Sanatın da Ekonomisi Olur mu?

Sanat Piyasasının Geleceği..

Arz ve talebin olduğu her şeyin bir ekonomisi olur.

Sanat hakkında şu soruların cevaplarını merak ediyorsanız…

Sanat piyasası nasıldır; eserler nasıl fiyatlandırılır.

Global sanat piyasasında Türkiye hangi konumdadır.

“Fırsat maliyeti” (opportunity cost) ne demektir.

Sanat tüketicilerinin gelir seviyeleri ve alışkanlıkları piyasayı nasıl etkiliyor.

Globalde sanat piyasasının dinamikler, önemli galerilerinin yer aldığı şehirler nerededir.

Türkiye sanat piyasasını 4 temel döneme ayırabilir miyiz.

İslam sanatı belirli bir nesne ya da dönemi içermez diyebilir miyiz.

Sanatın ekonomisinde Blokzincir ve NFT yeri.

Ekonomik krize rağmen sanat piyasasının geleceği…

Buyurun okumaya

Arz ve talebin olduğu her şeyin bir ekonomisi olur.

Sanatın Ekonomisi Aylin Seçkin yazmış.

Prof. Dr. Aylin Seçkin 1991 yılında Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden mezun olmuş. Jean Monnet Bursu ile Université Libre de Bruxelles’de Avrupa Ekonomisi üzerine yüksek lisansını, 1999 yılında ise Carleton Üniversitesi’nde Ekonomi alanında doktorasını tamamlamış. Halen Bilgi Üniversitesi’nde Makroekonomi, Ticaret Teorisi, Para Teorisi, Spor Ekonomisi, Sanat ve Kültür Ekonomisi, ve İnternet Ekonomisi üzerine dersler veriyor, öğrenci yetiştiriyor.

Sanatın Ekonomisi ismini verdiği kitabında şu soruların yanıtlarını bizimle paylaşıyor:

  • Sanat piyasası nasıl bir piyasadır?
  • Sanat eserleri nasıl fiyatlandırılmaktadır?
  • Global sanat piyasasında Türkiye hangi konumdadır?
  • Kadın sanatçıların piyasa içerisinde verdikleri mücadele bir takım neticeleri beraberinde getirmiş midir?

Önce hepimizin aşina olduğu “ekonomi” terimini gündelik hayattan örnekler vererek açmak istiyorum. Bir talebin olduğu ve bu talebin arz ile karşılandığı her durum, tabii arz kendi talebini de oluşturabilir, kendi içinde bir ekonomik ortam yaratır. Mühim olan ekonomik ortamın paradan bağımsız olarak da oluşabileceğini ve varlığını sürdürebileceğini kavramamız… Bir öğrenci evinde yaşayan iki ev arkadaşını düşünelim. Birisinin yetiştirmeye çalıştığı bir projesi var, diğeri ise okul dönemini çoktan kapatmış. Evin içerisinde “Ben sana projende yardımcı olurum, ancak yarın evin bütün temizliğini sen yaparsın.” cümlesinin duyulması ile dört duvar arasında kurulan ufak çaplı ekonominin çarkları işlemeye başlar. Çünkü bu noktada ortada bir “ticaret yani alışveriş” vardır. Tabii yaşanılan bu durumun üzerinde biraz düşünürsek ekonominin çeşitli dinamiklerini de keşfetmiş oluruz; şartlar değiştikçe ekonomik sistem de bu değişikliklerden etkilenir. Projenin teslim tarihine bu kadar az bir süre kalmış olmasaydı (alış) evin temizliği görevi üstlenilir miydi (veriş)? Ev temiz olsa bu ticaret gerçekleşir miydi? Projesi teslim edilecek olan ders diğer arkadaşın uzmanlık alanında olmasa ne çeşit bir sonuç meydana gelirdi…

Talep arz ilişkisinin fitilini ateşleyen temel unsurlardan biri ise “fırsat maliyeti” (opportunity cost) olarak isimlendirilir. Bu konuyu İnsan ve İş Destek Başkanımız Bahattin Bey’in geçtiğimiz haftalarda kaleme aldığı, beni de etkileyen “İşinizin Ehli Misiniz?” başlıklı yazısından esinlendiğim bir örnek üzerinden açıklayayım. Bahattin Bey yazısında evini boya badana yaptırmak için bir usta çağırdığından ve aralarında geçen bir diyalogdan bahsediyor. Peki evindeki boya badana işini kendisi yapamaz mıydı? Yapabilirdi belki. Ancak bu iş için harcayacağı enerji (işin ustası olmadığı için) ve maliyet (gereken alet edevata sahip olmadığı için) boya badana ustasından çok daha fazla olacaktı; bu yüzden ihtiyacına yönelik bir talepte bulundu ve ilgili işi bu talebin arzını gerçekleştirdi. Yazısının linkini bırakıyorum, unvan/kademe fark etmeksizin herkesin istifade edeceği değerli bilgiler içeriyor. https://www.linkedin.com/pulse/işinizin-ehli-misiniz-bahattin-aydın/

Şimdi kitaba geri dönelim. Aylin Seçkin kitabın henüz giriş bölümünde sanat piyasasında telaffuz edilen astronomik rakamların insanların sanat piyasasına yönelik daha kuvvetli bir ilgi ve merak uyandırdığı tespitinde bulunuyor. Esasında bu konunun hiç bahsini geçirmeyecektim ama kitabı okurken Aylin Seçkin Youtube’da FLU TV kanalında “Sanat Kaç Para?” isimli bir programa konuk olmuş. Programda adımın geçtiğini duyunca şaşırdım. Burhan Doğançay’ın Mavi Senfonisi’ni satım almam üzerinden 13 yıl geçmiş olmasına rağmen hala konuşuluyordu. O zaman rahmetli Burhan Doğançay bana “Medici” ünvanını vermişti. Verdiğim bir röportajda eserin fiyatının çok yüksek bulunduğu konusuna verdiğim yanıtı sizinle paylaşayım. “O güne kadar Mavi Senfoni ya da eşdeğer bir eser satılmamıştı, yani fiyat oluşmamıştı. Sonra da fiyatlar hep arttı,” demiştim. Şimdi eserin fiyatı nedir diye sorarsanız; bunu eser tekrar satışa çıkana kadar öğrenmemiz mümkün değil, zaten satılık da değil. Ayrıca bir eserin tarihsel süreç içerisinde edindiği/kazandığı özellikler, eserin yaratacağı ekonomik ortam vb belirleyici unsurlardır. Hadisenin olduğu dönemlerde Türk sanat piyasası altın çağını yaşıyordu.

Günümüzde sanatın ekonomisi ne durumda?

Sanat eserleri Ortaçağda ancak sipariş üzerine yapılırken, günümüzde artık bir piyasası oluşmuştur. Bunun sebebi uygarlık seviyesi ve artan gelir düzeyi olmasının yanında sanatçıların artık zekice bir trendle istikrarla benimsedikleri bir ekol üzerinden eser vermeleridir. Bu bazen çıkılmış yolda bir ısrar (Hoca Ali Rıza), bazen yıllara sari inkişaf (Picasso), bazen ise yeni bir icadı geliştirme (Burhan Doğançay – Urban Walls), hatta bazen de yaşam boyu didaktik ve analitik araştırmalarla zekice geliştirilen resmetmek ve konu seçmek (Ahmet Güneştekin) vb şekilde tezahür edebilir. Ama esası tutku, odaklanma ve çok çalışmaya dayanmaktadır. Yukarıda birkaç örneğini verdiğim sanatçılar ömürlerini bu şekilde tüketmektedirler ve sanatlarının özgünlüğüne paralel hem bilinirlikleri hem de ticari başarıları artarak sürmektedir.

Son kırk yılda büyük gelişmeler gösteren kültürel sanat ve antika piyasası 2020 yılında 50,1 milyar dolara ulaşmış; ancak son bir yılda %22, son iki yılda ise %22 küçülmüş. Bu düşüşün arkasında pandeminin etkilerinin yarattığı birtakım sonuçlar yatıyor. Örneğin 2020 yılında gerçekleştirilmesi planlanan 265 adet küresel sanat fuarının %61’i, sanat organizasyonlarının %37’si iptal olmuş, düzenlenen etkinliklerin ise neredeyse tamamı sanal ortamda gerçekleşmiş. Tabii bu durum da internet üzerinden yapılan satışların iki kat artarak 12,4 milyar dolar seviyesine ulaşmış.

Aylin Seçkin sanat piyasasının gelişmesi için temelde üç faktöre ihtiyaç olduğunu ifade ediyor: koleksiyoncuların varlığı, taşınabilir sanat eserlerinin üretimi ve bu eserlerin taşınması, sergilenmesi, satılması için gerekli süreçleri yürütebilecek kurumsal yapıların varlığı. Piyasanın içerisindeki kilit oyuncuların sayısı arttıkça, sanat simsarlarının sayısı da arttı. Günümüzdeki anlamı ile fuarların, galerilerin, aracıların ve müzayede evlerinin ortaya çıkış tarihi olarak on yedinci yüzyılın ortalarında olmuş.

İlerleyen tarihlerde ise global müzayede piyasasının düopolleri olarak tanımlanan Sotheby’s (1744)  ve Christie’s (1776) Londra’da kuruldu. Bu oluşumlar faaliyetlerinin ilk dönemlerinde tarihi el yazması kitaplara yoğunlaşırken, 1940’lı yıllara gelindiğinde her türlü sanat ve koleksiyon objesi için müzayedeler düzenleyen ölçeğe erişmişlerdi. Daha sonra ileride piyasanın yoğunlaştığı New York ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde müzayedeler düzenleyerek itibarını ve görünürlüklerini artırdılar.

Tarihten söz ederken sanat tarihi ile iktisat tarihinin nasıl birbirleriyle kesiştiğine dair bir makalede 1860’larda geçen bir  öyküyü burada özetlemek isterim. Amerikan İç Savaşı nedeniyle İngiltere’nin Manchester şehrinde sanayicilerin lobi amaçlı kurduğu Pamuk Tedarik Birliği; Amerikan Pamuğuna bağımlılığı azaltmak için Mısır, Brezilya, Hindistan ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan kaliteli pamuk ithalatını arttırmak için  girişimlerde bulunur. Bu sayede ithalatta düşük payı olan Osmanlı İmparatorluğu’nun payının artırılması için karşılıklı ilişkiler sonucunda Sultan Abdülaziz’in oluruyla, Ticaret ve Nafia Nazırı Saffet Paşa pamuk ekimini arttıracak;  ekim yapılmayan arazilerin ekime açılmasını sağlayacak bir takım teşvikleri uygulamaya koyar. Bunlar İngiliz basınında yer alır.

Pamuk Birliği’nin lobicilik faaliyetlerini en etkin şekilde yürütmesi için mükemmel bir vesile doğar. Avrupa’ya bir seyahat gerçekleştirmeye karar veren Sultan Abdülaziz’in bu ziyareti esnasında İngiltere’ye de uğrayacak olması kaçırılmayacak bir fırsattır. 15 Temmuz 1867 günü 24 kişiden oluşan bir heyet, padişahı Londra’da ikametine ayrılan Buckingham Sarayı’nda ziyaret eder. Osmanlı tarafı Sultan Abdülaziz, dört hükümet görevlisi ve hükümetin pamuk müşaviri levanten Hyde Clarke’den oluşmuş. Hyde Clark İngiliz heyetin takdim etmiş ve padişahın konuşmalarını tercüme etmiş. Manchester heyeti, Sultan Abdülaziz’e iltifat ve teşvik sözleriyle dolu bir beyanda bulunmuş. Padişahın ve hükümetinin o güne kadar olan yardım ve desteklerine teşekkür ederek Amerikan İç Savaşı esnasında elde edilen başarıları hatırlatan bu metinde, savaşın  sona ermesiyle birlikte alınması gereken tedbirler sıralanmış. Bu konuda padişahın gereğini yapacağına olan inançlarını vurgulayan heyet, Amerikan tohumlarının dağıtımı, kullanılmayan mirî toprakların karşılıksız olarak kullanıma verilmesi, beş yıllığına vergiden muaf tutulmaları, pamuk üretimi için gereken alet ve edevatın gümrük ödemeden ithaline imkân verilmesi, İngiliz sanayi ürünlerinin ithalat resimlerindeki indirimleri ve nihayet yabancıların Osmanlı İmparatorluğu’nda mülk edinme haklarını genişleten son düzenlemeler nedeniyle kendilerine minnet duygularını sunmuşlar.

Heyet Sultan Abdülaziz’i Manchester’a davet de etmiş, Sultan da daveti kabul etmiş. 19 Temmuz günü Manchester belediyesine telgrafla padişahın Manchester’a gelemeyeceği, dolayısıyla belediye başkanı Neill, meclis üyeleri  Bennett ile Nicholls ve belediye memurundan oluşan bir heyetin söz konusu beyannameyi padişaha sunmak üzere  20 Temmuz sabahı Buckingham Sarayı’na davet edildiği bildirilmiş.  Başta Manchester Belediye Başkanı olmak üzere bir heyet bu davete icabet etmişler. Manchester belediyesi daha sonra, Sultan Abdülaziz ile olan temaslarını ölümsüzleştirmek için bir tablo sipariş etmeye karar vermiş.  Bu iş için baştan George Edward Tuson düşünülmüş. Bilinen biri değilmiş. Nedeni yapmış olduğu bir takım portreler  ve  bir müddet Türkiye’de yaşayıp  bazı ‘yerli’ beylerin portrelerini yapmasıymış. Padişahı poz vermeye mecbur edip ‘taciz’ etmek yerine, kendisine en çok benzeyenlerden bir portresi ya fotoğraf ya da basılı malzeme şeklinde ressama ulaştırılmasına karar verilmiş. Tabloda yer almaları gereken Fuad Paşa ile Kâmil Bey için de benzer bir yöntemle portreleri sağlanacakmış. Bunlar gerçekleşmiş ama sonuç tam bir fiyasko olmuş. 1869’da tablo bitip kamuya sunulduğunda tabloda Sultan  Abdülaziz dahil ‘baston yutmuş gibi duran 30 kişi’ ciddi alay konusu olmuş. Başta Manchester Times olmak üzere birçok gazetede alaycı eleştiri yazıları çıkmış. 400 pounda sipariş edilen eserin 200 poundu belediye tarafından bağışçılardan toplanamadığı için Tuson’dan  alınamadığı da  alay edilen konular arasındaymış.    

Daha da önemlisi, Manchester belediyesinin tablo konusunda pek de talepkâr olmadığı, sürecin daha çok Tuson’un Hyde Clark vasıtasıyla kendini öne çıkarması ve Pamuk Birliği’nin ise bu durumdan istifade ederek belediyeye bu teklifi “satmaya” çalışmasıyla geliştiği anlaşılmış. Kısacası, bir ressamın hırsıyla, bir lobi grubunun kendini gösterme arzusunun bir araya gelmesinden doğan bir sanat eserinin hikâyesi büyük ölçüde bir fiyaskoyla sonuçlanmış. “Manchester Belediyesinden bir heyetin Buckingham Sarayında Padişah tarafından kabulü” isimli tablo sanat  literatürüne  girmemiş olması ve bugün tamire muhtaç bir şekilde belediyenin deposunda durması bu başarısızlığın  en belirgin göstergesi sayılıyor.

Tabii başka bir konu daha var, Osmanlı Hükümeti pamuk üretimi konusunda söz verdiği çoğu şeyi yapmadığı için pamuk üretimi istenen değişimi gösterememiş. Yani iktisat tarihindeki bir başarısızlık sanat tarihi açısından da başarısızlık üretmiş görünüyor. Peki ilişki var mı, onu da kıyıda köşede kalmış bu öyküyü şahane  bir şekilde bize ulaştıran anlatan Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Edhem Eldem Hoca’dan doğrudan okuyalım (2): 

“Pamuk Birliği’nin başarılı saydığı dönüşüm, esas itibarıyla sömürgeci bir yapılanmayı gerektiren türdendi. Hindistan ve Mısır’daki başarı, ilkinde sömürge idaresinin, ikincisinde ise yarı sömürge statüsündeki Hıdiv hükümetinin dayatmasıyla; Brezilya’da ise geniş topraklara sahip çok güçlü bir kesimin kararlılığıyla mümkün olmuştu. Osmanlı topraklarında bu iki etken de yeteri kadar güçlü ve yerleşik olmadığından pamuk macerası kör topal ilerlemiş, bir türlü kök salamamıştı. Ne var ki meselenin bu boyutundan bağımsız olarak burada bizi ilgilendiren mesele, Osmanlıların “pamukla imtihanı” ile George Edward Tuson’ın tablosunun kaderi arasındaki şaşırtıcı paralelliktir. Her ikisi kendi alanlarında bir fiyaskoya dönüşmüş, bir bakıma unutulmaya mahkûm olmuştu. Bundan çıkarılacak bir ders varsa, o da genellikle birbirinden çok farklı ve uzak sayılan iki disiplinde olsa, burada sanat tarihi ile iktisat tarihi arasında ilginç kesişme noktalarının bulunduğudur.”

Bir daha kitaba dönecek olursak… Aylin Seçkin Hoca İkinci Dünya Savaşı’nın etkilerinin sanat alanında da hissedildiğine dikkat çekiyor. Savaşın etkisiyle Londra’da satışlar düştü, Paris’te bulunan bir çok galeri Naziler tarafından yağmalandı. Bunun sonucunda New York sanat piyasasının kalbi konumuna yükseldi. 1973’de Ethel ve Robert Scull çiftinin çağdaş sanat eseri koleksiyonun müzayedede satılması ile sanat çevresinde devrim niteliğinde bir gelişme yaşandı. Gözler sanatın yatırım özelliğine çevrildi ve yeni oyuncuların sisteme dahil olmasıyla sanat ekonomisinin ölçeği genişledi.

Londra ve Paris’in başına gelenin bir benzerini ise 2001 yılında İkiz Kuleler’in bombalanması ile New York yaşadı. Olayın etkileri 2008 yılında yaşanan emlak ve ipotek krizi ile daha derinleşti. O dönemde piyasada oluşan boşluğu başarıyla dolduran Ortadoğu ve Asya artık sanat satışlarının arttığı coğrafya olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Ama 2019 yılı verilerine göre ABD hala %44’lük pazar payı (28,3 milyar dolar) ile lider konumda, onu %20’lik pazar payı (12,7 milyar dolar) ile Birleşik Krallık ve %18’lik pazar payı (11,7 milyar dolar) ile Çin takip ediyor.

Tabii ki geçmişte yaşayarak geleceği tasarlamak kabil değildir. Daima her yeni fırsatı en iyi şekilde değerlendirmek, gerekli adımları atmak için güçlü temeller oluşturmak ve ivedilikle aksiyon almak gerekir.

Aylin Seçkin sanat piyasası başlığı altında en az çalışılmış alanların sanat piyasasında tüketim ve talep olduğunu işaret ediyor ve sanata olan talebi etkileyen faktörleri şu şekilde sıralıyor:

  1. Sanat eserlerinin fiyatı
  2. Sanat tüketicilerinin gelir seviyeleri
  3. Zevk sermayesi
  4. Sanat takipçisinin alışkanlıkları
  5. Malın karşılığı ihtiyacın şiddet derecesi
  6. Piyasa Koşulları
  7. Nüfus
  8. Beklenmedik olaylar/mevsimlik faktörler
  9. Demografi
  10. Eğitim

Kitap daha sonra bir araştırmanın sonuçlarını paylaşıyor. Araştırma 2018 yılında üçüncüsü düzenlenen Contemporary İstanbul fuarını gezen 1286 kişi ile gerçekleştirilmiş. Projede bir destekle de yapılmamış. Anketin sonuçlarını incelemek için kitabı edinmelisiniz. Benim en çok dikkatimi çeken veri 1286 katılımcıdan sanat eseri almadığını belirten 632 ziyaretçinin “nasıl bir şey olsa alırdınız” sorusuna %36 oranında cevap vermemesi oldu. Bu büyük bir orandır.

Globalde sanat piyasasının dinamikleri camianın önemli galerilerinin yer aldığı New York, Londra, Los Angeles, Hong Kong ve Paris şehirlerinde oluşuyor. Galerilerin eserlerin sergilendiği mekanlar olmanın ötesinde “üreten” sanatçıları desteklemek gibi bazı ek sorumlulukları vardır. Galeriler piyasanın en önemli oyuncularından biridir; sanatçıların adının duyulması, arz ve talebin oluşması ve devamı, sanat eserlerinin doğru sınıflandırılması ve sanatçılara gerek maddi gerekse manevi anlamda destek olmak gibi çeşitli konularda mesai harcar. Benim önerim, galerilerin piyasada ön ayak olma (initiator) rolünün etkisini ve verimini artırması yönünde.

Kitap Türkiye sanat piyasasını temelde 4 döneme ayırıyor:

Uyanış 2004-2006: Kasım 2004’te İstanbul Modern’de Osman Hamdi Bey’in Kaplumbağa Terbiyecisi eserinin 3,5 milyon dolara satılmasını piyasanın yükselişe geçtiği tarih olarak nitelendiriyoruz.

Yükseliş 2007-2011: Ekonomideki yükseliş, AB ilişkilerindeki pozitif gidişat ve Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülmesi sanat piyasanın yükselişine katkı sağlayan önemli faktörler arasında.

Duraklama 2012-2015: Yıl içerisinde düzenlenen müzayede sayıları ve cirolar azalmış,  çevrimiçi sanat galerileri kurulmaya başlamıştır.

Heyecanlı Küçülme 2016 – günümüz: Aylin Seçkin sanat piyasasının küçülmesinin nedenleri olarak terör olaylarını ve politik istikrarsızlığı işaret ediyor. Piyasada üretim artarken, arza olan talep de yetersiz kalıyor. Kitapta Türk sanat piyasası hakkında yapılan tespitler:

  • Türkiye’deki sanat pazarı genç, çabuk büyümek isteyen ancak kurumsallaşamamış bir yapıda.
  • Sanat çevresi İstanbul, Ankara ve İzmir lokasyonları ile sınırlı.
  • Son dönemdeki ekonomik dalgalanmalar neticesinde ülkemizde yaşanan hem finansal hem de zevk sermayesi (taste capital) kıtlığı da küçülmenin önemli sebepleri arasında.

Bu darboğazların aşılması için ölçek gözetmeden sektörün her paydaşının alması gereken ciddi sorumluluklar olduğu aşikar.

Sanatın ekonomisi hakkında konuşurken belki de en kilit sorulardan biri de “Bir sanat eserinin fiyatı nasıl oluşur?” Müzayedelerde arz ve talebin dengeli fiyatı oluşturduğunu gözlemliyoruz, galerilerde ise durum daha farklıdır. Galeriler sanatçıların genç ya da isim yapmış olmasına göre fiyat stratejilerini kurgular. Sanatçıya yönelik ilgi, piyasadaki ekonomik koşullar, sanatçının kişisel gelişimi ve başarısı, aynı galerinin sanatçıları arasındaki fiyat farkını oluşturan başlıca faktörlerdir. Sanat eserlerinin fiyatlarını objektif olarak belirlemeye yardımcı olacak bir takım başlıca kriterler ise;

  1. Otantisite: Eserin orijinal olması, yani söz konusu sanatçının elinden çıkmış olması.
  2. Restorasyon: Eserin doğru şekilde restore edilmemesi fazla parlamasına yol açar ve bu fiyatı önemli ölçüde düşürür.
  3. Eserin boyutu: Çok büyük eserler sadece belirli mekanlarda kullanılabildiği için kimi zaman fiyatlarının düşük olduğu gözlemlenir.
  4. Nadirlik: Sanat eserinin fiyatını etkileyen önemli kriterlerden biridir. Örneğin vefat etmiş olan bir sanatçının eserlerinin arzı artık son bulmuştur. Bu noktada miras yönetiminin iyi yapılması gerekir.
  5. Malzemenin dayanıklılığı: Kağıt eserler Degas ve Mary Cassatt istisnaları dışında tuvaller kadar pahalı değildir. Yağlı boya, sulu boya, guaş ve pastel eserler karakalem ve grafit gibi işlerden daha yüksek fiyatlıdır.
  6. Edisyon sayısı: Eser fiyatı ile ters orantılıdır.
  7. Provenans: Eserin hangi koleksiyondan çıktığı ile ilgilidir. Fiyatta %30 gibi yüksek bir etkiye sahip olduğu durumlar olsa dahi genellikle etki oranı %15 ile sınırlıdır.
  8. Teknik: Baskı hem sanatçının hem de baskı ustasının sofistike emeği ile oluşur.
  9. Satış Yapılan Galeri: Süperstar galerilerde eserin fiyatı üç katına çıkabilir. Buna “Gagosian etkisi” adı veriliyor.
  10. Sanatçı ve kariyeri: Sanatçının kariyerinde müzede sergi açmak, önemli bir koleksiyona dahil olmak ve yurtdışında bilinmek önemli noktalardır.
  11. Eserlerin geçmişi: Eserlerin geçmişi ile ilgili aktarılan hikayeler fiyatını yükseltebilir.
  12. Eserin kalitesi: İlk bakışta kimin elinden çıktığını anlayabildiğimiz eserlerin piyasada değeri yüksektir.
  13. Sanatçının eserlerinin “catalogue raisonne” olması: Sanatçının kaç tane eser ürettiği, bu eserlerin nerede sergilendiği ve hangi koleksiyonlara girdiği gibi çeşitli bilgilerin toplamıdır.
  14. İkincil piyasada dolaşan eser sayısı: Sanatçının yıl bazında ürettiği eser sayısının az ya da fazla olması eserlerin fiyatını etkiler. En zoru, piyasaya yeni çıkan bir sanatçının eserinin fiyatını belirlemektir.

Sanat eserinin fiyatının oluşmasında bu 14 faktörden birkaçı süreçte belirleyici rol oynar. Galerilerin çeşitli durumlarda uyguladıkları yaygın stratejiler vardır. Eğer sanatçı genç ise fiyatı olabildiğince düşük tutulur ve benzer işlerle karşılaştırılır. Eğer fiyat tarihçesi olan bir sanatçı ise eski fiyat bilgileri ve eserin ışığında fiyatlama gerçekleştirilir.

Kitabın devamında İslam sanatı ile ilgili bilgiler paylaşılıyor. İslam sanatında en hareketli piyasa Londra, en hareketli dönem Ekim ayıdır. Manevi değerleri ve güzellikleri sebebiyle sadece yatırım amaçlı değil, aynı zamanda estetik değerleri sebebiyle de satın alınıyorlar. Müzayedelerde İslam eserlerinin satışının %70’lerin üzerinde olması bu durumu kanıtlar nitelikte. Bir önemli noktaya parantez açmak gerekiyor. İslam sanatı Rönesans ve Barok gibi sanat akımlarının aksine belirli bir nesne ya da dönemi içermez. Resim, heykel, işleme, hat, seramik gibi çeşitli alt kategorileri bulunmaktadır. Dönem, ülke ve hanedanların önemine göre eserlerin değerleri belirlenir. Tabii piyasanın politik olaylardan ve siyasi gelişmelerden bir hayli etkilendiğine ve fiyatların dalgalı seyrettiğine de ayrıca bir parantez açılması gerekiyor.

Sanatın ekonomisinden bahsederken blokzincir ve NFT’den bahsetmemek olmaz. Daha önce de değindiğim gibi dijital dünyada yaptığımız hemen her şey bir verinin yaratılması ve hareket etmesine dayanır. Blokzincir ise en temelinde verinin saklanması ve dağıtımı süreçlerinde tek bir yerde toplanması yerine bilgi ağının çeşitli noktalarına dağıtılabilmesi ve akıllı şifreleme yöntemi ile kilitlenmesi şeklinde tarif edilebilir. Sanatta blokzincir teknolojisinin kullanımı provenans, şeffaflık, telif, koleksiyon, değerleme, otantisite gibi karmaşık alanlara kullanışlı çözümler sunar. Dijital satışların günümüzde tüm satışların %9’unu oluşturması ve yükselen bir eğride seyri sunulan çözümlerin değerini kanıtlar nitelikte. Kitap blokzincirin sanat piyasasını dönüştürme potansiyeline sahip olduğu temel başlıkları dijital sanat satışlarının artması, sanat yatırımlarının demokratikleşmesi, provenansın tespit yollarının kolaylaşması ile sanatta sahteciliğin önüne geçilmesi, sanatçıların eserlerini güvenli ve hızlı bir şekilde paraya çevirebileceği ve kopyalanmasının önüne geçebileceği imkanlar sunması olarak sıralıyor. Artık çeşitli platformlar üzerinden Picasso, Warhol, Monet gibi sanatçıların eserlerinin tamamına belirli bir hissesine sahip olabiliyor ve aynı platformlar üzerinden hisselerinizi elden çıkarabiliyorsunuz.

Yakın dönemin sanat dünyasında popüler terimlerden biri NFT, tıpkı bir galerinin duvarında gördüğünüz sanat eseri gibi eşsizdir. sanatın tarihsel gelişimi göz önüne alındığında hiç kuşkusuz ki devrim niteliğinde bir gelişmedir. Bir kısmı da eserin dijital sahipliğinin kayıt altına alınması yöntemiyle oluşmuştur.

Konu ile ilgili benim detaylı görüşlerime “Ne Olacak Bu Kripto Para ve NFT’nin Hali!” başlıklı yazımda yer vermiştim. Merak edenler için link aşağıda.

https://yelkenciningazetesi.com/ne-olacak-bu-kripto-para-ve-nft-nin-hali

Artık mekan dekorasyonunda sanat eserlerinin kullanımının artırmasına rağmen önümüzdeki yıllarda sanat piyasalarında düşüş bekleniyor. Bu durumda Aylin Seçkin: “Su akar yolunu bulur. Sanat hayatın ta kendisidir. Zamanı yaşayan sanatçı da üretmeden duramaz. Sanatsever de daha küçük bütçeler de ayırsa sanata harcamaya devam edecektir” diyor.

————————-

  • Seçkin A. (2021). Sanatın Ekonomisi, Hayalperest Yayınevi,175 s.
  • Eldem E.(2020). İktisat Tarihiyle Sanat Tarihinin Bir Kesişmesi: Manchester’da Sultan Abdülaziz Konulu Bir Tablo, Zeynep İnankur Armağanı, s.87.

 

Murat ÜLKER

Benzer Yazılar

Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.

Yapılmış Yorumlar (1)

Hidayet Saraç
29 Ağustos 2022, 15:46

Çok bilgi dolu, çok güncel, çok doyurucu bir yazı olmuş. Yazar Sayın Murat Ülker'e bizimle paylaşımı için teşekkür etmek istiyorum.

Yorum Yap