
Bir yaz boyunca denizden karaya baktım. Ege'de birçok gün batımı seyrettim. Bazıları öylesine güzeldiki insanın konuşası gelmiyordu. BlueBerk'in kıç güvertesinde güneşin ağır ağır denizin içine gömülüşünü seyrederken bir tarafta kıyıya yaslanmış çam ormanları diğer tarafta sonu görünmeyen Ege… İnsan böyle anlarda Dünya’yı olduğundan daha iyi bir yer sanıyor. Sonra telefonu eline alıyor; bir yerlerde savaşlar oluyor, bir yerlerde çocuklar ölüyor, bir yerlerde insanlar birbirine düşman olmuş, bir başka yerde yılların emeği bir kararla yok olmuş.
Bizim memlekette başka bir tartışma, başka bir haksızlık, başka bir umutsuzluk hakim olmuş. Telefonu kapatıp yeniden denize bakıyorsunuz. İşte benim 2026 yazım biraz böyle geçti. Bir gözüm Ege'nin mavisinde, öteki gözüm memlekette ve dünyada.
Ben Kimim ki Bunları Yazıyorum?
Bu soruyu kendime defalarca sordum. Ben akademisyen değilim, profesör değilim, gazeteci değilim, siyasetçi hiç değilim. Hayatının büyük bölümünü ticaretle geçirmiş, bugün artık yarı emekli sayılabilecek bir iş insanıyım. Şimdilerde ise amatör denizci olmaya çalışıyorum. Yetmiş bir yıllık hayatımda seksenden fazla ülke gördüm. Havalimanlarında sabahladım, uzak coğrafyalarda pazarlık masalarına oturdum. Farklı dinlerden, farklı milletlerden insanlarla ekmeğimi paylaştım. Çok zengin ülkeler de gördüm, çok fakir ülkeler de. Düzenli toplumlar da gördüm, kargaşanın içinde yaşayan toplumlar da. Ve yıllar şunu öğretti: Bir ülkeyi anlamak için yalnızca binalarına, yollarına, köprülerine bakmak yetmiyor. İnsanların birbirlerine nasıl davrandıklarına bakmak gerekiyor. Benim üniversitem birazda hayat oldu. Diplomasını vermediler ama hayatın derslerine iyi çalıştım.
Yazdım, Yazdım, Yazdım
Bu yaz BlueBerk ile Ege'nin koylarını dolaşırken yazılarımı yazmaya devam ettim. Bazen bir koyda demirdeyken, bazen marina elektriğine bağlıyken, bazen ertesi sabah erkenden demir alacakken gece yarısı hala bilgisayarın başındaydım. Türkiye'yi yazdım, Dünya’yı yazdım, tarihi yazdım, denizciliğimizi yazdım, turizmi yazdım. Kaybettiğimiz zamanı, yetişmiş insanlarımızı, gençlerimizi, sporu, futbolu, ahlakı, liyakati, toplumsal meseleleri yazdım. Bazen iktidarı eleştiren dostlar kızdı. Bazende iktidarı destekleyenler kızdı. Bu galiba iyiye işaretti. Çünkü derdim hiçbir zaman bir siyasi partinin bayrağını taşımak olmadı, derdim hep Türkiye oldu.
Yanlış gördüğüm yerde YANLIŞ doğru gördüğüm yerde kimin yaptığına bakmadan DOĞRU dedim.
Bazen yanılmış olabilirim. Elbette yanılmışımdır. Yetmiş bir yıl yaşayan ve hiç yanılmadığını söyleyen bir insandan zaten korkulur. Ama bildiğim bir gerçek var ise oda hiçbir yazımı birilerine yaranmak için yazmadım.
Mavi Kart Meselesi Aslında Mavi Kart Değildi
Bu yaz beni en çok düşündüren meselelerden biri Mavi Kart uygulaması oldu. Ege'de seyir yapan binlerce denizcinin yıllardır canını sıkan bir sistem. Niyet doğruydu, denizlerimizi korumak. Buna hangi denizci karşı çıkabilir ki? Denizi kirleten, kendi evinin salonuna çöp atan insandan farklı değildir. Ama iyi niyetli birdüzenleme, sahadaki gerçek hayatla uyuşmuyorsa onu sorgulamak en az denizi korumak kadar önemlidir. İşte bende tam olarak bunu yaptım. Eleştirdim ama sadece bu yanlış demedim. Dünyadaki örneklerine baktım. Başka ülkeler ne yapıyor diye araştırdım. Alternatiflerini yazdım. Çözüm önerileri sundum. Çünkü yıllardır ticarette öğrendiğim bir kural var: Masaya yalnızca problem getiriyorsanız yük olursunuz. Problemle beraber çözüm getiriyorsanız masanın bir parçası olursunuz. Ve Bakanlıktan ses geldi. Uygulama tamamen ortadan kalkmadı belki ama bazı noktaları yumuşatıldı. Şimdi kalkıp "Ben yazdım da değişti" dersem kendime ve bu mesele için yıllardır uğraşan binlerce denizciye haksızlık etmiş olurum Yazılarımın bunda ne kadar payı oldu? Bilmiyorum belki hiç olmadı belki küçücük oldu. Belki yalnızca zaten yükselmiş bir sesin içine benim sesim karıştı. Burada önemli olan başka bir şey demekki konuşmanın hala bir anlamı olduğu.
Türkçenin en pahalı cümlesi "Boş Ver"
Bazı dostlarım, bu yaz bana şöyle dedi: Boş ver
Teknen var, denizdesin, keyfine bak. Sana mı kaldı bütün bunlar? Neden kafana takıyorsun? Bazen hak verdim. Gerçektende insan BlueBerk'in güvertesinde oturup önünde masmavi bir Ege, arkasında güzel bir gün batımı varken neden dünyanın derdini sırtına alsınki? Bir çay, biraz müzik, akşam meltemi… Daha ne istiyorsun? Telefonu kapat, bilgisayarı kaldır, yazma, neme lazım de. Fakat olmadı, yapamadım. Çünkü bana göre Türkçenin en kısa ama en pahalı cümlelerinden biri şuydu: Ne me lazım
Bu üç kelime. Bazen bir mahalleyi kaybettirir, bazen bir şehri, bazen bir kurumu, bazen bir ülkenin yıllarını… Çünkü kötülük her zaman çok güçlü olduğu için büyümüyor, iyiler biraz fazla sessiz kaldığı için büyüyor. Benim korkum da bu.
Bir gün çocuklarımın veya torunumun karşıma geçip: Büyükbaba, bunlar olurken sen ne yaptın? diye sorması, o zaman vereceğim cevabın ‘’Teknem vardı evladım, Ege'de keyfime bakıyordum.’’ mu diyeceğim? Bunu asla istemem.
Bir Plastik Şişenin Hikayesi
Bu yaz bir gün seyirdeydik. Denizin üzerinde plastik bir şişe gördük. Rotamız başkaydı, Tekne gidiyordu. Rüzgar güzeldi, bir plastik şişe için koskoca katamaranın rotası mı değiştirilir? Evet değiştirdik. Aldık. Sonra yolumuza devam ettik. Belki Dünya’yı kurtarmadık. Hatta Dünya’daki plastik miktarı açısından yaptığımız işin istatistiksel değeri muhtemelen sıfıra yakındı. Ama mesele zaten o şişe değildi ki! Mesele şuydu: Gördüğümüz şeyi görmemiş gibi yapmadık. Toplumların kaderini değiştiren büyük hareketlerden önce böyle küçük refleksler sayesinde oluşuyor. Japon taraftarların Dünya Kupası maçlarından sonra tribünlerde kalıp başkalarının çöplerini toplaması yıllardır dünyaya gösteriliyor. Peki neden? Çöp toplamak olağanüstü bir iş olduğu için mi? Hayır. Kimsenin bakmadığı yerde bile insanın kendisini sorumlu hissetmesi olağanüstü olduğu için. Belki medeniyet dediğimiz şey biraz da budur. Polis olmadığı halde kırmızı ışıkta durmak. Kimse görmediği halde yere çöp atmamak. Size ait olmayan bir ağacı korumak. Tanımadığınız bir çocuğun geleceğini kendi torununuzunki kadar önemsemek. Ve size doğrudan dokunmayan bir haksızlık karşısında bile içinizin biraz acıması.
Tahtın Önünde Bekleyenler
Sezonun sonlarına doğru bir denizci dostum WhatsApp grubumuza kısa bir video gönderdi. Altın varaklı devasa bir salon. Ortada boş bir taht. Tahtın önünde başlarını kaldırmış bekleyen insanlar. Video basit bir soru soruyordu. İyi bir toplum nasıl kurulur?
İlk cevap hepimizin aklına geliyor. İyi yöneticilerle. Doğrudur ama eksiktir. Çünkü yöneticiler gökten inmiyor. Bizim mahallelerimizden, okullarımızdan, ailelerimizden, değerlerimizden çıkıyorlar. Bir toplum, kurnazlığı zeka sanmaya başlarsa kurnazlar yükselir. Bağıranı güçlü sanırsa en çok bağıranlar öne geçer. Liyakat yerine yakınlığı ödüllendirirse yetenekliler kenara çekilir. Haksızlık kendisine yapılmadığında susarsa, bir gün sıra kendisine geldiğinde yanında konuşacak kimseyi bulamaz.
Burada tahtın üzerinde kimin oturduğuna bakmadan önce zaman zaman tahtın önünde bekleyen kalabalığa bakmamız gerekir. Çünkü orada birazda biz varız.
Dünya Sakin Bir Liman Değil
2026 yazını yalnızca Ege'nin sakin koylarıyla hatırlamayacağız. Dünya’nın başka taraflarında savaşlar var. Çocuklar ölüyor, milyonlar yerlerinden ediliyor, devletler birbirlerini tehdit ediyor, ekonomiler sarsılıyor. İnsanlar geleceklerinden korkmaya başladı. Çok daha büyük savaşlar olma ihtimali uykularımızı kaçırıyor. Teknede bazen gece ufka bakarsınız.Her taraf karanlıktır, bir ışık ararsınız, ufacık bir fener görürsünüz. O ışık koskoca denizi aydınlatmaz ama bu size nerede olduğunuzu anlatmaya yeter. Galiba bu yaz yazılarımı birazda bunun için yazdım. Dünya’yı aydınlatmak gibi bir iddiam hiç bir zaman olmadı. Sadece kendi bulunduğum yerde küçük bir ışık yakmaya çalıştım.
Akşehir'den Ege'ye Gelen Bir Hoca
Burada memleketim Akşehir'in en meşhur adamına uğramadan olmaz. Nasreddin Hoca bir gün gölün kıyısına oturmuş, yoğurt mayası çalıyormuş. Görenler şaşırmış. Hoca, koskoca göl maya tutar mı?
Hoca'nın cevabını hepimiz biliyoruz: "Ya tutarsa?"
Çocukluğumuzdan beri buna güleriz. Ben yetmiş bir yaşında bu fıkraya başka türlü bakmaya başladım. Belki hoca gölü mayalamıyordu. Belki bizim teslimiyetimizle dalga geçiyordu. Çünkü insanın yapabileceği en kolay şey şudur: Olmaz, değişmez, boşuna uğraşma, burası böyle. Dünya böyle, insanlar böyle… Bu cümlelerin hiçbirinin bedeli yoktur. Hiç risk almazsınız. Hiç yorulmazsınız. Ve hiçbir zaman yanılmazsınız.Çünkü hiçbir şey denememişsinizdir.
Hoca ise küçücük bir kaşık mayayı koskoca göle çalıyor. Olmayacağını belki o da biliyor. Ama yine de soruyor: Ya tutarsa?
Bence insanlık tarihindeki bütün büyük değişimler biraz bu iki kelimenin akrabasıdır.
Deniz Bana Başka Bir Şey Daha Öğretti
Karada insan, karşıdan esen rüzgarı sevmez. Denizde ise ona başka türlü bakarsınız. Bir yelkenli, rüzgar tam karşıdan geliyor diye limana dönmek zorunda değildir. Yelkenini ayarlar. Rotasını değiştirir. Orsa seyreder. Biraz sancak kontra, biraz iskele kontra... Düz çizgide gidemez belki ama ilerler. Bu, romantik bir söz değil. Bu fizik. Belki hayatın kendisi de biraz böyle. Yetmiş bir yıl boyunca benimde rüzgarım hep arkadan esmedi. İş hayatında fırtınalar gördüm. Ülkenin krizlerini yaşadım. Darbeleri, ekonomik çalkantıları, kuyrukları, devalüasyonları, değişen dünyayı gördüm. Seksenin üzerinde ülkeye gittim. Bazı toplumların ayağa kalkışını, bazılarının ellerindeki büyük imkânları nasıl kaybettiğini gördüm, birçoğuna şahit oldum. Şunu hiç görmedim: Her şeyin sonsuza kadar aynı kaldığı bir ülke.
Demekki değişim kaçınılmaz. Mesele değişip değişmemek değil aslında Hangi yöne değiştiğimiz.
Bu Yazın Bana Bıraktığı Şey
Yazılarımı okuyorsunuz. Bu yaz birçok dostumdan mesaj aldım. "Yazmaya devam et, Kalemin kuvvetli, Nunu mutlaka yayınla, Bunu gazeteler yazmalı."
Ulusal basından değerli gazetecilerin güzel sözleride oldu. Bunları duyunca elbette insan mutlu oluyor. Ama asıl sevindiren, övgüler değil. Bir kişinin "Ben bu meseleye hiç böyle bakmamıştım." demesiydi. Çünkü yazının gücü, bence insanı sizin gibi düşündürmek değildir. Bir an için yeniden düşündürmektir. Kimsenin benim gibi düşünmesini istemiyorum. Zaten herkes aynı düşünürse korkunç sıkıcı bir ülke oluruz. bAma birbirimizi dinleyebiliriz, bunu yapabiliriz. Birbirimize bağırmadan itiraz edebiliriz. Bir siyasi partiye oy vermeden de yaptığı doğru işi takdir edebilir, oy verdiğimiz partinin yanlışına da yanlış diyebiliriz. Belki asıl özgürlük budur. Bir başkasının bize ne düşüneceğimizi söylemesine ihtiyaç duymamak.
Şimdi Blueberk Kış Uykusuna Giriyor
Artık sezon bitti, BlueBerk Kuşadası'nda dinlenecek. Yelkenler toplanacak, halatlar kontrol edilecek, motorların, jeneratörün, akülerin, su yapıcının bakımları yapılacak. Yazın kahkahalarla dolan güverte, kış gecelerinde sessizleşecek. Ben ve eşim İstanbul'a döneceğiz. Ama biliyorumki bazen gece yatağımda gözümü kapattığımda yine bir Ege koyunda olacağım. Teknenin bordasına vuran küçük dalgaların sesini duyacağım. Direkte halatların rüzgarla çıkardığı o tanıdık sesi… Uzakta bir teknenin demir ışığını göreceğim. Ve bu yazıların yazıldığı geceleri hatırlayacağım.
2026 yazı yalnızca bir deniz sezonu değildi
Biraz Türkiye'yi düşündüğüm, biraz Dünya’yı sorguladığım, biraz geçmişe baktığım, biraz da kendi vicdanımla konuştuğum uzun bir yolculuktu. Bu yolculukta yanımda oldunuz.Okudunuz, eleştirdiniz, katıldınız, kızdınız, paylaştınız. Bazende sadece sessizce okudunuz. Hepsinin ayrı bir değeri var
Ve Son Bir Şey...
Ben artık büyük laflardan biraz çekiniyorum.
"Dünyayı değiştireceğiz."
"Her şeyi düzelteceğiz."
"Yeni bir çağ başlatacağız."
Yetmiş bir yıl insana biraz ölçü öğretiyor. Belki Dünya’yı değiştiremeyiz. Belki ülkenin bütün meselelerini çözemeyiz. Belki Mavi Kart'taki küçücük bir değişiklikte bile bizim payımız yoktur. Ama gördüğümüz plastik şişeyi denizden alabiliriz. Yanlış bildiğimiz bir şeyi araştırabiliriz, bir haksızlığı medeni bir dille söyleyebiliriz, eleştirirken çözümde önerebiliriz, bir gencin önünü açabiliriz, bir ağacı koruyabiliriz, bir insanın umudunu kırmak yerine elinden tutabiliriz. Ve bütün bunları yaparken kimsenin bizi alkışlamasına ihtiyacımız yok. Çünkü hayat boyunca gördüğüm seksenden fazla ülkenin, binlerce insanın, sayısız yolculuğun şimdide denizin bana öğrettiği şey. Bir toplum büyük felaketlerle bir günde kaybolmaz. Küçük vazgeçişlerle yavaş yavaş yok olur. Ve yine bir toplum, büyük nutuklarla bir sabah düzelmez. Küçük sorumluluklarla yavaş yavaş ayağa kalkar. Belki de mesele bundan ibarettir. Mesele koca Dünya’yı sırtımıza almak değil, Önümüzden geçen küçücük şişeye "Benim değil."dememek.
Bu sezonun sonunda BlueBerk'in yelkenlerini indiriyorum. Ama umudun yelkenlerini asla indirmiyorum. Çünkü denizde öğrendiğim ufuk, gidilecek yer değildir. İlerledikçe yeniden açılan yerdir. Ve memleketim Akşehir'den yüz yıllar önce gölün başında bir avuç mayayla Dünya’ya gülen Hoca'nın o iki kelimesi hala kulağımda: "Ya tutarsa?"
Bu yaz mayamı Ege'ye çaldım. Biraz denize, biraz memlekete, biraz Dünya’ya, biraz da gelecek yıllarda bu ülkenin kıyılarında, sokaklarında ve meydanlarında yaşayacak çocuklara… Tutup tutmadığını belki ben göremem. Ama insanın ardında bırakacağı en güzel şey; herhalde tuttuğunu gördüğü sonuçlardan çok, tutma ihtimalinden vazgeçmediği umutlarıdır.
BlueBerk'in ışıkları bu gece sönebilir Ege'nin koyları kışın sessizliğine bürünebilir. Ama uzakta tek bir seyir feneri yanıyorsa denizci bilir ki gece henüz yolun bittiği anlamına gelmez. Gelecek yaz yeniden demir alacağız. Ve kim bilir, Belki de bu defa gerçekten tutar!
Konuk Yazar: Mustafa Berk
Fotoğraf: Mustafa Berk
Yayına Hazırlayan: Doruk Ajans / Yelkencinin Gazetesi Kuruluşudur.