Türk Tarihinde Süreklilik ve Yeniden Doğuş

Türk tarihinin dönüm noktaları arasında bazı tarihler vardır ki yalnızca birer askerî başarı değil, aynı zamanda bir milletin varlığını yeniden tanımladığı, kimliğini pekiştirdiği anlar olarak öne çıkar. 26 Ağustos 1071’de Malazgirt’te kazanılan zafer ile 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da elde edilen kesin sonuç, bu anlamda iki farklı çağın ama aynı ruhun yansımasıdır. İkisi arasındaki mesafe sekiz buçuk yüzyılı bulsa da taşıdıkları tarihî anlam birdir: Anadolu’nun Türk milleti için ebedî yurt olma vasfı.

Malazgirt Zaferi ve Anadolu’nun Kapılarının Açılışı

Malazgirt Meydan Muharebesi, Selçuklu Sultanı Alp Arslan ile Bizans İmparatoru IV. Romanos Diogenes’in ordularını karşı karşıya getirdi. Savaşın sonunda Bizans ordusu dağıldı, imparator esir düştü ve Anadolu’nun siyasi dengesi kökten değişti.

İbnü’l-Esîr, bu savaşı “Türklerin kaderini değiştiren gün” olarak tanımlar (1). Tarihçi Claude Cahen ise Malazgirt’in yalnızca askerî bir zafer olmadığını, “Türklerin Anadolu’yu yurt edinme sürecinin başlangıcı” olduğunu vurgular (2).

Savaş sonrası Bizans’ın siyasi çözülüşü hızlanmış, Anadolu’nun doğu ve iç bölgeleri hızla Türkleşmeye başlamıştır. Sadece askerî bir üstünlük değil, aynı zamanda bir medeniyet hamlesi başlamıştır.

Gerçekten de bu zaferden sonra Anadolu, sadece fethedilen bir coğrafya değil; Türk kültürünün kök saldığı, şehirlerin, camilerin, hanların, medreselerin ve sanat eserlerinin yükseldiği bir medeniyet merkezi haline geldi. Tarihi bakımdan yalnızca bir askerî sonuç değil, bir medeniyet inşasının miladıdır.

Bu bağlamda Malazgirt, bir “başlangıç” zaferidir. Anadolu’yu Türk milletinin kader sahnesi yapan ilk büyük adımdır.

Büyük Taarruz ve 30 Ağustos Bağımsızlığın Yeniden Doğuşu

Sekiz buçuk yüzyıl sonra Türk milleti bir kez daha Anadolu’da kader sınavı verdi. Mondros Mütarekesi’nin ardından işgale uğrayan Anadolu, Sevr Antlaşması ile parçalanmak istenmişti. Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde 1919’da başlayan Millî Mücadele, milletin iradesini örgütleyen, işgale karşı kısıtlı imkanlarla topyekûn bir direnişe dönüşen, zorlu bir süreçti.

26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da zaferle sonuçlandı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, o günü şu sözlerle ölümsüzleştirmiştir:

 “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” (3)

Tarihçi Lord Kinross, bu zaferi “Sadece Türk milletinin değil, mazlum milletlerin de ilham kaynağı” olarak tanımlar (4). Çünkü 30 Ağustos, yalnızca Yunan ordusunun Anadolu’dan atılması değil, aynı zamanda Türk milletinin “esaret zincirlerini parçalayıp atması”dır. 30 Ağustos’un anlamı bu noktada evrenselleşir. Dünya üzerinde sömürgeciliğe karşı verilen mücadelenin de sembollerinden biri hâline gelir ve birçok mazlum ülke tarafından örnek alınır.

Askerî açıdan ise Büyük Taarruz, stratejik planlama ve ani taarruzun en başarılı örneklerinden biri olarak gösterilir. General Gouraud’nun ifadesiyle, “Büyük Taarruz, 20. yüzyılın en parlak askerî harekâtlarından biridir.” Türk ordusu, Sakarya’dan sonra toparlanan gücüyle düşmana kesin darbeyi vurmuş ve yalnızca Yunan ordusunu değil, aynı zamanda Anadolu’yu parçalamayı hedefleyen bütün emperyalist hesapları da boşa çıkarmıştır.

Bu zafer; Anadolu’nun Türk yurdu olmasının yalnızca tarihsel değil, aynı zamanda siyasi ve hukuki bir kesinlik kazanmasını da sağladı. Mudanya Mütarekesi ve Lozan Antlaşması bu zaferin doğrudan sonucudur.

İki Zafer Arasındaki Tarihî ve Ruhsal Süreklilik

Malazgirt ile Dumlupınar arasındaki bağ yalnızca coğrafî değildir; ruhsal ve tarihî sürekliliğe işaret eder. Malazgirt, Anadolu’nun kapısını Türk milletine açtı; 30 Ağustos ise o kapının, çıkılmamak üzere ebediyen kapanmasını sağladı.

Halil İnalcık, bu iki dönemi değerlendirirken şöyle der: “Türk tarihi, yalnızca fetihler değil, aynı zamanda yurt edinme ve o yurdu koruma iradesinin tarihidir. Malazgirt’te başlayan süreç, Millî Mücadele ile tamamlanmıştır.” (5)

Bu bakımdan 26 ve 30 Ağustos, birbirine eklemlenen iki halkadır. İlki milletin Anadolu’ya girişini, ikincisi milletin Anadolu’dan çıkarılamayacağını ilan eder.

Bu sürekliliğin bir başka göstergesi de iki savaşın başlangıç tarihidir. Tesadüf müdür bilinmez; hem Malazgirt hem de Büyük Taarruz 26 Ağustos günü başlamıştır. Bu tarihî çakışma, milletin hafızasında ayrı bir sembol değeri taşır. Biri Anadolu’ya giriş, diğeri Anadolu’da kalışın ebedî teyidi… İki zaferin bu takvimsel örtüşmesi, Türk milletinin tarihindeki derin kader çizgisinin işareti olarak yorumlanır.

Zaferlerin Ötesinde Bir Hafıza

26 Ağustos ve 30 Ağustos zaferleri, sadece askerî başarılar değil; milletin tarihsel hafızasında kök salmış dönüm noktalarıdır. Bunlar, Türk milletine “varlık ve yokluk” sorularını sorduran ve bu sorulara kendi iradesiyle cevap veren iki kritik eşiktir.

Bu nedenle her yıl bu tarihlerde yapılan anmalar, yalnızca geçmişi hatırlamak değil; aynı zamanda geleceğe dair bir bilinç inşa etmektir. Çünkü Malazgirt ve Dumlupınar, Türk milletine şunu öğretmiştir: Bir millet; ancak ortak kader bilinci, vatan sevgisi ve bağımsızlık iradesiyle varlığını sürdürebilir.

Kaynakça:

(1) İbnü’l-Esîr, El-Kâmil fi’t-Tarih, Beyrut: Dar Sadr, 1965.

(2) Claude Cahen, The Formation of Turkey: The Seljukid Sultanate of Rum, London: Longman, 1968.

(3) Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1989.

(4) Lord Kinross, Atatürk: The Rebirth of a Nation, London: Weidenfeld & Nicolson, 1964.

(5) Halil İnalcık, Devlet-i Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar I, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2009.

Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi

Benzer Yazılar

Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.

Yorum Yap