Resmî Gazete'de 16 Ağustos 2026 tarihinde yayımlanan iki Cumhurbaşkanlığı kararı, ilk okunuşta sıradan bir doğa koruma tedbiri izlenimi verebilir. Fethiye-Kaş açıklarında 21.706 kilometrekarelik, Adalar Denizi'nin kuzeyinde ise 1.742 kilometrekarelik deniz alanının "Deniz Milli Parkı" statüsüne kavuşturulması, Akdeniz Foku ve Caretta Caretta gibi nesli tehlike altındaki türlerin korunması gerekçesiyle kamuoyuna sunulmuştur.
Ne var ki uluslararası ilişkiler disiplininde çevre politikalarının çoğu zaman jeopolitik aracın örtüsü olduğu bilinir; bu kararlar da bundan istisna değildir. Türkiye, tarihinde ilk kez açık deniz alanlarına milli park statüsü tanıyarak, ekolojik mesajın yanında aslında hukuki ve stratejik bir mesaj vermiştir. Bu mesaj, her alanda ifade ettiği Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz'de fiilen var olan egemenlik ve egemenlik haklarını, somut idari tasarruflarla da görünür kılmak.
Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanları anlaşmazlığı, Türkiye ile Yunanistan arasında uzun yıllardır süregelen bir gerilimdir. Bu gerilimin özünde, kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge sınırlarının nasıl çizileceği bulunmaktadır. Türkiye'nin savunduğu "kıyı devletinin doğal uzantısı ve hakkaniyet" ilkesi ile Yunanistan'ın dayandığı, adaların anakaralarla eşit etki yaratacağı varsayımına dayalı yayılmacı maksimalist yaklaşım.
2025 yılında Yunanistan'ın İyon Denizi ve Güney Adalar Denizi'nde ilan ettiği deniz parkları, Türkiye'nin bakış açısından çevre söyleminin sözde tarafsızlığının arkasına gizlenmiş bir maksimalist egemenlik genişletme girişimiydi. Bir devletin, tartışmalı veya sınırları belirsiz sularda tek taraflı olarak koruma alanı ilan etmesi, uluslararası hukukta "etkin idare" (effective control) kriterine hizmet eden fiili bir davranıştır ve zamanla hak iddialarını güçlendiren bir emsal oluşturabilir. Ankara bu hamleyi yalnızca diplomatik itiraz notalarıyla karşılamanın yetersiz kalacağını görerek, 2025'te BM ve Hükümetlerarası Oşinografi Komisyonu (IOC) nezdinde tescil ettirdiği Deniz Mekânsal Planlaması haritasını, 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu'na dayanan somut bir idari tasarrufla mevzuata bağlamıştır. Bu bakımdan 16 Ağustos 2026 kararları, doğaçlama bir refleksten ziyade, bir yıllık hukuki hazırlığın nihai ürünüdür.
Türkiye'nin tezlerini savunurken hukuki çerçevenin doğru kurulması gerekir. Deniz milli parkı ilanı, kıyı devletinin kendi karasularında ve kıta sahanlığı alanlarında yürüttüğü bir idari düzenlemedir. Türkiye 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne taraf değildir ve bu sözleşmenin ada/anakara eşitliği varsayımını, özellikle yarı kapalı denizler olan Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz'de hakkaniyete aykırı sonuçlar doğurduğu gerekçesiyle reddeder. Türkiye'nin haklı olarak durduğu pozisyonuna göre, kıyı uzunluğu ve coğrafi gerçeklikler dikkate alınmadan küçük adalara geniş deniz yetki alanları tanınması, kıta sahanlıklarının doğal uzantısı ilkesini ve hakkaniyeti zedeler.
Bu çerçevede, Fethiye-Kaş Deniz Milli Parkı'nın sınırlarının Türkiye kıyılarının doğal uzantısı sayılan alanlarda çizilmiş olması, tesadüfi değildir. Yunanistan'ın itirazında öne sürdüğü "kararların Türk karasuları ötesine, açık denize ve Yunan kıta sahanlığına taştığı" iddiası, aslında Ankara'nın kasıtlı bir hukuki tercihidir: Türkiye, kendi kıta sahanlığı olarak gördüğü alanı fiilen işaretleyerek, gelecekte olası bir sınırlandırma müzakeresinde veya uluslararası yargı sürecinde masaya koyacağı coğrafi gerçekliği şimdiden somutlaştırmaktadır. Devletler hukukunda, bir tarafın uzun süre itirazsız sürdürdüğü fiili idare, zamanla hukuki bir dayanak kazanabilir. Türkiye'nin stratejisi de bu mantığa dayanmaktadır.
Mavi Vatan Doktrininin Somutlaşması
2019 sonrasında Türk dış politikasının merkezine yerleşen "Mavi Vatan" anlayışı, Türkiye'nin çevre denizlerindeki egemenlik haklarını askeri caydırıcılıkla birlikte, hukuki ve idari araçlarla da tahkim etmeyi öngörür. Bu doktrinin özü, pasif bir itiraz siyasetinden, alanı fiilen ve kurumsal olarak "sahiplenen" bir devlet pratiğine geçiştir. Deniz milli parkı ilanı, tam da bu geçişin somut bir örneğidir: Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü'nün idari yetkisi, ilk kez açık deniz koordinatlarına kadar genişletilmiş, Tarım ve Orman Bakanlığı yönetim sorumluluğu üstlenmiştir.
Kararın zamanlaması da stratejik açıdan okunmalıdır. Doğu Akdeniz'de enerji kaynakları paylaşımı, kıta sahanlığı sınırlandırma müzakereleri ve NATO'nun güney kanadındaki dengeler halen aktif ve değişken bir seyir izlemektedir. Türkiye, hem Libya ile 2019'da imzaladığı deniz yetki alanları mutabakat muhtırasının çizdiği hattı pekiştirmek hem de Yunanistan'ın 2025'teki adımlarına misliyle karşılık vermek amacıyla, bu ilanı bir "karşı-hamle" olarak konumlandırmıştır. Meis Adası gibi Yunanistan anakarasından 580 kilometre uzakta, Türkiye kıyısına ise metrelerce yakın küçük bir adanın geniş deniz yetki alanı oluşturabileceği iddiasının abesliğini, sahada fiilen çizilen sınırlarla görünür kılmak, Ankara'nın uzun süredir sürdürdüğü bir kamuoyu diplomasisi stratejisinin devamıdır.
Uluslararası ilişkilerde "yeşil jeopolitik" kavramı, devletlerin çevre koruma söylemini stratejik araç olarak kullanmasını tanımlar. Yunanistan'ın 2024-2025'te attığı adımlar bu modelin bir örneğiydi. Türkiye'nin yanıtı ise aynı dilin, aynı meşruiyet zemininin Ankara tarafından da kullanılabileceğini kanıtlamıştır. Bu, Türkiye'nin tezlerini savunanlar açısından önemli bir simetri unsurudur. Eğer çevre koruma gerekçesiyle deniz alanı ilan etmek meşru bir egemenlik hakkı kullanımıysa, bu hak yalnızca bir tarafa, Yunanistan'a özgü olamaz. Türkiye'nin kararı, aynı zamanda uluslararası kamuoyuna "biz de bu masada aynı araçlarla varız, var olmaya devam edeceğiz" mesajını taşır.
Ayrıca, gerçek Akdeniz foku ve deniz kaplumbağası popülasyonlarının yoğun olarak bulunduğu Fethiye-Göcek, Patara ve Kaş-Kekova bölgelerinin zaten önceden özel çevre koruma bölgesi statüsünde olması, kararın çevresel gerekçesinin de tümüyle gerçekçi olduğunu göstermektedir. Türkiye'nin bu tavrı, ekolojik hassasiyet ile stratejik çıkarın çelişmediği, aksine örtüştüğü yönündedir: Doğayı koruyan devlet, aynı zamanda o denizde söz sahibi olduğunu da kanıtlamış olur.
Zamanlamanın Önemi
Bir devletin stratejik hamlelerini sadece içeriğiyle okumak eksiklik oluşturur. Bu hamlelerin hangi konjonktürde atıldığını da okumak gerekir. 16 Ağustos 2026 kararları, Türkiye'nin uluslararası sistemdeki konumunu yeniden tanımladığı, çok yönlü bir dönemeçte açıklanmıştır.
Öncelikle, karardan yalnızca dokuz gün önce, 7 Ağustos 2026'da Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında Mekke'de imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, Ankara'nın bölgesel ittifak mimarisinde yeni bir eksen kurduğunu göstermektedir. NATO'nun 5. maddesine benzetilen bu düzenleme, Türkiye'nin güvenlik çıpasını Batı ittifakının yanısıra, kendi kurduğu veya kurucusu olduğu çok merkezli bir denklemin içine yaydığının da işaretidir. Böyle bir dönemde, Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz'de egemenlik haklarını pekiştiren bir idari hamle yapmak, Ankara'nın "çok yönlü ve özerk bir güç" imajını pekiştirme çabasıyla doğrudan örtüşmektedir.
İkinci olarak, aynı günlerde kamuoyuna yansıyan "AB üyeliği önceliğimiz değil" açıklaması, Türkiye'nin Brüksel ile ilişkilerini, kendi politikası bakımından, bir öncelik meselesine indirgediğini, tam üyelik sürecinin ise fiilen ikincil plana düştüğünü göstermektedir. Türkiye'nin AB müktesebatına uyum kaygısı taşımadan, Adalar Denizi'nde tek taraflı idari düzenlemeye gitmesi, bu politik tercihle tutarlıdır. Ankara, artık Brüksel'in olası itirazlarını hesaba katan bir dış politika refleksinden ziyade, kendi çıkarlarını önceleyen bağımsız bir dış politika izlemektedir.
Üçüncü olarak, Türkiye - ABD ilişkileri 2026 itibarıyla "kontrollü gerilim" ile "yakınlaşma" arasında salınan, ancak Erdoğan-Trump görüşmeleriyle yeni bir ivme kazanan bir seyir izlemektedir. Savunma sanayii, F-35 süreci ve ekonomik iş birliği başlıklarında Washington ile nispeten yapıcı bir diyaloğun sürdüğü bu dönemde, Türkiye'nin Doğu Akdeniz ve Adalar Denizi'nde kendi bölgesel çıkarlarını hukuki bir zeminde tahkim etmesi, ABD ile ilişkileri gerginleştirecek bir adım olarak görülemez. Bu fiili durum, Türkiye'nin bölgesinde güçlü bir NATO müttefiki olarak "kendi arka bahçesinde düzen kurma" hakkı olarak görülebilir. Nitekim seyrüsefer serbestisinin özenle vurgulanması da bu hassasiyetin bir yansımasıdır.
Türkiye, Washington ve diğer deniz gücü aktörleriyle çatışma yaratmadan, yalnızca Yunanistan'la olan ikili dengeyi, hakkaniyet ölçeğinde, kendi lehine kaydırmayı hedeflemektedir.
Bu üç eksenin kesişiminde, Deniz Milli Parkı kararının zamanlaması şu şekilde okunabilir: Türkiye, Batı ittifakıyla bağını tamamen koparmadan ama Brüksel merkezli bir meşruiyet arayışından da sıyrılarak, Mekke Ortak Savunma Anlaşması'yla somutlaşan çok kutuplu, bölgesel güç odaklı yeni bir dış politika mimarisi inşa etmektedir. Bu mimaride Ankara'nın kendisini "AB adayı" veya "NATO'nun güneydoğu kanadı" olmasının yanısıra Doğu Akdeniz, Adalar Denizi, Kızıldeniz ve Körfez hattında kendi başına karar alabilen bir bölgesel güç merkezi olarak konumlandırma iradesi ortaya çıkmaktadır. Deniz milli parkı ilanı, bu iradenin denizcilik alanındaki en somut tezahürlerinden biridir.
Türkiye, artık kara sınırlarıyla birlikte, deniz yetki alanlarında da "kuralları birlikte yazan" bir aktör olduğunu göstermek istemektedir.
Bu zamanlamanın olası sonuçları da çok boyutludur. Bir yandan Türkiye'nin Yunanistan ve AB nezdindeki imajı, "tek taraflı hareket eden, uluslararası hukuku araçsallaştıran" bir aktör olarak sertleşebilir. Bu da NATO içi gerginliği ve AB ile ilişkilerdeki soğukluğu da ayrıca derinleştirme riski taşıyabilir. Öte yandan Ankara'nın hesabına göre, kararlılıkla ve somut idari adımlarla desteklenen meşru bir hak düzenlemesi, uzun vadede Türkiye'nin masadaki pazarlık gücünü artıracak, hem bölgesel müttefiklerine hem de küresel güçlere "Türkiye kendi çıkarlarını korumakta kararlıdır" mesajını taşıyacaktır. Nitekim Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın sağladığı alternatif güvenlik çıpası, Ankara'ya Batı'yla olası bir gerilimde daha rahat hareket edebileceği bir manevra alanı sunmaktadır.
Seyrüsefer Serbestisi ve Uluslararası Meşruiyet İddiası
Türkiye'nin, aldığı bu kararın ardından özellikle vurguladığı husus, seyrüsefer serbestisinin korunduğu yönünde verdiği güvencedir. Bu vurgu tesadüfi değildir; Türkiye, kararın uluslararası deniz ticaretini ve üçüncü devletlerin geçiş haklarını kısıtlamadığını göstererek, hamlesinin "provokatif" olmadığını, uluslararası hukuka saygılı bir koruma tedbiri olarak ilan etmiştir.
Türkiye'nin 16 Ağustos 2026 kararları, dar anlamda bir çevre politikası olmanın çok ötesinde, Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz'deki uzun soluklu egemenlik hakları mücadelesinde yeni bir enstrümanın devreye sokulduğunu göstermektedir. Ankara'nın bu adımı; hem coğrafi gerçekliklere dayanan hakkaniyet ilkesini fiilen somutlaştırmakta, hem Yunanistan'ın 2025'teki tek taraflı adımlarına simetrik ve hukuki bir yanıt oluşturmakta, hem de "Mavi Vatan" doktrininin pasif itiraz siyasetinden kurumsal ve idari sahiplenmeye geçen yeni evresini temsil etmektedir.
Türkiye açısından mesaj nettir. Çevresel koruma ile stratejik varlık gösterme, birbirini besleyen iki önemli eksendir ve Türkiye bundan böyle bu eksende de aktif bir siyaset ile oyun kurucu olarak sahada olacaktır.
Yazı: Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi
Benzer Yazılar
Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.