Hoppala’nın Hikâyesi: Eski Bir Eğitim Teknesinden Yarış Takımına - Pupa Sailing Team

Mehmet Akif Poroy ile yelken, Hoppala ve Pupa Sailing Team üzerine

Mehmet Akif Poroy kimdir?

Uzun yıllardır avukatlık yapıyor, aynı zamanda hukuk fakültesinde öğretim üyesi olarak akademik çalışmalarımı sürdürüyorum. Yelkenle tanışmam çocukluk yıllarıma dayanıyor.  Yelken yapmaya 1990'ların başında Heybeliada Su Sporları Kulübü'nde Optimist ile başladım. Kısa bir süre Pirat sınıfında da yelken yaptım. Daha sonra eğitim ve iş hayatımın hengamesinde yelken sporundan uzaklaştım. Yelken sporundan uzak kaldığım yıllarda bile bir yelkenli tekne gördüğümde duyduğum hayranlık hiç kaybolmadı. Sanırım yelkenle aramızdaki bağ hiç kopmamıştı, yalnızca yeniden buluşacağımız zamanı bekliyordu.

Peki bu yeniden buluşma ne zaman gerçekleşti?

2007 yılında Deniz Giray ile tanışmam benim için önemli bir dönüm noktası oldu. Bir süre yelken ve yatçılık eğitimlerimi kendisinden aldım. O dönemde Deniz, Vira Yelkenciliğin ortağıydı. Deniz sayesinde yelkeni yalnızca bir spor olarak değil;  tekne, denizcilik, seyir ve deniz kültürüyle birlikte düşünmeye başladım.

İlk teknenizi ne zaman aldınız?

2019 yılında Ege Yat tarafından üretilen 2007 model Ege Yat 26'yı aldım. O yaz Deniz Giray ile birlikte İstanbul / Kalamış'tan Datça'ya kadar unutulmaz bir seyir yaptık. O yolculuk, benim için yelkenciliğin bir hobiden veya boş zaman uğraşından çıkıp gerçek bir tutkuya dönüşmesini sağladı. Bir teknenin üzerinde günlerce yaşamak, rüzgâra göre rota belirlemek, hava durumunu takip etmek, bazen planladığınızdan farklı bir yerde gecelemek ve bütün bunları denizin ritmine göre yapmak bambaşka bir deneyim. Sanırım o yolculuktan sonra yelkencilik benim için artık vazgeçemeyeceğim bir tutku haline geldi.

Daha sonra teknenizi sattınız. Yelkenden uzak kaldınız mı?

Pandemi sonrasında tekneyi daha büyük bir tekne almak amacıyla sattım. Fakat hayatın kendine özgü bir zamanlaması var. Kısmet, yeni bir tekne almama o dönemde izin vermedi. Ama bu durum denizden uzak kalacağım anlamına gelmedi. Tekneyi sattıktan sonra yaz aylarında önce Göcek, Fethiye ve Bodrum'da, daha sonra Rodos ve Lefkada'da yelkenli tekneler kiralayarak denize çıkmaya devam ettim.

Aslında teknesiz kalmak, yelkenle olan ilişkimi farklı bir biçimde sürdürmeme neden oldu. Bir yandan farklı tekneleri tanıdım, farklı denizlerde seyir yaptım; diğer yandan bir gün yeniden kendi tekneme sahip olacağımı düşünmeye devam ettim.

Peki kendi teknenize sahip olma hikâyeniz nasıl yeniden başladı?

2025 yılında Cumhurbaşkanlığı 6. Uluslararası Yat Yarışları Trofesi kapsamında ilk defa bir arkadaşımın teknesinde, gezi sınıfında yat yarışına katıldım.

O yarış benim için yeni bir kapı açtı. Yelken yapmayı seviyordum ama yat yarışçılığı bambaşka bir dünyaydı. Yarışın kendisi kadar ekip organizasyonu, görev dağılımı, teknenin hazırlanması, yarış kuralları, start prosedürleri ve takım içerisindeki iletişim de ilgimi çekmeye başladı. İşte o zaman kendi yarış takımımızı kurma fikri ortaya çıktı. Fakat önümde ciddi bir problem vardı: Sistemi, yarışların işleyişini ve yarış takımlarının nasıl organize olduğunu bilmiyordum.

Bu konuda kıymetli yelkenci dostum ve birçok yelken yarışına katılmış olan Tuğrul Elbirler ile konuştum. Gezi sınıfında yarışlara katılarak tecrübe kazanmanın doğru olacağı konusunda fikir birliğine vardık. Bunun üzerine uygun bir tekne aramaya başladım.

Ve karşınıza Çakıl çıktı...

Evet. Ocak 2026'da Sahibinden'de aradığım özelliklere ve bütçeme uygun bir tekne buldum. Ege Yat'ın 30 T modeli olan bu tekne, "Çakıl" isimli bir eğitim teknesiydi.

Ancak teknenin geçmişini öğrendiğimde benim için hikâye çok daha anlamlı hale geldi. Çakıl'ın, Kardak Krizi sırasında adaya şanlı bayrağımızı diken kahraman komutanlarımızdan Ali Türkşen'in yelken okulu Atak Akademi’ye ait olduğunu öğrendim.

Tekne uzun zamandır atıl durumdaydı ve ciddi anlamda bakıma ihtiyacı vardı. Bu süreçte Deniz Giray da teknenin ortağı oldu. İyi ki de oldu. Deniz'in yıllarca Sirena Marine'de tekne üretimi konusunda çalışmış olması ve tekne sörveyi konusundaki ciddi tecrübesi bizim için büyük bir avantajdı.

Tekneyi nasıl hazırladınız?

Aslında tekneyi neredeyse kabuğuna kadar soyduk. Farş tahtalarından tavan kaplamalarına, elektrik tesisatından dümen sistemine kadar teknenin bütün donanımını gözden geçirdik ve önemli bir bölümünü yeniledik. Tamir esnasında başımızdan komik olaylar da geçti. Tekneyi elden geçirirken teknenin alüminyumdan imal edilen dümen tamburu elimizde kalmasın mı! Ege Yat'ı aradık, tamburun orijinali İtalya'da üretiliyormuş. Araştırdık, Türkiye'ye getirilmesi hem zaman alacak hem de çok pahalı olacaktı. Yardımıma kıymetli dostum Ömer Serdaroğlu yetişti. Sağ olsun, fabrikasında alüminyum kütükten CNC tezgahta sıfırdan bir tambur ürettik.

Sırada tamburu takmak vardı. Bu iş de Deniz Giray'a düştü. Ancak aceleyle tamburdan geçen dümen telini çapraz yapmadan geçirmiş. Tekneyi suya indirdiğimizde Ali Türkşen komutanımızla marinadaki yerimize geçecekken dümende olan Ali komutanım birden bağırmaya başladı. Meğer ters bağlamışız! Dolap dümen birden yeke dümen gibi çalışmasın mı? Neyse ki Ali komutan usta bir denizci; hemen bu duruma adapte oldu. Sağ olsun, Deniz Giray daha sonra dümenin tellerini doğru bir şekilde takınca dümen problemimizi de çözmüş olduk. Yelkenlerini de yeniledik. Bu süreç yalnızca teknik bir bakım çalışması değildi. Bir anlamda eski bir tekneye yeniden hayat verdik. Tekneyi birlikte yeniden inşa ederken aramızda sürekli "Bu tekneye ne isim verelim?" sorusu da vardı. Sonunda Deniz'in aklına "Hoppala" ismi geldi. Böylece güzel kızımız Çakıl, Hoppala oldu.

Hoppala'nın hazırlanmasıyla birlikte yarış takımınız da oluştu mu?

Keşke her şey o kadar kolay olsaydı. Tekne tamamlanmıştı ama ortada ekip yoktu.

Deniz en başından itibaren, "Benim işim başımdan aşkın, beni sayma" diyerek kendisini ekip dışında tutacağını söyledi. Bunun üzerine Tuğrul Elbirler ile oturup ekip oluşturmak için kafa yormaya başladık.

2026 yılında iki trofeye katılmaya karar verdik. Bunlardan biri Cumhurbaşkanlığı 7. Uluslararası Yat Yarışları Trofesi, diğeri ise İstanbul Yelken Kulübü Trofesi'ydi.

İlk yarışımız 29 Mart 2026'da yapılacaktı. Tarih yaklaşıyordu; tekne ancak yetişmişti ve ortada hâlâ tam anlamıyla bir ekip yoktu. Sonunda kısa bir antrenmanla ve Tuğrul dışında tamamı amatör deniz sevdalılarından oluşan bir ekip kurduk.

Bir taraftan ekip oluştururken diğer taraftan da yarış takımının ismini ve logosunu düşünmeye başladım. Böylece ‘’Pupa Sailing Team’’ ortaya çıktı.

Pupa Sailing Team'in kuruluş felsefesi nedir?

Pupa Sailing Team'i profesyonel bir yarış takımı olma iddiasıyla değil, yelkeni ve denizi seven insanların bir araya gelerek yarışçılığı öğrenebilecekleri ve bundan keyif alabilecekleri bir yapı olarak kurduk. Bizim için yarış, yalnızca derece almak değil. İlk sezonumuzdaki temel hedefimiz; yat yarışçılığının nasıl işlediğini öğrenmek, ekip olarak birlikte hareket etmeyi öğrenmek ve her yarıştan bir önceki yarıştan daha fazla şey öğrenerek çıkmaktı. Özellikle tamamı profesyonel olmayan insanlardan oluşan bir ekiple yarışmanın çok değerli olduğunu düşünüyorum. Çünkü amatör yelkenciliğin gelişmesi, yat yarışlarının yalnızca profesyonel veya yüksek bütçeli ekiplerin ulaşabildiği bir alan olmaktan çıkması açısından çok önemli.

Pupa Sailing Team olarak ilk sezonunuz nasıl geçiyor?

Oldukça yoğun ve öğretici. Cumhurbaşkanlığı 7. Uluslararası Yat Yarışları Trofesi kapsamında 23 Nisan Çanakkale Kupası, 19 Mayıs Kurtuluş Kupası ve 30 Ağustos Zafer Kupası yarışlarına katıldık. Sırada 29 Ekim Cumhuriyet Kupası var. 23 Nisan Çanakkale Kupası'nın İstanbul Boğazı yarışı etabında Gezgin B sınıfında üçüncü olduk. Ancak İstanbul Boğazı yarışının ardından ekibimizin Çanakkale etabına katılmaktan son anda vazgeçmesi nedeniyle, minimum üç kişilik ekip sayısını sağlayamadığımız için Tuğrul ile birlikte üzülerek Çanakkale etabında yarışamadık.

  • 30 Ağustos Zafer Kupası'nda ise yine Gezgin B sınıfında üçüncü olduk.

  • İstanbul Yelken Kulübü Trofesi'nde de oldukça güzel sonuçlar aldık.

  • 29 Mart 2026 tarihinde yapılan 111. Yıl Çanakkale Zaferi Kupası'nda, soğuk ve ıslak bir yarışın ardından Gezi Sınıfı'nda ikinci olduk.

  • 6-7 Haziran tarihlerinde gerçekleştirilen 41. Yıl Amiral Kupası'nın ilk etabını birinci tamamladık. Yarışın ikinci etabı İstanbul Boğaz Komutanlığı Kupası yarışında ikinci olduk.

  • 4-5 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirilen Anı Kupası'nın ikinci ayağında ise Setur Marina Yalova etabını birinci, ikinci etabı ise Gezi Sınıfı'nda ikinci tamamladık.

Dolayısıyla ilk sezonumuz açısından şu ana kadarki sonuçlardan memnunuz. Her iki trofeyi de iyi bir dereceyle tamamlamak ve ilk sezonumuzda yat yarışçılığının ne olduğunu gerçekten deneyimlemek istiyoruz.

Trofe yarışları dışında başka yarışlara da katıldınız. Bunlardan biri Fifty Fifty Sailing Cup'tı. Bu yarış size ne kattı?

Fifty Fifty Sailing Cup, takımların erkek-kadın eşitliğine dayalı bir yarış. Güzel ülkemizde, son yıllarda artan kadın yelkenci sayısı çok umut verici. Kadın yelkencilerin sayısının artmasına katkı sunan bu yarışı organize eden Oğuz Ayan ve ekibini kutluyorum. Fifty Fifty Sailing Cup bizim için yalnızca bir yarış olmadı. Aynı zamanda yarışçılığın gelişmesi açısından bazı konuları tartışma fırsatı bulduğumuz bir organizasyon oldu.

Yarış vesilesiyle organizasyonu düzenleyen Oğuz Ayan ile kısa da olsa görüşme fırsatımız oldu. Özellikle Gezi Sınıfı'nda yarışan ekiplerin desteklenmesi gerektiğini, en azından bu sınıflar bakımından yarış kayıt ücretlerinin daha erişilebilir hale getirilmesinin önemli olduğunu konuştuk.

Bu düşüncemizin, profesyonel bir yarış ekibi olarak aynı zamanda yarış organizasyonları düzenleyen kişiler tarafından da paylaşıldığını görmek bizi memnun etti.

Yarış kayıt ücretleri konusunda neden özellikle Gezi Sınıflarına dikkat çekiyorsunuz?

Çünkü yat yarışçılığının tabana yayılmasının önündeki en önemli engellerden birinin maliyet olduğunu düşünüyorum.

Bir tekne sahibi olmak zaten ciddi bir maliyet. Bunun üzerine bakım, yelken, ekipman, marina ve yarışlara ilişkin diğer giderler ekleniyor. Yeni bir ekip oluşturmuşsanız, henüz yarışçılık kültürünü ve sistemini öğrenme aşamasındaysanız, yüksek yarış kayıt ücretleri de eklendiğinde yarışlara düzenli olarak katılmak oldukça zorlaşıyor.

Oysa bugün Türkiye'de yarışan pek çok başarılı ekibin bir zamanlar gezi sınıfından başladığını unutmamak gerekiyor.

Bu nedenle gezi sınıfının, yarışçılığa giriş sınıfı olarak ayrıca desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Daha düşük kayıt ücretleri, yeni ekipleri teşvik edecek uygulamalar ve özellikle genç veya amatör yelkencilerin yarışlara erişimini kolaylaştıracak modeller Türk yat yarışçılığının gelişimine ciddi katkı sağlayacaktır.

Bu konuda değerli yelkenci dostum Onur Tok'un Türkiye'deki yarış kayıt ücretlerinin yüksekliğine ilişkin karşılaştırmalı değerlendirmesini de önemli buluyorum. Türk yelkenciliğinin gelişmesine katkı sağlayacağını düşündüğüm için onun bu konudaki görsel paylaşımına burada yer vermek isterim. Onur Tok’un yarış ücretlerinin pahalılığı üzerine karşılaştırmalı çalışması:

 Sizce Türkiye'de yelkenciliğin önündeki temel sorun nedir?

Türkiye'nin aslında yelkencilik bakımından çok büyük bir potansiyeli var. Çok uzun bir kıyı şeridimiz, farklı karakterlerde denizlerimiz ve rüzgâr bakımından oldukça elverişli bölgelerimiz bulunuyor. Buna rağmen yelkencilik hâlâ toplumun çok geniş kesimlerine ulaşmış bir spor değil.

Bence burada temel mesele, yalnızca tekne sayısı veya marina kapasitesi değil. Çocukların ve gençlerin denizle daha erken yaşlarda buluşması, kulüplerin altyapılarının desteklenmesi, okullarla yelken kulüpleri arasında daha fazla iş birliği kurulması ve amatör yat yarışçılığının erişilebilir hale getirilmesi önemli. Tabi marina fiyatlarının da makul seviyelere indirilmesi hususu da çok önemli. Yelkenin yalnızca ekonomik imkânları yüksek insanların yapabileceği bir spor olduğu algısını kırmamız gerektiğini düşünüyorum.

Hoppala ve Pupa Sailing Team için bundan sonraki hedefiniz nedir?

Öncelikle 2026 sezonunu iki trofeyi de iyi bir dereceyle tamamlayarak bitirmek istiyoruz.

Ama daha uzun vadede Pupa Sailing Team'in yalnızca bizim yarıştığımız bir ekip olmasını istemiyorum. Yelkeni seven, yarışmak isteyen ancak yarışçılığa nasıl başlayacağını bilemeyen insanların da dahil olabileceği bir yapı oluşturmak istiyoruz.

Biz Hoppala'yı yeniden denize kazandırırken aslında kendimize de yeni bir başlangıç yaptık.

Bir teknenin yıllarca atıl kaldıktan sonra yeniden hazırlanıp yarışlara çıkması bana çok şey ifade ediyor. Çünkü biraz da kendi hikâyeme benziyor. Çocukken Optimist ile başlayan, sonra yıllarca ara veren ve yeniden denize dönen bir yelkencilik hikâyesi...

Son olarak, yelkene yeni başlayacaklara ne söylemek istersiniz?

Başlamak için mükemmel zamanı beklememelerini söylerim.

Ben çocukken Optimist ile başladım, yıllarca ara verdim, sonra yeniden döndüm. Dolayısıyla yelkenciliğin hayatın farklı dönemlerinde yeniden keşfedilebilecek bir spor olduğuna inanıyorum.

Önce temel eğitimi almak, denizi tanımak ve mümkün olduğunca çok denize çıkmak gerekiyor. Sonrasında insan zaten ne yapmak istediğini keşfediyor: seyir mi, gezi mi, yarış mı? Ama hangi yolu seçerse seçsin, yelkenciliğin insana çok şey kattığını düşünüyorum.

Benim için yelken artık yalnızca bir spor değil. Bir yaşam biçimi, bir öğrenme alanı ve aynı zamanda insanın kendisini tanıdığı bir alan.

Röportaj: Yelkencinin Gazetesi

Fotoğraflar: Mehmet Akif Poroy Arşivi

Yayına Hazırlayan: Doruk Ajans / Yelkencinin Gazetesi Kuruluşudur.

Yapılmış Yorumlar (1)

derya ordulu
07 Ekim 2026, 15:17

Ellerinize sağlık, keyifle okudum.

Yorum Yap

İletişim
İletişim +90 (532)2439735