
Günümüz Dünyasında yaşanan siyasi, askeri, ekonomik vs gelişmeler devletleri ve toplumları, bulundukları noktadan, çok daha farklı noktalara savurabilme potansiyeli taşımakta. Bazı durumlarda bu savrulma, geri dönüşü imkansız yeni bir gerçekliğe de kapı aralayabilmekte.
Tarih, çoğu zaman büyük felaketlerin aniden ortaya çıktığı bir sahne gibi anlatılır. Oysa yakından bakıldığında görülür ki, imparatorlukların çöküşü de cumhuriyetlerin doğuşu da, genellikle tek bir anın, tek bir kararın, hatta sarf edilen tek bir cümlenin yol açtığı gelişmelerle şekillenir. M.Ö. 49 yılında küçük bir nehrin kıyısında duran bir adamın söylediği birkaç kelime ile yirminci yüzyılın başında bir imparatorluğun aldığı bir savaş kararı, ilk bakışta birbirinden çok uzak iki olay gibi görünse de, aslında aynı insani gerçeğin iki farklı yüzüdür. Geri dönüşü olmayan o eşiğin geçilme anı ve bu anın arkasında beliren sorumluluğun ağırlığı.
İnsanlık tarihi, aslında böylesi eşik anların, aşamaların biriktiği birçok örnekle doludur. Her büyük sonuç, geriye dönüp bakıldığında, bir ya da birkaç kişinin aldığı kararın, sayısız insanın hayatına nasıl sirayet ettiğini gösterir. Ne var ki bu kararlar alınırken, çoğu zaman ne alan kişi ne de etrafındakiler, ileride tarihin bu anı nasıl yorumlayacağının hiç de farkında değildir. Karar anının içindeyken, geleceğin ağırlığı henüz somutlaşmamıştır. O ağırlık, ancak sonuçlar ortaya çıktıktan sonra tam olarak anlaşılır. Ki çoğu zaman da kararı alanlar, ortaya çıkan büyük değişimi göremeden bu Dünyadan ayrılır.
Jül Sezar, Galya seferlerini tamamladıktan sonra, Roma Senatosu'nun emrine karşı gelerek ordusuyla birlikte Rubicon Nehri'ni geçtiğinde, aslında yalnızca coğrafi bir sınırı aşmıyordu. Roma hukukuna göre; bir komutanın silahlı birlikleriyle bu nehri geçerek İtalya topraklarına girmesi, doğrudan bir isyan ve Cumhuriyet'e karşı açılmış bir savaş ilanı anlamına geliyordu. Roma İmparatorluk döneminde yaşamış Romalı tarihçi Suetonius'un aktardığına göre Sezar bu eşiği geçerken "Alea iacta est" demiştir. Yani, zarlar atılmıştır. Bu söz, sıradan bir cesaret gösterisi değil, geri dönüşü olmayan bir kararın itirafıdır.
Bu kararın ardından gelen dört yıllık iç savaş, sadece Sezar'ın kişisel kaderini değil, Roma'nın da kaderini değiştirdi. Cumhuriyet, kurumsal olarak bir daha asla eski haline dönemedi. Sezar'ın suikastından sonra bile, Roma artık bir imparatorluğa doğru geri dönüşsüz bir yola girmişti.
Bir liderin attığı adım, milyonlarca insanın kaderini belirleyebilir. Bu, gücün en yalın ve en tehlikeli yüzüdür.
Aslında Sezar'ın kararını daha da anlamlı kılan, onun bu adımı atmadan önce yaşadığı tereddüttür. Kaynaklara göre Sezar, nehrin kıyısında bir süre durmuş; komutanlarıyla birlikte düşünmüş, kararın sonuçlarını tartmıştır. Bu tereddüt anı, karar alma sürecinin en insani ve en kritik boyutunu oluşturur. Neticede riski üstlenip sonucuna katlanma iradesi, onu bu kararının sahibi kılan şeydir.
Sezar'ın o kararından bin dokuz yüz altmış üç yıl sonra, başka bir coğrafyada, başka bir yönetim kadrosu, kendi Rubicon'unu geçti. Osmanlı İmparatorluğu'nun İttihat ve Terakki yönetimi, Birinci Dünya Savaşı'na girme kararını; kurumsal bir müzakere süreci olmadan, dar bir kadronun inisiyatifi ile, devletin kazanç ve kayıpları noktasında artısı ile eksisiyle detaylı bir değerlendirme yapılmadan, aceleye getirilmiş ve büyük ölçüde "oldu bitti" niteliğinde bir kararla aldı. Goeben ve Breslau adlı Alman savaş gemilerinin Osmanlı bayrağı altında Karadeniz'deki Rus limanlarını bombalaması, resmî bir savaş ilanından önce gerçekleşmiş, imparatorluk fiilen savaşın içine çekilmişti.
Bu karar, tıpkı Sezar'ın Rubicon'u geçişi gibi, geri dönüşü olmayan bir eşiği ifade ediyordu. Ancak aralarında temel bir fark vardır. Sezar, kendi gücünü ve kaderini riske atıyordu. Oysa İttihat ve Terakki yönetimi ise, kendi siyasi hesaplarının ağırlığını, koca bir imparatorluğun ve onun halkının sırtına yüklüyordu. Savaşın sonunda imparatorluk parçalandı, milyonlarca insan hayatını kaybetti, topraklar elden çıktı ve nihayetinde yüzyıllardır süren bir devlet yapısı tarihe karıştı. Bu enkazın üzerinden, yeni bir siyasi irade ile Cumhuriyet doğdu.
Bu kararın arka planına biraz daha yakından bakıldığında, karşımıza yalnızca askerî değil, derin bir siyasi yalnızlaşma tablosu da çıkar. İmparatorluk, Balkan Savaşları'ndan yeni çıkmış, topraklarının önemli bir kısmını kaybetmiş, ekonomik olarak zayıflamış bir haldeydi. Böylesine kırılgan bir dönemde, geniş bir hazırlık ve istişare süreci olmaksızın böylesine büyük bir savaşa girilmesi, karar vericilerin durumu ne kadar gerçekçi değerlendirdiği sorusunu da beraberinde getirir.
Rubicon'u geçmek ile İttihat ve Terakki'nin savaş kararı arasındaki en anlamlı benzerlik, ikisinin de "eşik anları" olmasıdır. Ancak bu benzerlik, bizi çok daha önemli bir soruya götürür. Devlet yönetiminde bulunan kişiler, aldıkları kararların yalnızca kendi siyasi kariyerlerini belirlemesinin yanı sıra, aynı zamanda bütün bir toplumun kaderini de belirlediğinin farkında mıdırlar?
Sezar'ın kararı, en azından kişisel bir risk üstlenme boyutu taşıyordu. İttihat ve Terakki yönetiminin kararı ise, büyük ölçüde soyut stratejik hesaplara ve bazı liderlerin şahsi hırslarına dayanıyordu. Bedelini ödeyenler ise cephede can veren askerler, açlıktan ve hastalıktan ölen siviller, yerinden yurdundan edilen topluluklar oldu. Yönetenlerin aldığı kararların sonuçları ile bu sonuçlara katlananlar arasında çoğu zaman büyük bir asimetri vardır.
Bu asimetri, devlet yönetiminin en temel ahlaki sorununu ortaya koyar. Karar alma yetkisi ile kararın bedelini ödeme yükümlülüğü, çoğu zaman farklı ellerdedir. Yetkiyi elinde bulunduran kişi, kararının sonuçlarını bizzat yaşamayacaksa dahi, o sonuçları kendi yaşayacakmış gibi düşünmek zorundadır. Aksi halde, karar alma süreci kolayca sorumsuzluğa dönüşebilir.
Bu iki olay, devlet yönetiminin en can alıcı sorusunu gündeme getirir. Bir lider, geri dönüşü olmayan bir karar alırken, bu kararın taşıdığı ağırlığı gerçekten kavrayabiliyor mu? Sezar'ın "zarlar atıldı" sözü, bu farkındalığın ifadesiydi. Oysa tarihe "oldu bitti" olarak geçen kararlar, çoğunlukla bu farkındalıktan yoksun, sorumluluğun sonradan başkalarına devredildiği kararlardır.
Devlet yönetiminde bulunan kişilerin taşıması gereken sorumluluk, yalnızca hukuki değil, aynı zamanda tarihsel bir sorumluluktur. Çünkü alınan her büyük karar, gelecekteki nesillerin yaşayacağı gerçekliği de direkt olarak şekillendirir.
Nitekim tarih, benzer eşik anlarını farklı coğrafyalarda ve yüzyıllarda tekrar tekrar yazmıştır. Bir devletin geri dönüşü olmayan bir karara sürüklendiği her anda, arka planda genellikle ortak bir örüntü görülür. Karar verici çevrelerin kendi gücüne duyduğu aşırı güven, olumsuz senaryoların ciddiye alınmaması ve toplumun bu sürece dahil edilmeden âdeta oldu bittiyle karşı karşıya bırakılması. Bu bakımdan "Rubiconu Geçerken" başlığı, tek bir olayın değil, insanlık tarihinin tekrar eden bir örüntüsünün adı haline gelir.
Bu noktada şu sorunun cevabı mutlaka bulunmalıdır. Kararın büyüklüğü ile o kararı alan kişinin taşıdığı sorumluluk bilinci arasında nasıl bir denge kurulmalıdır? Tarihin bizlere gösterdiği durum, bu dengenin çoğu zaman kurulamadığıdır. Güç, genellikle sorumluluk duygusu yerine, özgüveni büyütür. Oysa bir kararın etkisi ne kadar genişse, o kararı alanın taşıması gereken temkin ve istişare arayışı da o kadar büyük olmalıdır.
Bugün baktığımızda, hem Sezar'ın hem de İttihat ve Terakki yönetiminin kararları, tarihin akışını kalıcı biçimde değiştirmiştir. Ancak asıl mesele, bu kararların sonucunda ortaya çıkan yeni düzenlerden ziyade, bu kararların alınma biçimidir. Bir devletin kaderini belirleyecek bir eşiğe gelindiğinde, o kararı alanların, sadece kendi siyasi ya da askeri hesaplarını değil, ayrıca bu kararın yol açacağı insani ve tarihsel sonuçları da derinlemesine düşünmesi gerekir.
Rubicon'u geçmek, bazen kaçınılmaz bir kaderin ifadesi olabilir ancak çoğu zaman, dikkatli bir muhakeme, geniş bir istişare ve sorumluluk bilinciyle alınması gereken bir tercihtir. Tarihin bize öğrettiği önemli bir detay vardır. Zarlar bir kez atıldığında, geri dönüşü yoktur.
Bugünün dünyasında da, devletlerin ve toplumların önüne benzer eşikler çıkmaya devam etmektedir. Sezar'ın Rubicon'u ve İttihat ve Terakki'nin savaş kararı, yalnızca geçmişe ait iki anekdot değil, geleceğe dönük bir uyarı niteliği de taşır. Güç kimin elinde olursa olsun; o gücün kullanımı, geniş bir sorumluluk bilinciyle, istişareyle ve olası sonuçların soğukkanlı değerlendirilmesiyle şekillendirilmelidir. Rubicon'u geçmeden önce durup düşünmek, belki de bir devletin en büyük erdemi ve en hayati sorumluluğudur.
Ömer Faruk Ertem / Yelkencinin Gazetesi
Benzer Yazılar
Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.