Yüzük

Elinde evirip çeviriyordu eğrilmiş evlilik yüzüğünü. Ona dikkatle bakıyor yüzüğün otuz yıllık hayat hikayesini düşünüyordu. Bu yüzük otuz yıl boyunca bir yüzük parmağını süslemiş sonra istenmeden çıkıvermişti o parmaktan. Ve ne zor olmuştu kim bilir onu çıkarmak... O yüzüğü takarken demişlerdi ki büyükleri; ‘’Bu yüzük sizi birleştirsin. Aranızdaki bağınız olsun ve sizler ölmedikçe de bu yüzük çıkmasın parmaklarınızdan.’’

 

Adettendi. Ve adet yerini bulmuştu işte. O yüzük şimdi birinin parmağından, onun rızası dışında çıkarılıvermişti.

 

Belki zaman zaman her ikisi de kavga ettikleri zaman düşünmüşlerdi çıkarıp atmayı. Ama bir - iki gün sürmüştü en fazla küslük. Sonra yine çocuklarının hatırına sonra yılların oluşturduğu alışkanlıktan hemen barışıvermişlerdi.

 

Onun zoruyla çıkmıştı sıcacık yatağından. Oysa uyumak istiyordu. İşte yılın son günüydü. Ne olurdu hiç değilse bugün dırdır etmese. Kızgın kalktı yataktan ve kahvaltı bile etmeden işe gitti. Çok geçmeden buldular onu. ‘’Çabuk eve dön.’’ dediler. ‘’Çabuk.’’

 

‘’Yine ne var yahu?’’ diye yine kızgın evine döndü. Binanın önünde toplanmış kalabalığı gördü önce. Kendi gelinleri de oradaydı ve hepsi şaşkın acılı, tuhaf görünüyorlardı. Geldiğini farkettiklerinde hepsi yana çekilerek yol verdiler ona. Oysa dikilenlerin arasında karısının da olduğuna emin ona kızmaya hazırlanıyordu. Yerde üzeri gazete örtülü bir insan vardı. Karısının en büyük korkusu ve saplantısıydı bu. Burada çok kaza olurdu ve o her defasında günlerce etkisinden kurtulamazdı olayın. Ama hem korkar hem de illa ki tüm anlarını gözlerini kırpmadan izlerdi.

 

Ancak bir türlü bulamadı kalabalıkta onu. Küfretmeye başlıyordu ki, birisi ‘’Başın sağolsun kardeş ‘’ dedi. Anlamadı önce çocuklarına bir şey olmuş olsa olamazdı ki, hepsini görmüştü kalabalığın içinde. Uzakta olan akrabalarından birine bir şey olmuş olsa, bu insanlar ne diye burada toplanmış olsunlardı ki ve ne diye sokağın ortasında ona başın sağolsun diyorlardı.

 

Karısının adını seslendi yüksek sesle. Çok kızgındı ona. ‘’Ayşe!’’ dedi ‘’Ölen kim? Neredesin?’’ Kalabalıktan bir ağıt yükseldi. Ve başsağlığı dilemeye devam ediyorlardı. Ama kimse ona karsının nerede olduğunu söylemiyordu. Artık sesler bir uğultu haline gelmişti, üzerine gazete örtülü insanın yanına gelinceye kadar.

 

Tam geri dönecekti ki, karısının terliğinin tekini gördü gazeteyle örtülü alanın az ötesinde.

 

Sonrasını uzunca bir süre hatırlamadı. Anlamadı. Uğultu gittikçe yükseldi, yükseldi tüm bedenini sardı.

 

Şimdi kalabalık bu kez hep bir ağızdan burada, burada diye bağırıyor, ağlıyor, ağıt yakıyor ve bekliyordu.

 

Şu etrafındaki kalabalığa şöyle bir baktı. Olduğu yere yığılıp kaldı.

 

Kafasında hiç olmayacak bir şeyin olmuş olmasının verdiği tuhaf sahneler dönüp duruyordu. Daha az önceye kadar kanlı canlı yanında duran, onu sürekli işe gitmek zorunda bırakan, bir an olsun rahat bırakmayan, sürekli koşan, kendi koşarken yanındakileri de peşine takıp koşturan kadın artık yoktu.

 

Şu gazetenin altında yatıyordu. Tıpkı daha öncekiler gibi. Karısının ona korkuyla, acıyla anlattığı gibi. Kendisi de şimdi oradaydı. Kafasını gökyüzüne kaldırıp baktı. Orada ruhunun dolaştığını düşündü bir an. Allah’ın onu yanına aldığını. Ve oradan kendisine baktığını. Ve ‘’Be salak adam! Bak öldüm işte. Hala ne anlamıyorsun dediğimi.’’

 

Sonrasını canlı bir ceset gibi yaşadı. Morga götürüldü karısı. Orada ölüm tutanağı tutuldu. Bir araca konulup, benim ancak ölümü götürürsün dediği köyüne, köyünün mezarlığına doğru yola çıkarıldı.

 

Yolda giderken kızkardeşi ona karısının eşyalarını Verdi, morgdan aldıkları. Küçücük siyah, plastik bir çöp poşeti. İçini açtı. İçi acıdı. Gözlerinde yaş kalmamıştı artık. İçinden korkunç bir çığlık yükseldi.

 

İçinde sanıyordu çığlığı ama herkes duymuştu işte.

 

Soğuk insanın ölesinin gelmeyeceği kadar soğuktu gün gece. O da donuyordu. İçi yalnızdı. Boşalmıştı. Ve inanamadı onun ne kadar da hayatı olduğuna, onu aslında ne kadar da sevmiş olduğuna inanamadı. Tüm törenler boyunca tek bir şeyi hiç bırakmadı elinden. O eğrilmiş, parmaktan zorla çıkarılmış nikah yüzüğünü. Hep elinin içinde onun varlığını hissetmek istedi.

 

Onu yerine koyup da gelen gidenin ardı yavaş yavaş kesilince, yüzükle yalnız kaldı. Ve bu defa o yüzük elini yakmaya başladı.

 

Bıraktı elinden. Aynanın önüne koydu. Bu defa hep oraya takılır oldu gözü. Karısı, yüzük olup dönmüştü de sanki yine kavga ediyordu onunla.

 

Günler geçtikçe yalnızlığı da yüzüğün baskısı da artmaya başladı. Hayatı aksıyordu artık. Bir yardımcısı, hayat ortağı, işlerini çekip çeviren bir insan yoktu. Tüm sorumluluğunu kendisinin taşıması gerekiyordu.

 

Ama yapamazdı ki bunu.  Sekiz yaşına kadar anası bakmıştı ona. Her şeyi anasıydı. Sonra anasının evinden çıkmış karısını da yanına alıp sözde kendi evine çıkmıştı ama evdeki herşeyi yapan bu kez karısıydı.

 

Kendi kendine bir kez olsun güzel bir sofra hazırlamamış, kendi eşyalarını toplamamış, kendiyle kalıp da şöyle, kendinin keyfini çıkarmamıştı ki.

 

Gömlekleri temiz ve ütülü, ayakkabıları boyalı, çarşafları tertemiz, evi düzgündü her zaman.

 

Tüm bunları yapansa şu yüzüğün takılı olduğu parmaklara ait olan bedendi.

 

Sanki yüzük dile gelmiş konuşuyordu onunla. Ona hayatı anlatıyordu. Ona yaşamayı, sevmeyi, şükran duymayı, acımayı, ağlamayı, sağlığı, hastalığı, ferah gönüllülüğü, güzelliği anlatıyordu.

 

Yüzük şimdi ona. Yaşamayı anlatıyordu. Bak diyordu yaşam devam ediyor ve yaşamalısın. Şimdi sen beni alıp eritsen ben yok mu olacağım sanıyorsun. Hayır sadece özüme dönecek ve sonra bir ustanın elinde yeniden şekilleneceğim. Belki yine bir yüzük olacağım yeni bir parmağa takılmak üzere, o parmağa ait bedenin hikayesini yaşamak üzere. Belki bir kolye olacağım bir nişan hediyesi olmak üzere heyecanlı bir genç kızın boynuna takılmak üzere.

 

Ama bak, yok olmayacağım...

 

Hiçbir şeyin yok olmayacağı gibi. Her şeyin bir şeyden başka bir şeye dönüştüğü gibi.

 

O yüzük ona, sadece ona günlerce konuştu. Can yoldaşı oldu. Dost, sıcacık sevgili oldu soğuk dondurucu kış gecelerinde.

 

Ve bir süre sonra yüzük ona, artık sen yeniden evlenmelisin dedi. Hayat yalnız geçmez. Bunu sen de biliyorsun. Hele senin için. Sen keşke kendin olabilseydin. Ama değilsin. Sen kendinden korkuyorsun.

 

Korkma ama yalnız da kalma. Hadi dedi.

 

Adamın aklına tuhaf bir fikir geldi. Yüzüğü tam da onun dediği gibi kolyeye dönüştürdü ve karısının hayatını yanında taşımaya karar verdi. Kolyeyi de yeni evleneceği kadının boynuna taktı.

Benzer Yazılar

Bu yazıya benzer içerik bulunamadı.

Yorum Yap