Mavi Vatan'ın Hukuki Zırhı ve Türkiye'nin Deniz Sınırları

Devletlerin egemenlik anlayışı, tarihsel süreç içinde yalnızca kara topraklarıyla sınırlı kalmamış; denizler, zamanla hem güç yansıtmanın hem de hukuki kimliğin ana unsurlarından biri hâline gelmiştir. Nitekim Vestfalya düzeninin kara merkezli egemenlik anlayışı, sanayi devrimiyle birlikte deniz ticaretinin ve denizaltı kaynaklarının stratejik önem kazanmasıyla köklü biçimde dönüşmeye başlamıştır. Grotius'un 1609'da kaleme aldığı Mare Liberum ile temelleri atılan "açık deniz" öğretisinden (Hugo Grotius'un 1609 yılında kaleme aldığı Mare Liberum / Denizlerin Serbestliği, modern uluslararası deniz hukukunun temel taşı olarak kabul edilen ve denizlerin tüm devletlerin ortak kullanımına açık olması gerektiğini savunan öğretidir) 1945 Truman Bildirisi'nin kıta sahanlığı üzerindeki egemenlik iddiasına ve ardından 1958 Cenevre Sözleşmesi'nin bu iddiayı hukuki zemine oturtmasına uzanan bu dönüşüm; hukukun, gücün ve çıkarın birbirini nasıl şekillendirdiğinin canlı bir kanıtıdır.

Türkiye'nin Ege ve Doğu Akdeniz'deki tutumunu salt bir sınır anlaşmazlığı olarak okumak, meselenin yalnızca görünen katmanına odaklanmak demektir. Oysa bu tutum; tarihsel birikimin, uluslararası hukuk yorumunun ve stratejik öngörünün iç içe geçtiği çok katmanlı bir devlet refleksinin tüm boyutları ile ortaya koyulmasıdır.

Uluslararası deniz hukukunun temel belgesi olan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS - United Nations Convention on the Law of the Sea), pek çok devlet tarafından evrensel bir çerçeve olarak kabul görmektedir. Ancak Türkiye'nin bu sözleşmeyi onaylamamış olması, çoğu zaman salt bir inatlaşma ya da hukuki soyutlanma olarak yorumlanmaktadır. Oysa bu yorum, hem eksik, hem yanıltıcı, hem de gerçeklerin görmezden gelinmesidir. Türkiye'nin itirazı, yalnızca sözleşmenin metnine değil; o metnin adalar rejimine ilişkin hükümlerinin, Ege gibi yarı kapalı ve coğrafi açıdan son derece karmaşık bir denize tatbik edilme biçimine yöneliktir. Nitekim uluslararası hukukta adaların tam kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge hakkı doğurup doğurmayacağı meselesi, hâlâ tartışmalı bir normatif alandır. Türkiye bu boşluğu bir zafiyet olarak değil, müzakere ve kendi tutumunu meşrulaştırma zemini olarak kullanmaktadır. Öte yandan UNCLOS'u onaylayan devletlerin dahi söz konusu sözleşmeyi kendi çıkarları doğrultusunda yorumladığı ya da seçici biçimde uyguladığı vakıalar göz önüne alındığında, Türkiye'nin hukuki pozisyonunun uluslararası sistemin genel işleyişinden o kadar da kopuk olmadığı anlaşılır.

Uluslararası hukuk, büyük ölçüde güçlü devletlerin çıkarlarıyla uyumlu olduğunda işler hâle gelmektedir; bu gerçeklik, Türkiye'nin tutumuna salt bir ihlal perspektifinden hukuku çiğniyor şeklinde değil, normatif sistemin kendisine ilişkin yapısal bir eleştiri çerçevesinden bakılmasını da zorunlu kılmaktadır.

Meselenin askerî boyutunda ise Ege'nin kendine özgü coğrafyasının tartışmayı kaçınılmaz kıldığı görülür. Kıyıya yakın konumdaki adaların silahlandırılması ya da söz konusu adaların hangi hukuki statüye sahip olduğu sorusu, iki NATO müttefikini onlarca yıldır karşı karşıya getirmektedir. Türkiye'nin bu konudaki tutumu, Yunanistan'nın deniz karasuları politikasını ileride 12 mile genişletmesi hâlinde Adalar Denizi'nin uluslararası deniz trafiğine kapanacağı noktasındaki haklı kaygısı, çevre devletlerin çıkarlarını da içeren bütüncül bir stratejik hesabın ürünüdür. Bu bağlamda FIR (Uçuş Bilgi Bölgesi) sınırları, silahsızlandırma yükümlülüklerinin yorumu ve kıta sahanlığı sınırlarının belirlenmesinde hangi metodolojinin esas alınacağı gibi teknik görünümlü ama özünde son derece siyasi meseleler, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin yapısal gerilim eksenlerini oluşturmaktadır. Bu noktada Türkiye'nin tutumunu salt revizyonizm olarak nitelendirmek, Atina'nın da kendi lehine son derece genişletici yorumlar benimsediği gerçeğini görmezden gelir. Kaldı ki NATO çatısı altında yürütülen ittifak ilişkisi, söz konusu gerilimleri ne tamamen bastırabilmiş ne de kurumsal mekanizmalar aracılığıyla çözüme kavuşturabilmiştir. Bu durum, ittifak uyumunun bile egemenlik çıkarlarının önüne geçemeyeceğinin somut bir kanıtıdır.

Bütün bu tablonun bütününde ayrılmaz bir parça olan Doğu Akdeniz ise bambaşka bir siyasi, ekonomik, askeri, jeopolitik dinamiği oluşturmaktadır. Enerji kaynaklarının keşfiyle birlikte bu deniz havzası; Türkiye, Yunanistan, Kıbrıs, İsrail, Mısır ve Libya arasında yarı-diplomatik yarı-askerî bir rekabet alanına dönüşmüştür. Söz konusu rekabet, yalnızca devletlerarası bir güç mücadelesini değil; aynı zamanda Avrupa Birliği'nin enerji arz güvenliği kaygılarını, ABD'nin bölgesel nüfuz hesaplarını ve Rusya ile Çin'in alternatif ortaklık arayışlarını da kapsayan çok katmanlı bir jeopolitik örüntüyü yansıtmaktadır. Türkiye'nin Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti ile imzaladığı deniz yetki alanları mutabakat muhtırası, uluslararası kamuoyunda sert tepkilere yol açmış; ancak Türkiye bu anlaşmayla ulusal çıkarları doğrultusunda, Yunanistan ile Kıbrıs'ın oluşturmak istediği kendi revizyonist ve yayılmacı hukuk dışı deniz sınırını  fiilen geçersiz kılmıştır. Yunanistan-İtalya ve Yunanistan-Mısır arasındaki MEB anlaşmalarından dışlanmaya çalışılan Türkiye, alternatif bir hukuki eksen oluşturarak hem sahada hem de müzakere masasında kendine alan açmıştır. Bu hamle, tek başına değerlendirildiğinde tartışmalı görünebilir; ancak bölgesel aktörlerin birbirini dışlayan ittifak haritaları çizdiği bir ortamda, Türkiye'nin önemsiz bir taraf konumuna düşürülmesine karşı verilen stratejik bir yanıt olarak okunduğunda, bu anlaşmanın önemi çok daha net görülmektedir. Üstelik bu anlaşmanın kendisi; uluslararası hukukun bir araç mı yoksa bir çerçeve mi olduğu sorusunu yeniden gündeme taşımakta, devletlerin yorum özgürlüklerinin sistemin işleyişini nasıl biçimlendirdiğini bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Ayrıca, tüm bu tablo, şu temel soruyu gündeme taşımaktadır; Deniz sınırlarının yasalaşması neden salt bir hukuki teknik mesele olmaktan çıkıp bir egemenlik simgesi hâline gelmektedir? Bunun yanıtı, uluslararası sistemin yapısında yatmaktadır. Güç dengesinin sürekli değiştiği ve hukukun çoğu zaman fiilî gücün ardından geldiği bir düzende, yasal çerçeveler yalnızca hakları tescil etmez; aynı zamanda bu hakların geleceğe taşınmasını güvence altına alır. Bir ülkenin deniz sınırlarını anayasal ya da yasal düzeyde hüküm altına alması; olası hükümet değişikliklerini, uluslararası baskıları ve fiilî güç kaymalarını aşabilen kurumsal bir süreklilik inşa etmesi anlamına gelir. Başka bir deyişle, siyasi iradenin zaman içinde aşınmaya karşı savunmasız olduğu gerçeği göz önüne alındığında, bir devletin tutumunu sadece yürütme tasarrufu olarak bırakmak yerine hukuki norma dönüştürmesi; söz konusu tutumun meşruiyetini daha da güçlendirir ve gelecekteki müzakerelerde daha sağlam bir kaldıraç işlevi görür. Bu açıdan deniz hukuku; diplomasinin değil, uzun vadeli devlet stratejisinin çok önemli bir aracıdır.

Deniz hukukunun bilimsel egemenlik boyutu ise çoğu zaman ihmal edilen bir katmandır. Deniz yatağındaki biyolojik ve jeolojik araştırma hakları, BM süreçlerinde kıta sahanlığı sınırlarının çizilmesine ilişkin müzakereler ve UNESCO bünyesindeki denizaltı kültürel mirası koruma rejimleri; askerî ve enerji boyutlarının gerisinde kalan ama bölgesel nüfuzu biçimlendiren unsurlardır. Özellikle iklim değişikliğiyle birlikte derin deniz ekosistemlerinin ve deniz tabanı biyoçeşitliğinin uluslararası gündemdeki ağırlığı artmakta ve bu durum, bilimsel araştırma yetkisinin kim tarafından ve hangi hukuki dayanak üzerinden kullanılacağı sorusunu giderek daha stratejik bir duruma getirmektedir. Bu alanlarda söz sahibi olmak, kısa vadede kayda değer bir ekonomik getiri sağlamasa da devletin uluslararası kurumlardaki meşruiyet zeminini kalıcı biçimde güçlendirir ve müzakere kapasitesini artırır.

Sonuç itibarıyla Türkiye'nin deniz sınırları politikası tek bir kararın değil, birbirini besleyen siyasi, hukuki, askerî ve bilimsel tercihlerin organik bütünüdür. Bu politikayı anlayabilmek için onu, birbirine rakip ülkelerin kendi anlatılarını inşa ettiği ve uluslararası meşruiyetin tartışmalı bir kaynak hâline geldiği daha geniş bir jeopolitik perspektif içinde konumlandırmak zorunludur.

Denizler, artık yalnızca ticaret yolları ya da askerî güzergâhlar değildir. Bu minvalde "Deniz Hukuku" ile kazanılacak olan haklarımız,  aynı zamanda kimliğin, egemenliğin ve gelecekteki güç dağılımının yazılı olduğu siyasi metinlerdir. Tıpkı her metin gibi, bu metinlerin de kim tarafından, hangi mürekkeple ve hangi güç ilişkileri içinde kaleme alındığı; nihayetinde neyin "hukuk" neyin "ihlal" sayılacağını belirlemektedir.

Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi

Benzer Yazılar

Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.

Yorum Yap

İletişim
İletişim +90 (532)2439735