
Çanakkale...
Bir milletin kendi varlığıyla yüzleştiği, dağılmanın eşiğinde kendi özünü yeniden keşfettiği bir var olma iradesinin adıdır. 18 Mart 1915’te kazanılan Çanakkale Deniz Zaferi, bir askeri başarı gibi görünse de, gerçekte bir imparatorluğun son nefesinde gösterdiği direncin ve bir milletin henüz doğmamış geleceğine bıraktığı iradenin en berrak ifadesidir.
Osmanlı Devleti, 20. yüzyılın başına gelindiğinde artık eski gücünden uzak, siyasal ve ekonomik bakımdan yıpranmış bir yapı arz ediyordu. Balkan Savaşları’nın son derece derin ve unutulmaz acı hatıraları henüz tazeyken girilen Birinci Dünya Savaşı, devletin omuzlarına ağır bir yük bindirmişti. İşte tam bu noktada Çanakkale, yalnızca coğrafi bir savunma hattı değil, aynı zamanda tarihin yönünü belirleyecek bir sınav alanı hâline geldi. İtilaf Devletleri için Çanakkale, İstanbul’a ulaşmanın ve Osmanlı’yı savaş dışı bırakmanın anahtarıydı; Osmanlı için ise bu boğaz, sadece bir başkentin değil, bir medeniyetin son kapısıydı.
Denizde kazanılan zafer, teknik üstünlüğe sahip donanmaların karşısında, sınırlı imkânlarla verilen, büyük bir varolma iradesini gösteren bir mücadelenin sonucuydu. Bu zafer, modern savaşın yalnızca silah gücüyle değil, kararlılık, sabır ve stratejik zekâyla da kazanılabileceğini gösterdi. Fakat bu başarının asıl derinliği, top seslerinin ötesinde aranmalıdır. Çünkü Çanakkale’de savunulan şey yalnızca toprak değildi; bir aidiyet duygusu, bir tarih bilinci ve en önemlisi, “henüz bitmedik” diyen bir iradeydi.
Bu irade, Osmanlı’nın yıkıma giden çözülüş sürecinde bir istisna gibi parladı. Çünkü o yıllarda devlet, içeride siyasi çalkantılarla, dışarıda ise çok cepheli bir savaşla mücadele ediyordu. Çanakkale’de kazanılan zafer, bu dağılma sürecine kısa süreli bir duraklama getirmiş olsa da, daha önemlisi moral bir dirilişi tetikledi. Halkın gözünde artık yenilmez olduğu düşünülen güçlerin mağlup edilebileceği görülmüş, bu da toplumsal hafızada silinmeyecek bir iz bırakmıştır.
Bu iz, birkaç yıl sonra, 19 Mayıs 1919'da başlayacak olan Millî Mücadele’nin ruhunu besleyen en önemli kaynaklardan biri olmuştur. Çünkü Çanakkale’de savaşan askerler, yalnızca o günün değil, geleceğin de taşıyıcılarıydı. O cephede edinilen tecrübe, kurulan dayanışma ve gelişen liderlik kabiliyeti, ileride Anadolu’da verilecek bağımsızlık mücadelesinin kadrolarını ve ruhunu şekillendirmiştir. Özellikle cephede öne çıkan bazı komutanların, daha sonra Millî Mücadele’de belirleyici roller üstlenmesi, Çanakkale’nin yalnızca bir son değil, aynı zamanda bir başlangıç olduğunu açıkça ortaya koyar. Bu noktada Çanakkale cephesine dikkatle bakıldığında, aslında Cumhuriyet’e giden yolun öne çıkan komuta kadrosu da görülür. Mustafa Kemal Atatürk, Anafartalar ve Conkbayırı’ndaki başarısıyla yalnızca bir muharebenin değil, bir milletin kaderine yön veren liderlik vasfını ortaya koymuştur. Onun “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” sözü, savaşın askeri boyutunu aşarak bir varoluş çağrısına dönüşmüştür. Bu söz, yıllar sonra Anadolu’da başlayacak olan direnişin de ruhunu önceden haber verir gibidir.
Yine Çanakkale’de önemli görevler üstlenen isimlerden Fevzi Çakmak, savaşın disiplinli ve planlı yürütülmesinde etkili olmuş; ilerleyen yıllarda Millî Mücadele’nin askeri organizasyonunda kilit roller üstlenmiştir. Kazım Karabekir, doğrudan Çanakkale’de cephe komutanı olarak yer almasa da aynı savaş atmosferinde yetişmiş ve sonrasında Doğu Cephesi’nde elde ettiği başarılarla yeni devletin sınırlarının şekillenmesinde belirleyici olmuştur. Bu durum, Çanakkale Savaşı'nın yalnızca belirli bir cepheyle sınırlı kalmayan, Milli Mücadele'ye giden yolda geniş bir askerî ve zihinsel hazırlık süreci oluşturduğunu gösterir.
Bunun yanı sıra Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele gibi isimler de o dönemin askerî kadroları içinde yer alarak, savaşın yarattığı tecrübe ikliminden beslenmişlerdir. Bu komutanlar, Millî Mücadele yıllarında Anadolu’nun farklı bölgelerinde direnişi örgütleyen, halkla doğrudan temas kuran ve yerel güçleri bir araya getiren öncü figürler hâline gelmişlerdir. Böylece Çanakkale’de edinilen askeri refleks, Anadolu’da bir halk hareketine dönüşmüştür.
Toplumsal açıdan bakıldığında Çanakkale; farklı kimliklerin, bölgelerin ve sınıfların ortak bir amaç etrafında birleştiği nadir yerlerden biridir. Anadolu’nun ve Osmanlı Devleti'nin en ücra köylerinden, kasabalarından, vilayetlerinden gelen gençlerin aynı siperde buluşması, bir “millet olma” bilincinin somutlaştığı bir zemini de beraberinde getirmiştir. Bu bilinç, Cumhuriyet’in kuruluşunda ihtiyaç duyulan toplumsal dayanışmanın temel taşlarından biri hâline gelmiştir.
Çanakkale’nin bir diğer önemli yönü de, yenilgi psikolojisinin kırılmasına yaptığı katkıdır. Uzun yıllar süren savaşlar ve kayıplar, toplumda bir yılgınlık oluşturmuştu. Ancak burada elde edilen başarı, “yeniden başarabiliriz” düşüncesini mümkün kılmıştır. Bu düşünce, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde en az askeri başarılar kadar belirleyici olmuştur.
Bu yönüyle Çanakkale, Osmanlı’nın son döneminde bir direniş sembolü, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde ise emperyalizmie karşı verilen mücadelede bir ilham kaynağıdır. Bir tarafta kapanan bir devrin son ışığı, diğer tarafta doğmakta olan bir ulusun ilk kıvılcımıdır. Bu iki zaman dilimi arasında kurulan köprü; yalnızca tarihsel bir süreklilik değil, aynı zamanda bir ruh aktarımıdır.
Sonuç olarak Çanakkale Deniz Zaferi, bir imparatorluğun çöküşünü durduramamış olabilir; ancak o çöküş bir ulusun yok oluşuna dönüşmesini engelleyen ruhu beslemiştir. Bu ruh, Anadolu’da yeniden filizlenmiş ve modern Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine sinmiştir. Bu yüzden Çanakkale’yi yalnızca geçmişte kalmış bir zafer olarak değil, bir milletin kendini yeniden tanımladığı, küllerinden doğmaya karar verdiği bir eşik olarak okumak gerekir. Bu eşik, aynı zamanda bir hafıza mekânıdır. Çanakkale’de yalnızca kazanılan bir zafer değil, kurulan bir bilinç vardır. Bu yüzden Çanakkale, daima yeniden hatırlanır; çünkü orada yaşanan yalnızca geçmişe ait değildir, her dönemin kendi varoluş sorusuna verdiği cevabın da bir parçasıdır.
Nihayetinde, Çanakkale’ye bakarken görülmesi gereken gerçek ise şudur: Orada verilen mücadele, bir sonu geciktirmekten ziyade, bir başlangıcı hazırlamıştır. O başlangıç, Anadolu’da bir milletin kendi kaderini yeniden yazma iradesine dönüşmüş; tarih, bu iradenin etrafında yeniden yön bulmuş, şekillenmiştir.
Bugün o topraklara bakıldığında görülen yalnızca tepeler ve rüzgârın uğultusu değildir; her karışında bir isimsiz kahramanın nefesi, yarım kalmış bir ömrün vakarı ve bir milletin geleceğe bıraktığı en ağır emanet saklıdır. Yaşları bahara yeni değmiş gençlerin, ardında ne bir hatıra bırakmaya vakit bulabildiği ne de vedasını tamamlayabildiği o anlar, aslında bir milletin ortak hafızasında ebedî bir saygıya ve minnete dönüşmüştür. Bu yüzden Çanakkale şehitlerini anmak, sadece geçmişe dönük bir minnet ifadesi değil; bugün sahip olunan her şeyin hangi bedellerle var olduğunu hatırlamak ve o emaneti aynı vakar ve sorumlulukla taşımaya söz vermektir.
Rahmet, minnet, saygı ve sevgiyle; tüm şehitlerimizin ruhları şad olsun.
Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi
Benzer Yazılar
Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.