profesyonel çalışmalarda sürdürülebilir başarı elde etmemi sağladı.

Bu süreçte ayrıca, Türkiye’de yelken sporuna hizmet veren pek çok profesyonelin; spora başlama programlarından yarışmacı düzeye kadar uzanan geniş bir alanda, eğitimsel altyapı ve metodolojik tutarlılık açısından ciddi eksiklikler yaşadığını gözlemledim. Bu farkındalık, söz konusu alanda anlamlı ve kalıcı bir fark yaratabileceğimi fark etmemi sağladı. Bilimsel yaklaşımla uyumlu, program tasarımından ölçme ve değerlendirme süreçlerine kadar uzanan bütüncül bir perspektifi; millî takım antrenörlüğünden performans yelkenciliğine, yelken okulu yöneticiliğinden altyapı eğitim modellerine kadar tüm çalışmalarımın temel hedefi haline getirdim.

Aldığım Doğu Alman ekolü temelli eğitimin de katkısıyla, farklı seviyelerdeki her sporcunun gelişimine ışık tutabilecek, esnek ancak sistematik bir model geliştirmeye odaklandım. Bu yaklaşım, zaman içerisinde farklı alanlara geçişimin de temel yapı taşını oluşturdu. Sürekli araştıran, öğrenen ve hem bireysel hem de sistemsel düzeyde iyileştirme ve yenilikleri hayata geçirmeyi amaçlayan bir anlayışı, çalışma prensibim olarak benimsedim.

Türkiye Yelken Federasyonu’nda Sportif Direktör olarak görev yaptığınız dönemi nasıl tanımlarsınız? En ağır sorumluluk alanınız neydi?

Çocukluğumdan beri Türkiye Yelken Federasyonu, benim için kendimi ait hissettiğim, her yelkencinin kalbinde olmasının gerektiğine inandığım ve çok sevdiğim bir kurum olarak hayatımda yer aldı. Sporcu ve antrenörlüğüm süresince bana yatırım yaparak dünyayı görme ve kendimi geliştirme fırsatı sunduğu için kendimi hep borçlu hissettim; hâlâ da öyle hissediyorum.

Yelken sporunun en iyi şekilde yönetilmesi gerektiğine ve yelkencilerimizin, kural koyan kurum olan Türkiye Yelken Federasyonu’na kendilerini ait hissetmeleri gerektiğine her zaman inandım. Elimden geldiğince hem antrenörlüğümde hem de sportif direktörlüğümde faydalı olmaya çalıştım. Sorumluluk alanımda ve alanım dışında, daha adil, şeffaf ve sporun modern dinamikleriyle yönetilen bir yapının oluşması için çalıştım.

Bu kapsamda; seçme kriterlerinin netliği ve güvenilirliğinden, kayıt, bütçe, takvim ve eğitim modellerinin dijital dönüşümüne; organize ettiğimiz kamp ve ulusal faaliyetlerin standartizasyonu ve kalitesine kadar birçok alanda bizzat görev aldım, emek verdim. Olimpik program ve antrenör koordinasyonu, bütçe ve yıllık planlama süreçlerinde, antrenörlerimizin gelişimini desteklemeye ve hak ettikleri saygıyı görmelerini sağlamaya çalıştım. Amacım, sporcuyu merkezde tutan ve sporcunun aldığı hizmetin bir lüks değil, hakkı olduğu bir sistem kurmaktı.

Elbette bu süreç zorlu ve sancılıydı; sorumluluk alanım oldukça genişti, bu yüzden tek bir alanı özellikle vurgulamak mümkün değil. Ancak camiamızın takdirine güvenerek, önemli bir fark yaratarak sistemsel bir dönüşüm sağlayabildiğimi umuyorum. Yaşananları düşündüğümde yüzümde bir tebessüm oluşuyor; umarım Türk yelkenciliğine faydam olabilmiştir.

Tabi belirtmeden geçemeyeceğim; çalıştığım dönemdeki başkan, asbaşkan ve yönetim ekibinin vizyonu ve desteği sayesinde birçok alanda kalıcı sistemsel dönüşümler gerçekleştirdiğimize inanıyorum.

Tokyo 2020 Olimpiyatları’nda takım lideri olarak yer almak sizin için ne ifade ediyordu? Bugün geriye dönüp baktığınızda o süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Olimpiyatlar, bir sporcunun hayatında yaşayabileceği fiziksel ve psikolojik açıdan en zorlayıcı; aynı zamanda en yüksek mükemmeliyet standardı gerektiren deneyimdir. Bu deneyimin modern spor kriterlerine uygun şekilde yaşanabilmesi ise büyük ölçüde spor yöneticilerinin sorumluluğundadır. Bu bilinçle, sporcu bakış açısını da koruyabilen bir spor yöneticisi olarak, sporcularımızın kendi potansiyellerini en üst düzeyde gerçekleştirebilecekleri ortamı sağlamak için gece gündüz çalıştım.

Hayat, planlaması başlı başına zor olan bir olimpiyatın ötesinde; Japonya’da düzenlenen ve COVID-19 nedeniyle bir yıl ertelenen, lojistik ve performans planlamasının defalarca değişen koşullara göre yeniden kurgulanmasını gerektiren, operasyonel açıdan tarihin en zorlu organizasyonlarından birini karşımıza çıkardı. Gerek Olimpiyat Komitemiz gerekse Gençlik ve Spor Bakanlığımız ile yürüttüğümüz yoğun çalışmaların yanı sıra, World Sailing ile gece yarılarına kadar süren, sayısını hatırlayamadığım kadar çok toplantı gerçekleştirdik. Zaman zaman fiziksel ve mental olarak yorulduğum, hatta umutsuzluğa kapıldığım dönemler oldu.

Konteynerlerimiz yoldayken Süveyş Kanalı’nda yaşanan gemi kazası nedeniyle kanalın kapanması; olimpik köyün yarış alanına iki saat mesafede olması ve yaz trafiğinin yoğunluğu sebebiyle sporcularımız için büyük emekle planladığımız konaklamaların, IOC tarafından yalnızca “COVID onaylı” otellerde mümkün olduğunun bildirilmesi… O anı hayatım boyunca unutmayacağım.

Oysa olimpik köydeki yatak haklarımız karşılığında ek teknik personel ve araç akreditasyonu alarak sporcularımız için ideal performans ortamını oluşturma yolunda önemli bir adım atmıştık. Nitekim tarihimizde ilk kez, temsil hakkı kazandığımız her sınıfın kendi sınıf antrenörü; ayrıca fizyoterapist, psikolog ve kural danışmanından oluşan güçlü bir teknik ekibi vardı.

Konaklamaların iptal edildiğini öğrendiğim andan yeni rezervasyonu kesinleştirene kadar geçen sürede yaşadığım baskı ve belirsizlik duygusunu tarif etmek güç.

Resmî açıklama yapılmadan önce aldığımız bir bilgi sayesinde, diğer ülkeler arayışa girmeden yarış köyüne beş dakika mesafede bir otelde 18 kişilik ekibimiz için bir aydan uzun süreli rezervasyonu tamamlayabildik. Otelde İngilizce konuşan personel eksikliği nedeniyle Tokyo Konsolosluğumuzdan destek istedim; sağ olsunlar, vakit kaybetmeden otele giderek online rezervasyona kapalı yürütülen işlemimizi yerinde destekleyip rezervasyonumuzu kesinleştirdiler. Kendilerine bir kez daha teşekkür etmeyi borç bilirim.

Olimpiyat süresince her gün Covid testi olduk; günde iki kez laboratuvara giderek numuneleri teslim edip yeni test kitlerini aldım. Bu süreç boyunca otel ve yarış alanı dışında herhangi bir yere çıkmak kesinlikle yasaktı; ihlal durumunda sınır dışı edilme söz konusuydu. Bu nedenle konaklama ve yaşam alanının kalitesi, performans açısından hayati öneme sahipti. Kendimize ait özel yemek ve fitness alanları oluşturarak, bu uzun süreçte sporcularımızın performansını en iyi şekilde destekleyecek ortamı sağladığımıza inanıyorum.

Yelkende çok yüksek bütçelere sahip ve geleneksel olarak güçlü birçok ülkeye kıyasla, sporcularımıza oldukça iyi şartlar sunarak ülkemizi temsil etme imkânı bulduk. Geriye dönüp baktığımda; verdiğim emeğin, taşıdığım sorumluluğun ve gösterdiğimiz kolektif çabanın hayatım boyunca gururla hatırlayacağım bir tecrübe olduğunu söyleyebilirim.

Spor biliminde istatistik büyük önem taşır. 2020 Yaz Olimpiyatları’na istatistiksel olarak madalya şansı bulunan bir ekip olarak gittik. İlk günlerde sporcularımız madalya kotası içerisindeydi. Tarihimizin en iyi derecelerini elde etmemize rağmen olimpiyatları madalya alamadan tamamladık. Bunun üzüntüsünü hâlâ kalbimde hissediyorum. Çünkü birden fazla sporcumuzla bunu başarabilecek kapasiteye sahiptik.

Bu duyguyu, sporcularımıza en iyi performans ortamını sunduğuma olan inancımla kendi içimde dengelemeye çalışıyorum. Ülkeme, Türk sporcularına, federasyonumuza ve kıymetli sporcularımıza destek olabilmek; hayatım boyunca taşıyacağım en büyük gurur vesilelerinden biri olarak kalacak.

Yelken okulu ve kampçılık alanında uzmanlaşmanız, sporun altyapısına ve sporcu gelişimine bakışınızı nasıl şekillendirdi?

Daha önce de ifade ettiğim gibi kariyerimin henüz başlarında spora başlama programlarından yarışmacı düzeye kadar uzanan geniş yelpazede, eğitimsel altyapı ve metodolojik tutarlılık açısından ciddi eksiklikler olduğunu gözlemledim. Özellikle 6-12 yaş aralığındaki yelkene başlangıç programlarının büyük bölümünde, pedagojik olarak hazırlanmış, yaşa uygun, fiziksel ve sosyal gelişimi destekleyen, alternatifli öğretim yöntemleri içeren sistematik bir eğitim içeriği bulunmuyordu.

Çocukların fiziksel özellikleri, yaş grupları ve sosyal ihtiyaçları dikkate alınmadan; uygun ekipman, materyal ve kademeli öğretim planı olmaksızın yürütülen programların, kazandırdığı yelkenci sayısından daha fazla çocuğu denizden uzaklaştırdığını fark etmek benim için sarsıcı oldu.

Basit bir gözlem ve hesapla; bir bot içinde 8-10 çocuğun, teknik basamaklar güvenli ve adım adım öğretilmeden doğrudan denize çıkarıldığını, komutla yönlendirildiğini ve tam gün süren bir programda aktif olarak ortalama yalnızca birkaç dakika gerçek yelken deneyimi yaşayabildiğini gördüm. Bu modelde çocuk ne beceri kazanıyor, ne de sürecin öznesi olabiliyordu.

Elbette kulüplerimizin, Dünya’da kabul görmüş ve öğrenmeyi kolaylaştıran modern eğitim materyallerine yatırım yapacak bütçeleri her zaman olmayabilir; bunu anlayışla karşılıyorum. Ancak iyi tasarlanmış bir müfredat ve küçük yapısal değişikliklerle, başarı oranının dramatik biçimde arttırılabileceğine inanıyorum.

Basit ve ulaşılabilir hedeflerin sıralandığı; bir beceri kazanılmadan diğerine geçilmeyen; çocuğun başardığını hissederek ilerlediği, modern ve akılcı bir temel eğitim sistemi kurulduğunda, bunun üst performans takımlarına daha geniş ve daha nitelikli bir sporcu havuzu sağlayacağı açıktır.

Bu bakış açısıyla yaptığım araştırmalar ve sorumluluğunu üstlendiğim temel eğitim programlarında uyguladığım yapı, son derece olumlu sonuçlar verdi.

Bu alandaki düşünsel dönüşümümde, Avustralya’da katıldığım Uluslararası Kampçılık Federasyonu’nun Uluslararası Kamp Direktörlüğü kursunun önemli bir payı oldu. Orada “program tasarımı” kavramının; planlama, istihdam, çocuk koruma politikaları, güvenlik, kriz yönetimi ve yapısal organizasyon gibi unsurlarla birlikte ele alınması gerektiğini öğrendim.

Başarımın temelinde, bu bütüncül yapıyı yelken eğitim programlarına uyarlamam yatmaktadır. Doğru kurgulanmış bir başlangıç deneyimi, çocukların spora devam etme oranını belirleyici ölçüde etkiliyor. Yelkeni sevmeleri, sistemli ve güvenli bir öğrenme süreci yaşamalarıyla doğrudan bağlantılıdır.

 Yarışmacı sporcu gelişiminde içerik farklılaşsa da temel yapı aynı kalır. Sporcuların performans planlamasına aktif olarak dâhil edildiği; kısa, orta ve uzun vadeli hedeflerin açık biçimde paylaşıldığı; kullanılan dilin bilinçli seçildiği; sürecin neden ve nasıl ilerlediğinin sporcu tarafından anlaşıldığı bir sistem esastır.

Bilimsel, ölçülebilir ve sürdürülebilir bir gelişim modeli; her gün %1 ilerlemeyi hedefleyen bir anlayış; hazırlık döneminden yarışma dönemine kadar net rutinlerle desteklenen tekrar kültürü… Başarı ancak bu disiplinli yapı içinde mümkündür.

Sporcunun güçlü ve gelişime açık yönlerinin sürekli farkında olması, hedeflerinin net biçimde tanımlanması ve sürece zihinsel olarak katılımı, bana göre performans gelişiminin merkezini oluşturur.

Türkiye’de federasyon düzeyinde kritik görevler üstlenmişken, kariyerinizi Amerika’da sürdürme kararını hangi yapısal ve mesleki gerekçelerle aldınız? Bu karar sizin için bir kırılma mıydı, yoksa doğal bir devam mı?

Türkiye’de federasyon düzeyinde kritik görevler üstlenmiş olmak, kariyerimde çok değerli deneyimler kazanmamı sağladı ve ülkemde gerçekten mutlu olduğumu söyleyebilirim. Ancak Amerika’da kariyerime devam etme kararımı alırken, tamamen hem mesleki hem de ailevi perspektifler ile hareket ettim.

Öncelikle sekiz yaşında bir kızım var ve ona en iyi geleceği sağlamak, sadece akademik veya sportif eğitimle sınırlı değil; dünyayı görme, farklı kültürlerle tanışma, sorgulama ve kendi vizyonunu geliştirme fırsatlarını da içermeli. Benim hayatım, yelken sayesinde farklı ülkelerde bulunmak ve yeni kültürleri deneyimlemekle değişti; bu deneyimlerin bana kattığı bakış açısını, çocuğuma da aktarabilmek, onu bağımsız düşünen ve dünya vatandaşı olarak yetiştirmek istiyorum.

Mesleki açıdan ise, Amerika’daki sistemler ve yöntemler, yelken eğitimi ve sporcu gelişimi konusunda bana yeni perspektifler kazandırıyor. Kendi deneyimimden sağladığım katkılar olduğu kadar, buradaki sistemden edindiğim kazanımlar da büyük. Türkiye’de mutlu ve üretken olduğum halde, bu fırsatları değerlendirmek hem kendi gelişimim hem de her zaman ileriye gitme isteğimden kaynaklandı.

Sonuç olarak, bu bir kırılma değil; hem ailemin hem de kariyerimin geleceğini şekillendiren, bilinçli ve doğal bir adım oldu.

Amerika’daki bir yelken kulübünden program direktörü ve baş antrenör olarak teklif almak kariyer pusulanızı nasıl etkiledi?

Amerika’daki bir yelken kulübünde program direktörü ve baş antrenör olarak çalışmak, kariyerimin o anki gelişimi açısından daha “alt” bir görev gibi görünebilir; zira kariyerimin akışı gereği bu görevin tanımından çok daha fazlasını verebilecek donanıma sahibim. Ancak mesleki açıdan benim için son derece değerli bir fırsattı.

Bu pozisyon, yelken eğitimi ve sporcu gelişimi konusundaki kendi deneyimlerimi paylaşmama; aynı zamanda Amerika’daki eğitim ve yönetim modellerini doğrudan gözlemleyip uygulama fırsatı bulmama imkân tanıdı. Kendi programlarımızda edindiğim metodolojik bilgi ve altyapı deneyimini, daha sistematik, ölçülebilir ve sürdürülebilir bir çerçeveye taşıma fırsatını da değerlendirmek istedim.

Türkiye ile Amerika’daki yelken sistemlerini; sporcu yetiştirme modeli, antrenörlük anlayışı ve yönetim kültürü açısından karşılaştırdığınızda sizce en temel fark nerede başlıyor?

Tamamen birbirinden farklı iki sistemden bahsediyoruz; bu fark, yelkene başlangıç seviyesinden olimpik başarıya kadar uzanan köklü bir farklılık. Geçtiğimiz yıl, olimpik başarının ülkelerin ekonomik gelişimi ile olan ilişkisini inceleyen bir yazı kaleme almıştım. O yazıda da belirttiğim gibi, madalya kazanmayan ülkeler arasında ne kişi başına düşen GSYİH’si ne de nüfusu yüksek olan bir ülke bulunuyor. Son 50 yılda ABD, Çin ve diğer 10 ülke, Olimpiyat Oyunları’ndaki altın madalyaların neredeyse yarısını kazandı.

Amerika’da yelken sporunun sistemi, diğer sporlardan da farklı işliyor. Kısaca özetlemek gerekirse, US Sailing - Amerikan Yelken Federasyonu tamamen düzenleyici bir rol üstlenmiş durumda. Gençlik sınıflarında federasyon, malzeme, hazırlık ve katılım konularında, Dünya ve Kıta Şampiyonaları gibi ulusal temsilin söz konusu olduğu etkinliklerde bile herhangi bir finansal destek sağlamıyor. Bu masrafların tamamı aileler tarafından karşılanıyor.

Türkiye’de ise gençlik sınıflarından milli takıma seçilen sporcular, hazırlık süreçleri boyunca federasyondan ciddi destek alıyor. Milli takım kampları ve sınıfsal olarak değişiklik gösterse de, uluslararası hazırlık yarışları ile Avrupa ve Dünya Şampiyonalarının masraflarının tamamı federasyon tarafından karşılanıyor.

Burada spor yönetiminde tek bir doğru yok; her ülke kendi dinamiklerine göre özel, “tailor- made” bir sistem geliştirmeli. Dolayısıyla karşılaştırma yapmak tamamen doğru olmasa da, bir gerçek var: Gençlik sınıflarından olimpik sınıflara geçiş, tüm ülkelerde en büyük sorunlardan biri. Amerika’da da bu bir problem; zira yelken, diğer sporlar gibi profesyonel bir spor değil ve büyük gelir sağlayamıyor ve sporcular en değerli yıllarını akademik gelişimlerine harcamak zorunda kalıyor.

Eğitim sistemi, spor ile eğitimin bir arada yürütülmesini burada kolay kılmıyor; ancak olimpik sporcuya verilen değer ve saygı, Türkiye’ye kıyasla çok daha yüksek. Özetle, ülkenin GSYİH’si, eğitim sistemi ve kültürel farklılıklar, yelken sporunun altyapısını ve sporcu yetiştirme süreçlerini şekillendiriyor. Açıkça söylemek gerekirse, bu farkların temelinde bu etkenler yatıyor.

Bir yönetici ve antrenör olarak federasyon düzeyinde edindiğiniz deneyimler, sahaya, tekneye ve sporcuya nasıl yansıdı? Bu iki rol birbirini nasıl besledi?

Hayatta şuna inanıyorum: Bir işin tüm kademelerinde tecrübe sahibi değilseniz, o işte başarılı olma şansınız sınırlıdır. Bu anlamda kendimi şanslı görüyorum; çünkü yaz okullarında eğitmenlikten başlayarak olabilecek tüm alanlarda çalıştım, “nasıl daha iyi olabilir?” diye düşündüm, emek verdim, hata yaptım, hataları herkesten önce fark edip düzelttim. Tekrar tekrar denedim ve çok çalıştım.

Bu süreç, federasyon ve sahadaki rollerimin birbirini beslemesini sağladı. Hem sahada bir yelken okulu eğitmeni olarak edindiğim deneyimler, federasyondaki görevime yansıdı; hem de federasyondaki görevimde edindiğim deneyimler sahaya aktarıldı. Örneğin, antrenörlük yaptığı sınıfta yarış deneyimi olmayan bir antrenörün yine o tekne sınıfında performans seviyesinde yarışmış bir antrenör kadar detay bilmesi mümkün değildir. Sorunları önden görebilmek, çözüm yollarını önceden planlayabilmek ve kendi net fikrime sahip olmak, kariyerimde büyük fayda sağladı ve yaptığım çalışmalarda hata yapma oranımı önemli ölçüde azalttı.

Kariyeriniz boyunca hem başarıya hem de baskıya çok yakın pozisyonlarda bulundunuz. Zor kararlar alırken sizi en çok zorlayan unsur ne oldu?

Tüm hayatımın baskı altında geçtiğini söyleyebilirim. Performans sporu, özellikle de olimpik düzeyde spor, zaten doğası gereği sürekli baskı demektir. Tüm branşlarda olduğu gibi, burada da duyguları yönetebilmek en az fiziksel performans kadar önemlidir. Bu durum yalnızca sporcu için değil; antrenörlük ve yöneticilik için de geçerlidir.

Yelken sporunun dinamikleri ise bu baskıyı daha da artırır. Özellikle yöneticilik tarafında; insan kaynaklarından lojistiğe, ekipmandan uluslararası organizasyonlara kadar uzanan son derece geniş bir sorumluluk alanı vardır. Bu kadar çok değişkenin olduğu bir yapıda zor kararlar kaçınılmazdır.

Ben kendi adıma çözümü sistemsellikte buldum. Zor kararlarla karşı karşıya kalmamak için süreçleri en baştan net bir şekilde tanımlamaya, kişisel etkilerden arındırmaya ve mümkün olduğunca kurallara bağlamaya çalıştım. Elbette çok zor kararlar almak zorunda kaldığım anlar oldu; ancak sistemlere olan inancım, bu kararların sayısını ve yarattığı etkiyi minimize etti.

Türkiye’de zaman zaman sınırları önceden çizilmiş, aslında yoruma kapalı olması gereken konularda dahi uygulamaya dair karar vermek zorunda kaldığınız durumlarla karşılaşabiliyorsunuz.

Bu tür deneyimler bana şunu öğretti: Yorum alanını daraltan, net ve şeffaf sistemler kurmak, hem baskıyı azaltıyor hem de karar vericiyi daha güçlü kılıyor.

Zor karar alırken beni en çok zorlayan unsur, kararın teknik doğruluğundan ziyade, o kararın insanlar üzerindeki etkisidir. Ancak adil, şeffaf ve önceden tanımlanmış bir sistem içinde alınan kararların, uzun vadede güven yarattığına inanıyorum.

Kızınızın da yelkenle büyümesi ve bu sporu aktif olarak yapması, yelkene bakışınızı nasıl etkiledi? Bir baba olarak onun tekne üzerindeki yolculuğunu izlemek size ne hissettiriyor?

Kızım yelken sporunu küçük teknelerde benimle, yatlarda ise annesinin de bize katılmasıyla hep birlikte yapmaktan büyük keyif alıyor. Ailece aynı teknede olmak, birlikte denizde zaman geçirmek bizim için çok kıymetli. Tekne hayatını seviyor; rüzgârı, suyu ve denizde olma hissini gerçekten benimsediğini görüyorum.

Ancak Optimist kariyeri şu an için çok parlak ilerlemiyor diyebilirim. Elbette bir baba ve bir spor insanı olarak onun performans sporcusu olmasını isterim. Fakat onunla konuştuğumuzda, bunun daha çok benim hayalim olduğunu bildiğini; kendi hayalleri arasında ise sanat ve resmin olduğunu açıkça ifade ediyor. Bu netliği göstermesi aslında beni hem şaşırtıyor hem de gururlandırıyor.

Ona hayatta dengenin önemini, farklı alanlarla ilgilenmenin birbirini nasıl beslediğini anlatmaya çalışıyorum. Sporun disiplininin sanata; sanatın yaratıcılığının spora katkısını paylaşmaya gayret ediyorum. Ama sonuçta sekiz yaşında bir çocuk, dünyayı anlamak istediği ölçüde yorumluyor.

Benim en büyük hayalim, yarışçı olup olmamasından bağımsız olarak, denizde olmayı sevmesi ve hayatının bir döneminde tek başına yelken yaparken huzur bulması. Denizle bağ kurabilmesi benim için madalyadan daha değerli. Umarım bunu başarabiliriz. Ben denemekten vazgeçmeyeceğim ama onun hayallerine saygı duyarak, yanında yürümeye devam edeceğim.

Türkiye’deki genç antrenörler ve yelken yöneticileri için, kendi yolculuğunuzdan süzülen en net tavsiyeniz ne olur? Önümüzdeki yıllar için pusulanız nereyi gösteriyor?

Türkiye’deki genç antrenörler ve yelken yöneticileri için en net tavsiyem şu olur: Bu mesleği bir “iş” olarak değil, bir uzmanlık alanı ve uzun vadeli bir kariyer olarak görsünler.

Türkiye Yelken Federasyonu’nda çalıştığım süre boyunca antrenörlerimizi desteklemeye ve hak ettikleri saygıyı görmeleri için gerekli zemini oluşturmaya özellikle önem verdim. Milli takım antrenörlüğünün, bu alandaki kariyer basamaklarının en üstünde yer alması gerektiğini; bu görevin hem büyük bir gurur hem de ciddi bir sorumluluk taşıdığını her fırsatta vurguladım.

Orada olmanın verdiği itibarı, sürekli gelişimle beslemek gerektiğine inanıyorum. Daha çok çalışmak, daha çok araştırmak ve hedefi her zaman bir adım yukarı koymak bu mesleğin temel şartıdır.

Kulüp antrenörleri için de milli takım seviyesinin bir hedef olması gerektiğini düşünüyorum; hem saygınlık hem kişisel gelişim hem de yaşam standardı açısından. Ancak özellikle vurgulamak isterim ki yarış antrenörlüğü, temel eğitimden daha önemli değildir. Yelkene başlangıç alanında uzmanlaşmış bir eğitmen olmak, en az performans antrenörlüğü kadar kıymetlidir. Hatta doğru yapılandırılmış, sürdürülebilir ve ticari olarak güçlü bir iş modeli içinde çalışan bir temel eğitim uzmanı, hem sporcu gelişimine büyük katkı sağlayabilir hem de daha dengeli ve iyi bir yaşam standardına ulaşabilir.

Yirmi yıl öncesiyle kıyaslandığında yelken branşında antrenörlük ve spor yöneticiliği önemli bir gelişim gösterdi. Ancak hâlâ birkaç istisnai pozisyon dışında, sürdürülebilir ve güçlü bir ekonomik yapıdan söz etmek zor. Bunun temel nedeni; kulüplerin, yelken merkezlerinin ve büyük ölçüde kamu kaynaklarıyla faaliyet gösteren federasyon yapısının ekonomik kapasitesiyle doğrudan ilişkilidir.

Ben şuna inanıyorum: Bir insanın mesleki değeri, doldurduğu boşluk ve sunduğu katkı ile doğru orantılıdır. Beklemek yerine donanımı arttırmak, farklı alanlarda yetkinlik kazanmak, aynı anda birden fazla sorumluluğu yönetebilecek kapasiteye ulaşmak ve sistemlere gerçek anlamda değer katan bir profil oluşturmak büyük fark yaratır. Yakın gelecekte yelken antrenörlüğünün ve spor yöneticiliğinin hak ettiği gelir ve saygınlık düzeyine ulaşabileceğine inanıyorum; ancak bunun yolu daha fazla üretmekten ve sürekli gelişmekten geçiyor.

Önümüzdeki yıllar için pusulam ise oldukça net. Şu anda hem çalışma ortamımda hem de aile hayatımda sağlıklı ve güçlü bir denge içindeyim. Çok iyi insanlarla, adeta aile gibi bir ortamda çalışıyorum ve bundan büyük mutluluk duyuyorum.

Bu dengeyi kurabilmemde eşimin desteğinin çok büyük bir payı var. Onun anlayışı ve desteği sayesinde hem aile hayatımı hem de mesleki sorumluluklarımı sağlıklı bir şekilde sürdürebiliyorum. Aynı zamanda Türkiye’deki ailemizin varlığı ve onların desteği de bizim için her zaman büyük bir güç ve güven kaynağı.

Benim pusulam; ailem, sağlığım, evliliğim ve değerlerim. Kariyer hedefim de bu dengeyi koruyarak bulunduğum yere değer katmaya devam etmek.

Yelkenin mutfağından okyanus ötesine uzanan deneyimlerini samimiyetle paylaşan Fatih Özmen’e bu keyifli ve ufuk açıcı sohbet için gönülden teşekkür ederiz.

Röportaj: Banu Demir / Yelkencinin Gazetesi

Fotoğraflar: Fatih Özmen Arşivi

Yayına Hazırlayan: Doruk Ajans / Yelkencinin Gazetesi Kuruluşudur.

Yorum Yap

İletişim
İletişim +90 (532)2439735