Rüzgâr Kimden Yana? Türkiye’de Yelkenciliğin Sınıfsal Serüveni

Türkiye'de yelkenciliğin iki farklı yüzü

Sabahın erken saatlerinde marinaya vardığınızda, güneş henüz teknelerin üzerine vurmamışken iki şey dikkatinizi çeker: Birincisi, suyun üzerinde hafifçe salınan o lüks tekneler; ikincisi, gün doğmadan önce kıyıya gelip bu tekneleri seyre ve marinaları hizmete hazır hâle getiren emekçiler. Türkiye’de yelkencilik tam da bu karşıtlık üzerinde yükselir: Özgürlük ve doğayla bütünleşme vaadiyle başlayan yolculuk, sınıfsal sınırların hiç fark ettirmeden kendini hissettirdiği bir dünyaya dönüşür.

Pandemiyle birlikte artan “doğaya dönüş” trendi, yelkenli tekneleri şehirli orta sınıfın radarına soktu. Ancak bu dünyaya giriş, bir marina kartvizitinden çok daha fazlasını gerektiriyor. Tekne sahibi olmak için gereken bütçeler ve bu oyuncaklara eklenecek ekipman maliyetleri bu “özgürlüğün” aslında ne kadar parayla sınırlı olduğunu gösteriyor.

Denizcilik kulüplerindeki sohbetlere kulak verdiğinizde, teknik terimlerin arasına serpiştirilmiş sosyal kodları fark edersiniz. “Geçen hafta Bedri Rahmi Koyu’nda demir attık” cümlesi, sadece bir rotadan bahsetmez; aynı zamanda lüks yaşamanın, belirli bir gelir düzeyine sahip olmanın ve doğru sosyal çevrelerde dolaşmanın şifrelerini taşır. Şu marka yağmurluklar, bu marka şapkalar, hatta teknenin adındaki İngilizce - Fransızca kelime oyunu (“Sea La Vie”) bile bu görünmez aidiyetin parçasıdır. Son yıllarda paylaşımlı tekne sistemleri ve uygun fiyatlı yelken okulları, bu dünyanın kapılarını biraz araladı. Ancak sistem, yeni gelenleri genellikle “hafta sonu denizcisi” olarak konumlandırmakta ısrarlı. Çünkü gerçek denizci olmak sadece dümen tutmayı bilmek değil, aynı zamanda bu dünyanın görgü kurallarını, markalarını ve sosyal ritüellerini içselleştirmek demek.

Yelkenciliğin en büyük çelişkisi şu: Bir yandan şehrin gürültüsünden, trafiğinden, beton yığınlarından kaçış vaat ederken; diğer yandan marinadaki lüks kafelerde, teknelerin güvertesinde servis edilen şaraplarla tam da kaçmaya çalıştığınız tüketim kültürünü yeniden üretiyor. Michel de Certeau’nun dediği gibi belki de bu kaçışın kendisi, sistemin bize sunduğu bir “taktikten” ibaret. Ve tam da burada Thorstein Veblen’in “aylak sınıf” kavramı devreye giriyor. Ona göre gösterişçi tüketim, toplumdaki statü yarışının bir aracıdır. Yelkenli sahibi olmak, yalnızca bir ulaşım biçimi değil; aynı zamanda toplumsal hiyerarşide belirli bir noktaya yerleşmenin ve bu konumu görünür kılmanın sembolüdür. Tekne, tüketim malları arasında ayrıcalıklı bir yer işgal eder. Çünkü yalnızca maliyetiyle değil; bakım, zaman, teknik bilgi ve bir tür 'hayat tarzı'yla da ilişkilidir. Bu da onu, Veblen’in ifadesiyle “aylak sınıfın” en parlak vitrinlerinden biri haline getirir.

Peki, tüm bunların karşısında nasıl bir duruş mümkündür? İşte bu noktada Fernand Braudel’in uzun vadeli yapılar ve maddi kültür okumaları bize daha derin bir perspektif sunar. Braudel’e göre yelkenli, Akdeniz dünyasında yalnızca bir lüks değil; ticaretin, geçimin, keşfin ve zorunluluğun bir aracıdır. Bu araç, sadece burjuvazinin değil; aynı zamanda balıkçının, korsanın, göçmenin ve köylünün de kaderini belirlemiştir. Dolayısıyla yelkencilik yalnızca yukarıdan bakıldığında bir gösteriş alanı gibi görünür, tarihsel ve toplumsal derinliği olan bir kültürün taşıyıcısıdır. Bugünün “modern” yelkencileri; ister farkında olsun ister olmasın, yelkenle birlikte çok daha uzun bir tarihin, çok daha çeşitli sınıfsal ve kültürel ilişkilerin izini de sürmektedirler.

Tüm bu teorik çerçeveler içinde, yelkenciliğin bugünkü hali bir tür ikili yapı olarak beliriyor. Bir yanda “özgürlük” duygusu, doğayla bütünleşme arzusu, rüzgârla, dalgayla ve yıldızlarla baş başa kalma isteği; diğer yanda bunun çevresine örülen ekonomik, kültürel ve sosyal duvarlar. Türkiye’de yelkencilik, bu çelişkinin en çıplak haliyle yaşandığı bir alan. Bu kıyılarda teknesine binen kişi, hem doğaya döndüğünü hisseder, hem de bu dönüşün maliyetiyle yüzleşir. Ve çoğu zaman, kaçtığı şehir hayatını daha da rafine bir haliyle yanında taşır. Çünkü modern hayatın sistemleri, tıpkı marinadaki internet bağlantısı gibi en tenha koylara kadar ulaşmıştır. Ancak tüm bu sınıfsal gerçeklere rağmen, denizle kurulan o saf ilişki hâlâ mümkün. Rüzgârın yelkeni doldurduğu, teknede çay demlendiği, martı seslerinin telefon bildirimlerinin yerini aldığı o anlarda, yelkenciliğin özüne dokunabilirsiniz. Belki de asıl mesele, bu lüks gösterişin içinde gerçek denizci ruhunu kaybetmemekte yatıyor. Çünkü sonuçta rüzgâr, teknenin boyuna değil yelkenin nasıl trim edildiğine bakar. Tıpkı denizciliğin, cüzdan kalınlığından çok denize duyulan saygıyla ölçülmesi gerektiği gibi. Türkiye’de yelkencilik tam da bu ikilemin üzerinde yükseliyor: Bir yanda gösteriş ve statü, diğer yanda özgürlük ve tutku arayışı. Hangisinin ağır bastığı ise, her denizcinin kendi içinde verdiği bir savaş.

Konuk Yazar: Alper Demir

Fotoğraflar: Alper Demir Arşivi

Yayına Hazırlayan: Doruk Ajans / Yelkencinin Gazetesi Kuruluşudur.

Yorum Yap