Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, 16 yıl aradan sonra, ilk BM Genel Sekreteri olarak 27-29 Temmuz 2026 tarihlerinde Kıbrıs'a gerçekleştirdiği ziyaretle adada her iki tarafla da bir araya geldi. Lefkoşa'daki ara bölgede düzenlenen üçlü liderler zirvesine KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman ve GKRY lideri Nikos Hristodulidis'in katıldığı temaslarda Guterres, tıkanan müzakere sürecini yeniden canlandırmaya ve tarafları somut adımlar atmaya teşvik etmeye çalıştığını ortaya koydu. Ziyaret sonrasında yaptığı açıklamada ise "5+1 formatında" bir toplantıya somut bir zemin oluşmadan gidilmesini arzu etmediklerini belirtti. Ziyaret, uzun süredir donmuş hâldeki Kıbrıs sorununu yeniden uluslararası gündemin merkezine taşırken, Türk tarafı bu girişimi ihtiyatla karşılamış ve diplomatik olarak da vurgulandığı üzere, Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği tanınmadan hazırlanacak hiçbir planın kalıcı bir çözüm getiremeyeceğini bir kez daha ortaya koymuştur. İşte tam bu noktada, yeni bir müzakere sürecinin hangi zeminde başlayacağı sorusu, Türkiye'nin ve Kıbrıs Türk halkının Doğu Akdeniz'deki uzun vadeli stratejik çıkarları açısından hayati bir önem taşımaktadır.
Dış politikada ilkeler, konjonktürün rüzgârına göre eğilip bükülen söylemler olarak görülemezler. Bu ilkeler bağımsız bir devletin uzun vadeli çıkarlarının somutlaştığı kırmızı çizgilerdir. Türkiye'nin Kıbrıs meselesinde yıllardır dile getirdiği "egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü" şartı da böyle bir ilkedir. Bu ilke, 16 Ağustos 1960'da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin ortaklık mantığının Rum tarafınca 1963'te fiilen tasfiye edilişinden bugüne kadar geçen altmış üç yıllık, Rumların Türklere karşı başlattığı soykırımı engellemek amacıyla yapılan 1974 Barış Harekâtı'yla oluşan fiilî statükodan bu yana ise elli iki yıllık bir tarihsel deneyimin damıtılmış hâlidir. Dolayısıyla bu şartın karşılanmadığı bir masaya oturmak, yalnızca diplomatik bir tercih meselesi değil, Türkiye'nin ve Kıbrıs Türk halkının stratejik konumunun temelden yeniden tanımlanması anlamına gelecek hayati bir eşiktir.
Egemen eşitlik talebi, Kıbrıs Türk halkı için soyut bir statü arayışı değildir. Bu talep doğrudan somut sonuçlar doğuran hukuki ve siyasi bir zemindir. Rum tarafının 1960 Cumhuriyeti'ni tek taraflı olarak "Kıbrıs Cumhuriyeti" adı altında uluslararası alanda temsil etmeye devam etmesi, Kıbrıs Türkleri'ni fiilen "azınlık" konumuna indirgemiş, Rum yönetimini ise tüm adanın meşru hükümeti olarak göstermiştir. Bu asimetri, yalnızca siyasi bir haksızlık değil; aynı zamanda Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanları, hidrokarbon arama ve üretim hakları ile uluslararası örgütlerde temsil gibi somut alanlarda Türkiye ve KKTC aleyhine işleyen bir mekanizma hâline gelmiştir.
Eğer yeni bir müzakere süreci, bu haksız ve gayri hukuki asimetri düzeltilmeden, yani Kıbrıs Türk tarafının egemen eşitliği teyit edilmeden başlatılırsa, masaya "eşit taraf" olarak değil, yeniden "statü arayan taraf" olarak oturulmuş olur. Bu, müzakerenin çerçevesini baştan Rum tarafının lehine kurar ve bunu kabul edilmiş olarak gösterir.
Rum tarafının ısrarla savunduğu "iki kesimli, iki toplumlu federasyon" formülü, kâğıt üzerinde eşitlikçi görünse de, pratikte tek egemenlik, tek uluslararası kişilik esasına dayanır. Bu modelde KKTC'nin bugünkü fiilî devlet yapısı, bağımsız uluslararası hukuki kişiliği ve garantörlük yapısına dayalı güvenlik mimarisi ortadan kalkar, bunun yerini merkezi bir yapıya bağlı, azalan yetkilerle donatılmış bir kurucu devlete bırakır. Bütün bir millet olarak yaşadıpımız tarihî tecrübelerimiz (21 Aralık 1963'te başlayan Kanlı Noel olayları, 1963-1974 arası yaşanan Rum saldırıları, ekonomik ambargo ve siyasi tasfiye girişimleri, 15 Temmuz 1974'teki Yunan destekli darbe girişimi) bu modelin Kıbrıs Türk toplumu için güvenlik garantisi değil, güvenlik açığı anlamına geldiğini göstermiştir. Egemen eşitlik ön şartı karşılanmadan masaya oturmak, bu tarihî riski yeniden gündeme taşımak demektir.
Kıbrıs meselesi, günümüzde artık yalnızca ada içi bir toplumlar arası sorun olarak görülemez. Bu mesele aynı zamanda Doğu Akdeniz'in enerji jeopolitiğinin tam merkezinde yer alan bir meseledir. Bu konuda Rum yönetiminin ortaya koyduğu gayri hukuki davranışlar; Kıbrıs Türkleri'nin rızası ve payı olmaksızın ilan ettiği münhasır ekonomik bölge sınırları ve buna dayalı hidrokarbon arama ve üretim ruhsatları, adanın doğal kaynaklarının tek taraflı biçimde paylaşılması girişimleridir. Türkiye'nin kendi kıta sahanlığı hakları ile KKTC'nin adadaki eşit hak iddiası, bu tek taraflı paylaşıma karşı geliştirilmiş hukuki ve siyasi bir denge unsurudur.
Eğer müzakere süreci, egemen eşitlik teyit edilmeden ve dolayısıyla KKTC'nin kara ve denizde eşit söz hakkı güvence altına alınmadan ilerlerse, gelecekte oluşacak herhangi bir çözüm formülünde Türkiye ve KKTC'nin Doğu Akdeniz'deki enerji kaynaklarından pay alma kapasitesi zayıflayabilir. Bu da yalnızca ekonomik bir kayıp değil, bölgesel enerji koridorlarında (İsrail-Kıbrıs-Yunanistan hattı gibi projelerde) Türkiye'yi dışlayan bir mimarinin kalıcılaşması riskini büyütür
1960 Garanti ve İttifak Antlaşmaları, Türkiye'ye adada fiilî ve hukuki bir güvenlik rolü tanımıştır. Bu rol, Türkiye'nin yalnızca Kıbrıs'a değil, Doğu Akdeniz'in tümüne yönelik stratejik erişiminin de bir dayanağıdır. Egemen eşitlik teyit edilmeden varılacak bir uzlaşı formülü, garantörlük sisteminin tasfiyesini de beraberinde getirebilir. Garantörlüğün kaldırılması, yalnızca sembolik bir kayıp değildir. Bu kayıp aynı zamanda Türkiye'nin adadaki askerî varlığının ve dolayısıyla Doğu Akdeniz'deki caydırıcılık kapasitesinin hukuki temelinin ortadan kalkması anlamına da gelir. Bu, "Mavi Vatan" doktrini çerçevesinde inşa edilen deniz stratejisinin en kritik ayaklarından birinin de kaybı olacaktır.
20 Temmuz 1974'te başlayan Barış Harekâtı, Türkiye'nin ve Kıbrıs Türk halkının ortak millî hafızasında, ağır bir bedel karşılığında kazanılmış bir güvenlik ve varoluş mücadelesi olarak yer alır. Bu harekâtın siyasi ve hukuki kazanımlarının, aradan geçen elli iki yılın (1974-2026) ardından egemen eşitlik ilkesinden taviz verilerek geri plana itilmesi, yalnızca stratejik değil, aynı zamanda derin bir meşruiyet ve millî onur meselesi doğurur. Devletlerin kırmızı çizgileri, yalnızca hesap kitap meselesi değildir, aynı zamanda o devletin sözüne ve tarihine olan bağlılığının da göstergesidir. İlan edilmiş bir ilkeden, karşı tarafın hiçbir somut adım atmadığı bir ortamda geri adım atılması, uluslararası arenada Türkiye'nin güvenilirliğini de zedeler. Zira bundan sonraki hiçbir kırmızı çizgi ciddiye alınmayabilir.
Türkiye'nin Kıbrıs politikasındaki tutarlılığı, yalnızca ada üzerindeki değil, tüm Doğu Akdeniz'deki konumunu şekillendiren bir unsurdur. Egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü şartı karşılanmadan başlayacak bir müzakere süreci hukuki zeminde KKTC'yi zayıflatan, enerji paylaşımında Türkiye'yi geriye düşüren, güvenlik mimarisinde garantörlük sistemini tehlikeye atan ve millî hafızada ağır bir meşruiyet sorunu doğuran çok boyutlu bir risktir. Bu nedenle, ilkesel duruşun korunması, yalnızca bir diplomatik tercih değil, Türkiye'nin ve Kıbrıs Türk halkının uzun vadeli stratejik geleceğinin güvencesidir.
Nitekim tarih, Kıbrıs Türk halkının ancak kendi gücüne ve Türkiye'nin kararlılığına dayandığında güvenliğini koruyabildiğini defalarca göstermiştir. Bu tecrübeden çıkarılacak ders ise çok açıktır ki egemen eşitlik ilkesinden taviz verilmeden yürütülecek bir süreç, hem KKTC'nin hem de Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki meşru hak ve çıkarlarının kalıcı güvencesi olacaktır.
Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi
Benzer Yazılar
Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.
Yapılmış Yorumlar (1)
Tebrikler, konuyu net bir şekilde özetleyen isabetli bir yazı olmuş. Emeğinize sağlık. Türkiye'de ve KKTC'de bu meseleyi hafife alan çok kişi var maalesef.