Masal Dünyasının Yelkenci Hanımefendisi: Derya Özel

Kalemi Masallarda, Rotası Rüzgârda...

Anadolu Masalları'yla tanınan yazar, hikâye anlatıcısı ve sunucu Derya Özel, şimdi rüzgârın peşinde denizlerde. Yelken yarışları, trofeler ve ufka açılan yolculuklar arasında şekillenen bu yeni rota; denizin, rüzgârın ve hikâyelerin nasıl iç içe geçtiğini anlatan ilham verici bir yolculuğa dönüşüyor.

Sizi okurlarınız daha çok yazar ve masal anlatıcısı olarak tanıyor. Peki denizle ve yelkenle olan ilişkiniz nasıl başladı? Bu yolculuğun ilk adımı neydi?

Ben aslında kendimi masal anlatıcısından çok masal toplayıcısı diye tanımlarım ama yelkenle tanışınca bunu bir masal gibi anlatır oldum.

Deniz bir aşksa, yelken bu işin tutkusuymuş. Ben de bu işe aşkla başlayıp tutkuyla bağlandım diyelim. Burada en önemli etken, size yelkenliyi sevdirecek, bu işin en keyifli nasıl yapılacağını anlatacak doğru kişiyi bulmak. Benim de şansım Ahmet Münir Yaşar ile yollarımızın kitapla kesişmesinden sonra yelkenliye evrilmesi oldu diyebilirim. Doğum günümde aldığım en güzel hediye de yelkenli teknenin bir ruhu, bir karakteri olduğunu bana anlatması ve öğretmeye başlamasıydı. Mayıs 2025’ten beri yaklaşık 1700 deniz mili yol yapmışım. Doğru kişiyle yollarınız kesişirse yelkenli tekne sizin tutkunuz olabiliyormuş.

Yıllarca guletler ve motoryatlarla deniz yolculukları yaptıktan sonra yelkenle tanışmak sizin için nasıl bir dönüşüm yarattı? Rüzgârla ilerleyen bir teknenin verdiği his denizle kurduğunuz bağı nasıl değiştirdi?

Bunu bir yazımda anlatmıştım; denizin üstünde olmak beni sakinleştirir. Pek çok insan gibi deniz demek; yan gelip yatılan, sessizliğin ve rahatlığın tadının çıkarıldığı bir huzur komasıdır. Benim için de öyleydi. Çocuklarım henüz altı aylıkken onları Göcek’te Bedri Rahmi Koyu’nda denize sokan bir anneyim. İki buçuk yaşında yine aynı koylarda beraber balık tuttup denizden keyif almalarını hayranlıkla izledim. Yıllar içinde de fırsat buldukça hep tekne tatillerine gittik. Bundan 6 sene önce bir tekne seyahati sırasında ufak bir tekne arızası yaşamıştık, ben ve kızlarım o kadar sakindik ki, kaptan gelip bizi tebrik etmişti. İsimleriyle müsemma çocuklar onlar; Derin - Mavi.

Motoryatın konforundan ve rehavetinden sonra anladım ki yelkenli tekne sizi hep diri tutuyormuş. Kimi zaman salına salına gezerken bir anda gelebilen kaçak havalarda ne yapacağınızı bilmeniz, rüzgârla anlaşmanız, gerektiğinde yelkenleri indirip geri çekilmeniz gerekiyormuş. Hem büyük bir matematik işi, hem de rüzgârın ruhuna hürmet işiymiş. Bu da bana sabretmeyi, en kriz zamanlarda bile sakin kalabilmeyi ve en güzeli de kabullenmeyi öğretti.

Yelken sporcusu lisansınızı aldıktan sonra yarışlara ve uzun soluklu yelken trofelerine katılmaya başladınız. Yarış atmosferi ve trofe deneyimi size denizcilik ve yelken disiplini hakkında neler öğretti?

Yarış atmosferi ve trofe deneyimi bana şunu öğretti; denize çıkmadan önce ne kadar hazırsanız, hayatta da o kadar sağlam durursunuz. Teknenizi dolaşıp her detayı kontrol ettiniz mi, eksiklerinizi tamamladınız mı, zihninizi gerçekten o ana getirebildiniz mi! Mesele tam olarak bu. Çünkü deniz “unuttum”u kabul etmez, tıpkı hayat gibi.

Yelken ve denizcilik; insandan yalnızca fiziksel bir hazırlık değil, 360 derece farkındalık ister. Rüzgârı okumayı, değişime anında uyum sağlamayı, kontrol edemediğinle savaşmak yerine onunla uyumlanmayı öğretir. Sabrı öğretir. Beklemeyi, doğru anı kollamayı… En önemlisi ekip olmayı. Çünkü denizde hiçbir başarı tek başına kazanılmaz.

Bu disiplin insana netlik kazandırır. Karar alma becerisini keskinleştirir. Kriz anında panik yerine aksiyon almayı öğretir. Sorumluluk duygusunu derinleştirir. Zamanla şunu fark edersiniz; aslında tekneyi değil, kendinizi yönetmeyi öğreniyorsunuz. O ustalık da sadece denizde kalmaz, hayatın tam ortasına taşar.

Yelken yarışlarına katılan bir yazar olmak oldukça ilginç bir kombinasyon. Yarış anındaki adrenalin ile hikâye anlatıcılığının hayal dünyası arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Benim dedem çok usta bir masal anlatıcısıydı. Masalı anlatmaz, adeta bizi masalın içine sokar, o masalın kahramanı yapar ve masalın tüm heyecanını içine bizleri de koyarak yaşatırdı. Yelken yarışlarındaki heyecan öyle yüksek ve adrenalini öyle yoğun ki kendimi bazen dedemin anlattığı o masallardaki Zümrüdüanka’nın sırtında rüzgarı yüzünde hisseden kahraman gibi hissederim. Bazen mitoloji girer bu hikâyeye; Poseidon’un keyfinin yerinde olmasını dilerim, bazen Sirenlerin sesini duyarım, bazen onlardan biri olduğumu hayal ederim… Çünkü deniz yalnızca bir su kütlesi değildir; O, anlatılan ve hiç bitmeyen bir hikâyedir aslında. Her dalga yeni bir cümle, rüzgârın her yön değişimi hikâyenin kırılma noktasıdır. Biz de o hikâyenin hem yazarı hem de kahramanı oluruz.

Yarış anında zaman bükülür. Saniyeler uzar, an’lar derinleşir. Bir yandan halatları toplarken, yelkeni ayarlarken, rota hesapları yaparken; diğer yandan içimde başka bir anlatı akmaya başlar. Sanki görünmeyen bir el, yaşadığım her anı kelimelere dönüştürmek üzere zihnime fısıldar.

Dedemin masallarında olduğu gibi orada da gerçek ile hayal iç içedir. Şimdi denizin ortasında aynı şeyi yaşıyorum. Gerçek bir yarıştayım, evet! Ama aynı zamanda görünmeyen bir dünyanın da içindeyim. Rüzgârın dili var, dalgaların hafızası… Ben onları dinledikçe, hikâye de kendiliğinden yazılıyor. Belki de bu yüzden yelken ve yazarlık benim için iki ayrı alan değil. Biri dış dünyada yaşadığım macera, diğeri onun içimde yankılanan hali.  Bazen yarış bittiğinde fark ediyorum, aslında geride sadece bir derece ya da bir sonuç kalmıyor; içimde anlatılmayı bekleyen, tuz kokan, rüzgârla yoğrulmuş yeni bir masal daha doğmuş oluyor.

Yelkenli bir teknede geçirilen zamanın insana bambaşka bir bakış açısı kazandırdığı söylenir. Deniz size kişisel olarak ne öğretti?

En çok kabullenişi öğretti sanırım. Kolay pes eden, vazgeçen biri değilimdir. Hatta çok inatçı olduğumu söyleyebilirim. Soğukkanlı ve iyi bir yol arkadaşıyımdır. Ama kabullenip geri çekilmek, benim pek yapamadığım bir şeydi. Rüzgârla savaşılmaması gerektiğini, bazen “yapamayacağın için değil, yapmaman gerektiği için” geri çekilmeyi, beklemeyi, durmayı ve sükunetle o anı duyumsamayı öğretti.

Bir yarış sırasında unutamadığınız, size denizin gücünü ya da ekip ruhunu en güçlü şekilde hissettiren bir an var mı?

Marmaris Kış Trofesi 4. ayakta hava bir anda öyle sertleşti ki balonla kaçak bir havaya girmiştik. O an ekipteki çoğu arkadaşımız acemi olmasına karşın bumbamız denize girecek kadar broş yediğimizde herkesin soğukkanlılıkla yapılması gerekeni yapmak için nasıl çalıştığı gözümün önünden gitmez. İşte burada ekip ruhunun, birbirine güvenmenin ve adrenalini yönetmenin ne kadar önemli olduğunu farkettim. Sadece ben değil, ekibin geri kalanı da aynı şeyi hissetti o yarışta. Sonraki gün de hava yine sert olmasına rağmen, ekip bir gün önce o havayı deneyimlediği için hem daha sakindi, hem de birbirine çok daha güvenerek zorlu rotayı tamamlayabilmişti. 

Yelken sporunda ekip uyumu ve iletişim çok önemli. Bir ekip içinde yer almak size insan ilişkileri konusunda neler öğretti?

Ben aslında bir iletişimciyim. Mesleğim gereği hem televizyonda hem de kendi eğitimlerimde, iletişimin hayatımızdaki belirleyici gücünü ve sağlıklı bağlar kurmanın inceliklerini anlatıyorum. Bu yüzden insan ilişkilerini yönetmek, benim için neredeyse nefes almak kadar doğal bir akışta ilerliyor.

Bir ekip içinde insanlar birbirini hiç tanımıyor olsa bile, aralarındaki iletişimin nasıl şekillendiğini gözlemlemek ve gerektiğinde o bağı güçlendirmek konusunda her zaman gönüllü olurum. Çünkü bilirim ki doğru kurulan bir iletişim en zorlu koşulları bile yumuşatır. Ancak denizde bu denklemin en kritik noktası kaptandır. Kaptanın kurduğu ilişki dili, sadece teknenin rotasını değil, ekip içindeki duyguyu da belirler. Eğer kaptan; ekibiyle güvene dayalı, açık ve kapsayıcı bir iletişim kurabiliyorsa, o teknede çözülmeyecek neredeyse hiçbir çapariz kalmaz. Bu anlamda kendimi gerçekten çok şanslı hissediyorum. Ahmet’in güçlü iletişim becerisi ve insan ilişkilerindeki doğal ustalığı sadece benim için değil, teknemize adım atan herkes için özel bir alan yaratıyor. Onun varlığında insanlar kendilerini değerli, güvende ve ait hissediyor. Bu duygu, birbirini hiç tanımayan bireyleri kısa sürede bir ekipten öte gerçek bir aileye dönüştürüyor.

Sanırım denizin bana öğrettiği en kıymetli şeylerden biri de bu. Doğru iletişim, sadece işleri kolaylaştırmaz; insanları birbirine bağlar, güveni büyütür ve en zorlu yolculukları bile anlamlı kılar.

Denizde geçirilen uzun saatlerin sizi içsel bir yolculuğa çıkardığı söylenir. Bir yazar ve masal anlatıcısı olarak, bu anlarda denizin diliyle nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Rüzgârın, dalgaların ve ufkun size fısıldadığı hikâyeler, yazarlığınızı nasıl besliyor?

Eğer yazmam gereken bir öfke varsa, rüzgârın en hırçın anlarını çağırırım içime. Direkleri zorlayan, yelkenleri titreten o sert esişi… Dalgaların kabarıp birbirine çarptığı, denizin kendi içindeki isyanını saklayamadığı o anları düşünürüm. Çünkü öfke de böyledir; bastırılamaz, içinden geçilmeden dinmez.

En güzel aşk cümlelerini ise akşamüstü yazarım. Güneş yavaşça ufka yaklaşırken, gökyüzü altın ve pembe tonlara bürünürken, tatlı bir meltem saçlarımın arasından usulca geçerken… O an, zaman sanki yumuşar, dünya biraz daha nazik döner. Aşkın en sade, en dokunaklı hâli gibi… Acele etmez, bağırmaz; sadece var olur ve hissettirir.

Sakinliği anlatacaksam, denizin neredeyse nefes almayı bıraktığı o durgun saatlere sığınırım. Su, bir ayna gibi gökyüzünü taşır; hiçbir şey acele etmez, hiçbir şey eksik değildir. O dinginlikte insan kendi iç sesini daha net duyar. Belki de huzur dediğimiz şey, tam olarak budur; hiçbir şeyin eksilmesine ya da çoğalmasına ihtiyaç duymadan, olduğu hâliyle tamam hissetmek.

Eğer anlatmam gereken çocukça bir neşeyse, o zaman yunusları çağırırım. Birdenbire beliren, teknemize eşlik eden, sanki bizimle yarışan o özgür ruhları… Suyun içinden yükselen o saf sevinci. O an kalp, nedenini bilmeden hafifler; insan sadece gülümsemek ister.

Çünkü denizde her duygunun bir karşılığı vardır. Her his, doğanın bir yerinde kendine beden bulur. Ben de yazarken aslında kelimeleri değil, o anların bendeki izlerini çağırırım. Her seferinde fark ederim ki; deniz sadece bir manzara değil, duyguların en eski ve en dürüst anlatıcısıdır.

Yelken yarışları disiplin, sabır ve strateji gerektiriyor. Bu özelliklerin günlük yaşamınıza ve yazarlık sürecinize yansıması oluyor mu?

Yazmak, en başta bir disiplin meselesi. İlhamın gelmesini beklemek romantik bir fikir olabilir ama gerçek yazı, o masaya oturup kalmayı göze aldığınız anda başlar. Mesela Haruki Murakami’nin her sabah saat 5.00’te kalkıp beş saat boyunca yazdıktan sonra gününe devam ettiği söylenir. Bu bana her zaman şunu hatırlatır; yazarlık, ilhamdan çok sadakat ister.

Benim için de yazı yazmanın en temel prensibi, kendime o alanı açmak. Bilgisayarın başına oturup Dünya’nın geri kalanını susturmak, zihnimi tek bir noktaya sabitlemek ve ne olursa olsun en az iki saat boyunca orada kalmak. Çünkü asıl metin çoğu zaman ilk cümlelerde değil, o direncin aşıldığı yerde ortaya çıkar.

Strateji kısmı ise işin görünmeyen mimarisi. Yazdığınız metnin akışını kurmak, parçaları birbiriyle doğru yerlerden bağlamak, ritmini ayarlamak ve güçlü bir finali daha en başta zihninizde hissetmek. Tıpkı bir rotayı önceden çizmek gibi. Nereye varacağınızı bilmeden yola çıkabilirsiniz belki. Ama güçlü bir hikâye mutlaka bir yön duygusu ister.

Yelken yarışlarıyla yazarlık arasındaki bağ da tam burada kuruluyor aslında. Denizdeyken tüm odağım orada olur. Rüzgârın yönü, teknenin dengesi, odağın pruvada olması… Her şey anlık dikkat ve strateji gerektirir. Ama bir yere demirlediğimiz an, bambaşka bir ritme geçerim. O an benim yazı saatim başlar. İşte o noktada hayatın en güzel dengelerinden biri devreye girer. Ahmet beni benimle bırakır; ben kelimelerin dünyasına çekilirim, o da teknenin kendi ritmine… Birbirimize alan tanırız. Çünkü hem denizde hem hayatta, hem de üretimde en kıymetli şeylerden biri, o alanı açabilmektir. Disiplin sadece bir zorunluluk değil, bir özgürlük alanıdır. Ne kadar disiplinliyseniz o kadar derinleşebilir, o kadar özgürleşebilirsiniz.

Yazı da, deniz de aynı şeyi fısıldar insana: Odaklan, sabret, ritmi hisset… Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

Denizle yeni tanışan ve yelken sporuna ilgi duyanlara ne tavsiye edersiniz? Özellikle kadınların bu sporda daha görünür olması için neler yapılabilir?

İnanır mısınız, bizim ekibimizin büyük bir kısmı kadın yelkencilerden oluşuyor. Bu beni inanılmaz mutlu ediyor. Üstelik çoğu, denizle ve yelkenle yeni tanışan; bu tutkunun peşine yeni düşmüş, öğrenmeye hevesli ve kendini geliştirmek isteyen kadınlar… Bu cesaret ve merak hali gerçekten çok ilham verici.

Yelkenle yeni tanışan herkese ilk tavsiyem şu olur; bu spora saygı duyarak yaklaşın. Çünkü deniz, hafife alınmayı sevmez. Yelken yarışlarına katılmadan önce temel bir eğitim almak şart. Ne yazık ki pek çok kişi bu sürecin dışarıdan göründüğü kadar “sakin” olduğunu düşünüyor; hafif bir rüzgâr, keyifli bir gezinti… Oysa gerçek bambaşka.

Motorsiklet kullanmayı öğrenmeden motocross yarışına katılmak ne kadar gerçek dışıysa, yelkenli tekneyi tanımadan bir yarışın parçası olmak da bana göre aynı ölçüde yanıltıcı. Yelken; teknik bilgi, refleks, dikkat ve ekip uyumu gerektirir. Bu yüzden önce öğrenmek, sonra deneyimlemek gerekir.

Kadınların bu sporda daha görünür olması için ise en önemli şeyin cesaret ve alan açmak olduğuna inanıyorum. Kadınlar denizle temas ettikçe, dümene geçtikçe, yelkeni hissettikçe zaten o görünürlük kendiliğinden büyüyor. Bizim teknede olduğu gibi… Destekleyen bir ekip, kapsayıcı bir alan ve yargısız bir öğrenme süreci olduğunda, kadınlar bu alanda çok hızlı gelişiyor ve çok güçlü bir varlık gösteriyor.

Deniz kimseyi ayırmaz. Ona kendini açan, öğrenmeye niyet eden ve emek veren herkesi eşit şekilde kabul eder. Kadınlar da o daveti duydukça, bu alanda çok daha görünür ve etkili olacaklarına inanıyorum.

Son olarak, hem yazar hem de denizci kimliğinizle baktığınızda: Sizin için yelken, bir spor mu, bir yaşam biçimi mi, yoksa bitmeyen bir hikâye mi?

Benim için yelken tek bir tanımın içine sığmıyor. Bir yanıyla çok ciddi bir disiplin, bir spor; bedeninizi, zihninizi ve reflekslerinizi aynı anda çalıştıran bir alan. Ama zamanla bunun ötesine geçiyor.

Yelken, fark etmeden bir yaşam biçimine dönüşüyor. Rüzgârı okumayı öğreniyorsunuz, sabretmeyi, beklemeyi, doğru anda harekete geçmeyi… Kontrol edemediklerinizle savaşmak yerine onlarla uyumlanmayı. Elbette bu öğrendikleriniz sadece denizde kalmıyor, hayatın tam ortasına yerleşiyor.

Ama benim için en derin tarafı şu; yelken, bitmeyen bir hikâye. Her rota yeni bir başlangıç, her yarış yeni bir kurgu, her rüzgâr değişimi hikâyenin yönünü değiştiren bir cümle gibi. Siz de, o hikâyenin hem yazarı hem de kahramanı oluyorsunuz. Belki de bu yüzden ne zaman denize çıksam aynı hissi yaşıyorum; sanki bir yere gitmiyorum, yeni bir hikâyenin içine giriyorum.

Bu yoğun temponuzda bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Röportaj: Banu Demir / Yelkencinin Gazetesi

Fotoğraflar: Derya Özel Arşivi

Yayına Hazırlayan: Doruk Ajans / Yelkencinin Gazetesi Kuruluşudur.

Yorum Yap

İletişim
İletişim +90 (532)2439735