Malazgirt'ten Başkomutanlık'a Bir Milletin Vatan Mücadelesi

"Vatan" kelimesi, sözlüklerde kısaca "bir milletin üzerinde yaşadığı, tarihinin ve kültürünün şekillendiği toprak parçası" olarak tanımlanır. Ama bu tanım, kelimenin anlamından ziyade, bir millet için taşıdığı ağırlığı anlatmaya yetmez. Vatan, yalnızca üzerinde yaşadığımız toprak, sınırları anlaşmalarla çizilmiş bir coğrafi alan olarak görülemez. Vatan,  bir milletin en değerli hazinesidir. Doğduğumuz yer, atalarımızın mezar taşları, çocukluğumuzun geçtiği sokaklar, dedelerimizin şehit düştüğü ovalar-tepeler, hepsi vatan denen kavramın içinde tek bir anlama dönüşür, aidiyet.

İnsan, doğduğu topraktan önce bir kimlik devralır ama o toprağı gerçek anlamda "vatan" yapan şey, o kimliğin bedel ödenerek korunmasıdır. Bir coğrafya, üzerinde yaşayanların sadece ayak bastığı bir yer olmaktan çıkıp da uğrunda can verilen, gözyaşı dökülen, şiirler destanlar yazılan, türküler yakılan bir değere dönüştüğünde gerçek anlamda vatan olur. İşte bu yüzden vatan sevgisi, Türk milleti için en köklü, en dokunulmaz duygulardan biridir. Çünkü vatan, bir milletin geçmişiyle geleceği arasındaki köprüdür; o köprü yıkılırsa, millet olma bilinci de büyük yara alır ve sonunda mutlaka yıkılır.

Türk milletinin binlerce yıllık tarihi mazisine bakıldığında, vatan kavramının bu denli derin ve hassas olmasının nedeni de açıkça görülür. Çünkü bu millet, tarihinin farklı dönemlerinde hem büyük fetihlerle yeni yurtlar kazanmış, hem de bazı yurtlarını acı biçimde kaybetmiştir. Kazanılan her toprak şanlı bir zaferin, kaybedilen her toprak ise ayrı bir hüznün hikâyesidir.

Türk milletinin tarihi, aslında vatan olarak gördüğü toprakla kurduğu bağın hikâyesidir. O toprağı bulma, ona yerleşme, onu koruma ve bazen de büyük acılarla ondan ayrılma hikâyesi... Türk milletinin binlerce yılı aşan serüveni de tam olarak budur. Bir vatan kurma iradesi ve o vatanı her ne pahasına olursa olsun elde tutma azmi.

Çünkü Malazgirt'i de, Rumeli'nin kaybını da, Başkomutanlık Meydan Savaşı'nı da anlamlı kılan, hepsinin arkasında yatan bu tek ve derin duygudur.

26 Ağustos 1071'de Malazgirt ovasında yaşanan meydan savaşı, sıradan bir savaş değildi. Sultan Alparslan'ın komutasındaki Selçuklu ordusu, sayıca kendisinden kalabalık Doğu Roma İmparatorluğu ordusunu bozguna uğratırken, aslında tarihin akışını da değiştiriyordu. Bugün üzerinde yaşadığımız bu topraklar, o büyük zaferin ardından adım adım yoğrularak bir Türk yurduna dönüştü. Eğer yalnızca bu tarihi baz alsak dahi, Anadolu bizim için bin yılı aşkın bir süredir vatandır. Bu, bir iddia değil üzerinden bin yıl geçmiş somut bir gerçekliktir.

Ne var ki tarih, kazanılan her toprağın sonsuza dek elde tutulacağını garanti etmez. Bir coğrafyanın vatan hâline gelmesi, oraya girmekle değil, orada yüzyıllarca yaşamak, o toprağı bayındır kılmak, üzerinde şehirler kurmak, o toprağa ait olmakla mümkündür. Ama tarih bize acı dersler de vererek, vatan topraklarının nice zaferlerle kazanılsa da, bir gün elimizden çıkabileceğini de yaşatmıştır.

Osmanlı'nın "Rumeli" adını verdiği, bugün "Balkanlar" dediğimiz coğrafya, yaklaşık beş asır boyunca bir Türk yurduydu. Selanik'ten Üsküp'e, Manastır'dan Filibe'ye kadar uzanan bu topraklarda Türk kültürü, Türk idaresi ve Türk nüfusu yüzyıllarca kök saldı. Osmanlı devlet adamlarının bir kısmı orada doğdu, orada büyüdü; nice yazar şair, nice devlet adamı o toprakların çocuğuydu. Ama yirminci yüzyılın başına gelindiğinde, bu beş asırlık yurt, çoğunlukla çok kısa bir zaman diliminde, büyük acılarla, göçlerle ve bazen de tarihin en karanlık sayfalarına yazılan ve maalesef  günümüzde bırakın dünyayı, kendi neslimize dahi anlatmadığımız toplu katliamlarla, toplu sürgünlerle terk edilmek zorunda kalındı.

Rumeli'nin kaybını salt dış etkenlerle açıklamak, meselenin yalnızca bir yüzünü göstermek olur. Dönemin büyük güçleri, özellikle Rusya, Avusturya-Macaristan ve Britanya, Balkan milletleri arasındaki bağımsızlık taleplerini kendi emperyalist jeopolitik çıkarları doğrultusunda körüklemiş, doğrudan destek ve teşvikle bu hareketleri bir dış politika aracına dönüştürmüştür. Ne var ki bu dış kışkırtmaların bu denli etkili olabilmesi, imparatorluğun içeride taşıdığı zaafiyetlerle de yakından ilişkilidir. Özellikle II. Meşrutiyet sonrasında ordu içinde İttihat ve Terakki'ye bağlı subaylarla muhalif çevreler arasında derinleşen siyasi ayrışma, komuta kademesinin birliğini zedelemiş; askerî teşkilat, dış tehditlere karşı yekpare bir duruş sergilemek yerine, kendi içindeki hizipleşmeyle meşgul bir yapıya bürünmüştür. Yaklaştığı ayan beyan görümesine, bilinmesine rağmen;  Balkan Savaşları arifesinde ordunun büyük bölümünün terhis edilmiş olması, bu iç karışıklığın somut ve ağır sonuçlarından yalnızca biridir.

Bu tabloya, dönemin yönetici kadrosunun sergilediği basiretsizlik de eklenmelidir. Balkan devletlerinin aralarında ittifak kurarak ortak bir cephe oluşturduğu açıkça görülmesine rağmen, Osmanlı yönetiminin bu ittifakın boyutunu ve yakın tehlikesini zamanında ve doğru biçimde okuyamaması, alınması gereken askerî ve diplomatik tedbirlerin gecikmesine yol açmıştır. Siyasi kadroların, iç çekişmelerle meşgulken dış tehdide karşı ortak bir strateji geliştirememesi, mevcut kaynakların ve zamanın verimli kullanılamamasına neden olmuştur. Sonuç olarak Rumeli'nin kaybı, büyük güçlerin kışkırtmasınından ziyade, iç siyasi bölünmenin ordu disiplinini zayıflatmasının ve yönetici iradenin krizi öngörme ve yönetme konusunda yetersiz kalmasının da ortak bir sonucu olarak, devletin ve milletin telafisi mümkün olmayan Rumeli topraklarının, yani vatan topraklarının kaybına sebep olmuştur.

Bugün geriye dönüp baktığımızda itiraf etmemiz gereken bir gerçek var. O kadar büyük bir yurdu, o kadar çabuk kaybettik ki, sanki hafızamızdan da aynı hızla sildik. Nice zaferlerle, alın teriyle, kanla azimle, birlik ve beraberlikle yurt edindiğimiz o topraklardan kopuş, siyasi kayıpların yanında aynı zamanda derin bir hüznü de bu millete miras bıraktı. Hala aile bağları Rumeliye dayanan bazı komşularımızdan, arkadaşlarımızdan "Ah Rumeli" diye iç çektiklerini duyar, görürüz. Aslında bu iç çekişler, yitip giden bir vatan özleminin, bir daha geri gelmeyecek bir yurdun ardından duyulan acının dile getirilmesidir.

Rumeli'nin kaybı, Türk milletine acı ama hayati bir ders verdi. Vatan, sadece kazanılmakla güvence altına alınmış olmaz. Bir toprağın vatan olarak kalabilmesi için, o toprağı sahiplenen, onun için bedel ödemeye hazır bir milletin sürekli dikkatli, tedbirli ve uyanıklığı gerekir. İşte tam da bu yüzden, yirminci yüzyılın başında Anadolu bir kez daha işgal tehdidiyle karşı karşıya kaldığında, millet bu dersi unutmamıştı. Rumeli'nin acı hatırası hâlâ tazeyken, bu sefer elde kalan son büyük yurdun, Anadolu'nun, aynı akıbete uğramasına izin verilmedi.

Yüzyıllar sonra, 26 Ağustos 1922'de, tarih bir kez daha aynı takvim yaprağında Türk milletinin kaderini belirleyecek bir sınav çıkardı karşısına. Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın bizzat cephede, Kocatepe'den sevk ve idare ettiği Büyük Taarruz, 30 Ağustos'ta Başkomutanlık Meydan Savaşı ile taçlandı. Bu savaş, bilinçli bir stratejiyle, düşman ordusunun ana gövdesini kesin ve topyekûn biçimde yok etme hedefiyle kurgulandı ve sonucunda Türk milletinin varoluş mücadelesinde bir dönüm noktası oldu. İşgal kuvvetleri Anadolu'dan tam anlamıyla sürülmeye başlandı, İzmir'e giden yol açıldı ve bağımsızlık artık yalnızca bir hedef değil, elle tutulur bir gerçeklik hâline geldi.

Bu iki büyük zaferin, Malazgirt ve Başkomutanlık Meydan Savaşı, arasında sekiz buçuk asırlık bir zaman farkı vardır. Ama ruh aynı ruhtur, azim aynı azimdir, birdir. Malazgirt, Anadolu'yu Türk yurdu yapan kapıyı araladı; Başkomutanlık Meydan Savaşı ise, o yurdun bir kez daha elden çıkma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı en kritik anda, Türk milletinin "bu topraklar bizimdir ve öyle kalacaktır" iradesini tüm dünyaya göstererek tarihe kazıdı. Biri yurt kurmanın, diğeri yurdu kaybetmemenin destanıdır. İkisi de aynı köke, aynı vatan bilincine dayanır.

Bugün Anadolu topraklarında özgürce yaşayabiliyorsak, bunun arkasında binlerce yıllık bir mücadele, on binlerce şehit ve asla vazgeçilmeyen bir irade vardır. Ama Rumeli'nin hikâyesi hafızalarda hep canlıdır. Vatan; korunmadığı, sahiplenilmediği, unutulduğu an elden çıkıp kaybedilir. Malazgirt bir başlangıçtı; Başkomutanlık Meydan Savaşı ise o başlangıcın verdiği yurdun bir daha asla elden çıkmaması için verilen son ve kesin sözdü.

Bu yüzden her 26 Ağustos ve her 30 Ağustos, sadece büyük askerî zaferlerin yıl dönümü olarak görülemez. Aynı zamanda bu zaferler bir milletin "vatan" dediği kavrama neden bu kadar sıkı sarıldığının da göstergesidir. Tarih, Rumeli örneğinde Türk milletine göstermiştir ki; bir kez kaybedilen yurdun acısı, nesiller boyu içimizde bir "ah" olarak kalır. Bugün üzerinde yaşadığımız her karış toprak, o "ah"ların bir daha tekrarlanmaması için verilmiş sözün somut hâlidir. Millet olarak kaybolmamak, yitip gitmemek için gelecek nesillerimize bırakacağımız en değerli miras da bu bilinç ve irade olacaktır.

Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi

Benzer Yazılar

Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.

Yorum Yap

İletişim
İletişim +90 (532)2439735