Tarihin en tehlikeli sömürgesi, toprağın değil zihinlerin işgal edilmesidir. Çünkü bir ulusun zihni fethedildiğinde, ordulara gerek kalmadan düşünceleri, değerleri ve geleceği teslim alınır. Sömürgecilik yalnızca fiziksel kaynakların gaspı değil; aynı zamanda toplumun düşünce ve anlam dünyasının yeniden inşası, insanın kendine ve Dünya’ya bakışının şekillendirilmesidir. Bugün modern çağın en kalıcı zincirleri artık bileklere değil bilinçlere vurulmaktadır.
Zihinsel sömürgecilik; doğrudan bir zorlamadan çok, fark edilmeden içselleştirilen bir yönlendirmedir. Batılı düşünürlerin kavramsal çerçeveleri, medya imajları, eğitim sistemleri ve kültürel tüketim kalıpları aracılığıyla zihinler şekillendirilip, biçimlendirilir. Bu, Frantz Fanon’un deyişiyle “beyaz maskeler takan siyah deriler” üretir. İnsan, kendi kültürünü küçümserken, yabancının dünyasını ilerlemenin alternatifsiz tek geçerli ölçütü sayar.
Fanon’un ‘’Siyah Deri, Beyaz Maskeler’’ adlı eseri, sömürge altındaki toplumların en görünmez yarasını açığa çıkarır: Sömürge insanı, özgürlüğü kendi kimliğinde değil, efendisinin gözünde arar. Bu psikolojik boyunduruk, 19. yüzyıldaki emperyal fetihlerden çok daha derin ve yıkıcı bir tahribat yaratmıştır.
Edward Said, Oryantalizm’de Batı’nın Doğu’yu nasıl bir bilgi ve iktidar ilişkisi içinde tanımladığını gösterir. Bu tanım, sadece Doğu’yu değil, Doğulu’nun kendini algılayışını da dönüştürür. Böylece bir toplum; kendi gerçekliğini kendi değerleri ile değil, Batı’nın tuttuğu aynaya bakarak kim olduğunu anlamaya çalışır. O ayna ise daima kusurlu bir yansımadır: Doğu: ya “egzotik” ya “geri kalmış” ya da iflah olmaz bir “tehlikeli”dir.
Zihinsel sömürgecilik; bireye kendi dilini, tarihini, düşünme biçimini unutturarak başlar. Kendi kelimelerinden utanmaya başladığında, sömürge artık tamamlanmıştır.
Bugün hâlâ birçok toplum; gelişmişlik ölçüsünü kendi tarihsel gerçekliğinden değil, Batı’nın onayından alır. “Modern” olmak, Batı gibi düşünmekle, Batı gibi yaşamakla eş anlamlı hâle gelir. Bu durum, bir kimlik bunalımına yol açar; uluslar kendi varlıklarını, başkasının tanımladığı değerlerle anlamlandırmaya çalışır. Böylece, görünmeyen bir imparatorluk kurulur: coğrafi sınırları olmayan, ama zihinlerin derinliklerine kadar uzanan bir imparatorluk.
Bir toplumun eğitim sistemi, zihinsel bağımsızlığın ya da teslimiyetin en güçlü aracıdır. Kolonyal dönemde Afrika’da, Asya’da ve Ortadoğu’da kurulan okullar, yerel bilgeliği değil Batı değerlerini merkeze almıştır. Bu okullardan mezun olan yeni elitler, kendi toplumlarını “medenileştirme” göreviyle sahneye çıkmış; farkında olmadan sömürgecinin düşüncesini taşımışlardır.
19. yüzyıl Hindistan’ında İngiliz idaresi altında kurulan Anglo-Hind okulları bunun en açık örneğidir. Lord Macaulay’ın meşhur “Minute on Indian Education” adlı raporunda belirttiği gibi hedef, “rengi Hintli, düşüncesi İngiliz olan bir sınıf” yetiştirmekti. Bu sınıf, daha sonra İngiliz sömürge yönetiminin en sadık uygulayıcısı ve destekçisi oldu.
Dil, bu sömürünün kalbidir. Kenyalı yazar Ngũgĩ wa Thiong’o’nun söylediği gibi, “Bir halkın dilini öldürmek, onun ruhunu öldürmektir.” Çünkü dil; yalnızca iletişim aracı değil, Dünya’yı algılama biçimidir. Bir kavramın yokluğu, bir düşüncenin yokluğudur. Batı dillerinin küresel hâkimiyeti, sadece iletişim kolaylığı değil; anlamın, doğruluğun ve güzelliğin ölçüsünü de Batı normları çerçevesinde tekelleştirmektir.
Küresel akademik çevrelerde yalnızca İngilizce’nin “bilim dili” olarak kabul edilmesi, bu zihinsel tahakkümün güncel bir tezahürüdür. Kendi dilinde düşünemeyen bir toplum, başkasının kavramlarıyla konuşur; dolayısıyla başkasının gerçekliğini savunur.
Tarih kitapları da bu sürecin bir diğer tanıklarıdır. Kendi geçmişine yabancılaştırılmış bir toplum, başkalarının yazdığı hikâyenin figüranı olur. Bir milletin geçmişi, kurmuş oldukları medeniyetler, şanlı zaferleriyle değil, yenilgilerle ve “geri kalmışlık” anlatılarıyla öğretilirse, bireylerin benliği aşağılanma duygusuyla şekillenir ve yoğrulur. Böylece, “üstün olduğu varsayılanın” rehberliğine gönüllü bir bağlılık gelişir.
Birçok sömürge ülkesinde, bir yandan modernleşme hamleleri yapılırken diğer yandan geleneksel kültürün birçok unsuru “geri kalmışlık” sembolü sayılmıştır. Bu, Batı’ya yönelmenin kaçınılmaz olduğu bir medeniyet algısını yerleştirmiş, kendi medeniyet dairesini değersizleştiren bir bilinç üretmiştir.
Zihinsel sömürgecilik artık tüfekle değil, ekranla yapılıyor. Görsel kültür, küresel imaj algılarıyla kitleleri yönlendiriyor: Batı’nın parlak vitrininde refah, güzellik ve mutluluk. Her dizi, her reklam, her popüler müzik veya moda akımı, toplumun bilinçaltına sorgusuz sualsiz “yaşamın doğru biçimi” algısını işliyor.
Bu süreç, Frankfurt Okulu’nun “kültür endüstrisi” kavramıyla açıklanabilir. Adorno ve Horkheimer’a göre; modern kapitalizm, bireyleri doğrudan zorlamaz. Onların zevklerini, arzularını, korkularını yönlendirerek itaat ettirir. Bugün Netflix, Instagram, TikTok vs. gibi platformlar, modern dünyanın en etkili “zihin mühendisleri”dir.
Artık insanlar tembelliği, bilgisizliği değil, “Batılı tarzda olamamayı” utanç sayıyor. Kendi geleneksel giysisini, yemeğini, mimarisini çağ dışı buluyor. Kendi toprağının kokusuna değil, ithal parfümlerin kimyasına öykünüyor. İşte tam da burada, zihinsel sömürgecilik ekonomik olandan daha güçlü hale geliyor: Çünkü gönüllü bir taklit, zorla dayatılmış itaattan çok daha kalıcıdır.
Bugünün dijital çağında, zihinlerin kolonizasyonu algoritmalar üzerinden yürütülmektedir. Sosyal medya platformları, kullanıcıların davranışlarını analiz ederek onları belli düşünce kalıplarına yönlendirir. Bu, dijital çağın yeni “bilinç düzeni”dir. Görünürde özgür, gerçekte ise manipüle edilmiş bir düşünme biçimi.
Zihinsel bağımsızlık, bir siyasî hareketin değil, bir bilinç devriminin ürünüdür. Bu devrim, “yabancı olan her şey kötüdür” diyerek değil, “kendi olanın değerini bilerek” başlar. Ne kör bir Batı düşmanlığı ne de kompleksli bir Batı hayranlığı. Burada hakikat, özgür düşüncenin tam merkezindedir.
Gerçek özgürlük, kendi tarihinin, sanatının, dilinin ve felsefesinin yeniden farkedilmesi, yeniden keşfidir. İbn Sina’nın, Mevlana’nın, Farabi’nin, Yunus Emre’nin düşünce ufkunu sadece geçmişin mirası olarak değil, bugünün yeniden inşasında bir kaynak olarak okuma iradesini göstermektir.
Mehmet Âkif’in “Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atını / Veriniz hem de mesainize son sür’atini / Çünkü milliyeti yok san’atın, ilmin” dizeleri, bu dengeyi özetler: Batı’dan araçları almak mümkündür; fakat bu araçları kendi değer dünyamızın hizmetine sokmak gerekir.
Zihinsel bağımsızlık, sadece “Batı’yı reddetmek” değil; onun bilgi üretim araçlarını tanıyıp, onları kendi hakikat anlayışımızla yeniden biçimlendirmektir. Çünkü insan, yalnızca düşmanını değil, kendi düşüncesini de tanıdığında gerçek anlamda özgürleşir.
Bugün Asya’da, Afrika’da ve Latin Amerika’da yeni bir entelektüel dalga yükseliyor: dekolonizasyon felsefesi. Bu akım, sadece siyasi bağımsızlığı değil, bilgi üretiminin ve kimliğin sömürgeden kurtarılmasını hedefliyor. Paulo Freire’nin “ezilenlerin pedagojisi” bu bilincin temellerinden biridir: Eğitim, özgürleştirici olmalı; bireye kendi dünyasını yeniden adlandırma cesareti kazandırmalıdır.
Zihinsel sömürgecilik, insana kendi hafızasını yok saydıran en büyük güçtür. Fakat hiçbir sömürge sonsuz değildir. İnsan, kendini hatırladığı anda zincirler çözülür. Unutmanın karşısına hatırlamayı, taklidin karşısına özgünlüğü, teslimiyetin karşısına sorgulamayı koymak gerekir.
Bir milletin kurtuluşu, önce kelimelerinde başlar; sonra düşüncesinde, nihayet yüreğinde neticeye ulaşır. Çünkü gerçekten özgür olan, başkasının değerlerinde değil, kendi değerlerinde geleceği görebilendir.
Zihinsel kurtuluş, tarih boyunca bütün büyük medeniyetlerin dirilişini mümkün kılmıştır. Endülüs’ün çöküşünden sonra İbn Rüşd’ün mirası, Avrupa’nın Rönesans’ına ilham olmuş; fakat aynı miras Doğu’da unutulmuştur. Bugün yeniden hatırlamak, yeniden üretmek ve yeniden inanmak, sadece kültürel değil, varoluşsal bir görevdir.
Gerçek özgürlük; bir bayrağı dalgalandırmakla değil, bir fikri bağımsızca düşünebilmekle başlar. Çünkü en karanlık esaret, zihinler esir alındığında başlar ve en yüce özgürlük, insan kendi düşüncesine yeniden sahip çıktığında doğar.
Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi
Benzer Yazılar
Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.