Tam Zamanlı Tekne Hayatı Bizi Nasıl Değiştirdi?

Zaman ne de çabuk geçip gidiyor. Yaprak’la birlikte Dubai Yelken Kulübünden palamarları çözüp Uligan, Maldivler’e rota tuttuğumuz günü dün gibi hatırlıyorum. Oysa üzerinden iki yıldan fazla zaman geçmiş. Hint Okyanusu seyri, iki farklı açıdan bizim için bir ilk olmuştu. Birincisi, ilk okyanus deneyimimizdi. İkincisi ise kara hayatını geride bırakıp tam zamanlı tekne hayatına geçişimizin başlangıcıydı.

İki yıl içerisinde Türkiye’ye birkaç zorunlu ziyaretimiz oldu ama bu istisnalar dışında 14 metrelik teknemiz Natika evimiz oldu. Tam zamanlı tekne hayatı konusunda artık birkaç söz edebilecek deneyimi kazandığımızı düşünüyorum. Bu yüzden kendimizce bazı yorumları burada kaleme almak istiyorum.

Ama öncelikle bir parantez açıp “kaleme almak” tabirinin önemine dikkat çekmek istiyorum. YouTube kanalları, Instagram hesapları ve dijital çağın tüm platformları her ne kadar okumayı ve yazma alışkanlığını bize unutturmuş gibi görünse de, insanın tam anlamıyla kendisiyle kaldığı, hayal âlemine dalıp –tabir yerindeyse kanatlanıp uçtuğu– ortam bence hâlâ edebiyat ve kitaplardır. Edebiyat, okuyucuya sunduğu sonsuz hayal dünyası ve eşsiz duygusal deneyim ile bizleri yüceltir. Saniyeler içinde tüketilen dijital görsel akışın aksine, edebiyat duygularımızla baş başa kalmamızı sağlar ve bu bence hâlâ çok değerlidir.

Parantezi kapatıp, tekne hayatının kara hayatından nasıl farklılaştığından bahsetmeye devam edelim.

“Deniz Affetmez” Sözünü Gündelik Hayatta İdrak Ettik

Bu sözü ne zaman duysam hayalimde fırtınalı bir deniz seyri ya da zor koşullar altında yaşanan talihsiz olaylar belirirdi; örneğin 5 metrelik bir dalganın bordadan patlaması ya da tonozdayken 30-40 knot’luk bir kaçağın tonoz halatını koparması, vardavela telinin küçük bir firketesinin çıkıp birisi üzerine dayanırken kopması gibi… Bu tür birçok örnek verilebilir.

Ama deniz, güneşli ve sakin, şahane bir Malezya gününde marinada buzlu portakal suyunuzu yudumlarken de sizi affetmez. “Şu vida biraz paslanmış galiba” diye bakarken, aslında vidaların tropik iklim nemi yüzünden hızla birbirine kaynadığını fark edebilirsiniz. Ya da komşu çelik teknenin elektrik kaçağı sizin tutyalarınızı kurabiye gibi ufalamış, şimdi de alüminyum saildrive’ınızı ya da pervanenizi kemiriyor olabilir.

Belki de üç kuruşluk pirinç deniz suyu valfiniz korozyona uğramış, içindeki çinko elektrik akımıyla erimiş, geriye kalan yumuşak bakır kırılmış ve içeriye dakikada 150 litre su almaya başlamıştır. Sağlam görünen hortum kelepçeniz yavaş yavaş zayıflamış, hiçbir belirti vermeden cam gibi çatlamış olabilir… Ve tüm bunlar siz portakal suyunuzu yudumlarken gerçekleşmiş olabilir.

Bu örnekler doğa ananın bizi test ettiği epik hikâyeler olmaktan uzak, hiçbir heyecan ve kahramanlık barındırmayan basit olaylardır. Hatta son derece can sıkıcı deneyimlerdir. Bırakın kahramanlığı, anlatmaktan utanılacak, gece kafanızı yastığın altına sokmanıza sebep olacak tatsız anılar bile olabilirler. Ama açık deniz seyrinde üzerinize bordadan çullanan 5 metrelik öldürücü bir dalga kadar tehlikeli olma ihtimalleri vardır. Çoğu tek başlarına belki o kadar tehlikeli olmasalar bile, birkaç tanesinin bir araya gelmesi ile öldürücü bir dalgadan daha da tehlikeli olabilirler. İşte biz, tam zamanlı tekne hayatına geçtikten sonra bunun farkına vardık; yani bizi maviliğin derinliğine çekmeye çalışan doğa ananın çalışmalarına günlük olarak birebir tanık olmaya başladık.

İyi Bir Tamirci Olduk

Daha iyi bir yelkenci oldum mu bilmiyorum ama iyi bir tamirci olduğumu söyleyebilirim. Natika bizim üçüncü teknemiz. Önceki teknelerimizde tamirciler çalıştı. Ama Natika’ya altı yıl içinde gelen usta sayısı iki ya da üçü geçmez. Onları da çoğunlukla öğrenmek amacıyla ya da mecbur kaldığımız için çağırdık.

Tamir işlerinde kendimize bir “deneme hakkı” tanıyoruz. Eğer ilkinde hata yapıp ikinci denemede başarılı oluyorsak, bu bizim için hâlâ ustalara göre daha hızlı, daha ucuz ve çoğu zaman daha kaliteli oluyor.

Örneğin tekne zehirlisi uygulaması… Yıllar içinde defalarca yaptırdık ama en son primer astarıyla birlikte tamamen kendimiz uyguladık ve açıkçası en başarılı sonuç da bu oldu. Bunu övünmek için söylemiyorum; ustaların bizden çok daha deneyimli olduğu açık. Ancak onların zamanı kısıtlı ve sürekli bir tempodalar.

Bizim en büyük avantajımız zaman. Boya kılavuzlarını detaylıca okuyor, üretici uzmanlarla konuşuyor, malzeme planlamasını yapıyor, kuruma sürelerini hesaplıyor ve işe öyle başlıyoruz. Aynı süreçte pervane bakımı, valf kontrolleri ve diğer bakım işlerini de tamamlıyoruz.

Yani deneyimimiz daha az olsa da, zaman ve planlama sayesinde bu açığı kapatabiliyoruz. Üstelik cebimizde kalan para da cabası. YouTube’daki sayısız tamir videosu ise paha biçilmez bir eğitim kaynağı oluyor. Tüm bu süreçlerin en büyük getirisi ise teknemizi çok iyi tanımamız oldu.

Teknemizi Tanıdık

Kara hayatındayken denizci tekne tabir edilen teknelerin hesaplarına bakar, videolarını izler, yorumlarını okurduk; hangi tekne denizci teknedir sorusunu yanıtlamaya çalışırdık. Gerçekten de rakamlarla ispatlanmış denizci tekne tanımları mevcut ve teknolojiler durmadan gelişmekte. Ama bizce denizci tekne tanımının önemli kriterlerinden birisi kaptanın ve mürettebatın tekneyi ne kadar tanıdığı ve tekneyi zor şartlar altında kontrol edip edemediğiyle de ilgilidir. Biz teknemizi (üretici dahil) herkesten daha iyi tanıdığımızı söyleyebiliriz. Bu bize çok daha iyi tasarımı olan bir tekneye göre avantaj verebilir. Tekneyi tanıma süresi ise bence minimum 2 yıldır; marinaya çekip park ederek değil, içinde yaşamaktan, yukarıda bahsettiğim tamiratları yapmaktan bahsediyorum. 2 yıl gibi bir sürede bile teknenin tahmin edilemeyecek yerlerini insan keşfetmeye devam edebiliyor.

Örneğin baştan kıça bir kablo çekmeye kalkınca kablonun nereden nasıl geçeceğine, nerelerin delinmesi gerektiğine karar verirken ve kesip delerken teknenizi derinden tanıyorsunuz. Geçen ay 10 metre yükseklikteki radarımızı tamir için indirdiğimizde, radarın içerisinden 4 litreden fazla su çıkmış olması bizi şok etmişti. Nasıl girdi, ne oldu sorularının yanında, toplamında 12 kilo ağırlığında, 60 cm çapındaki bir kütle ile 10 metre yukarıda cebelleşmek tekne direğimiz ile dostluğumuzu iyice pekiştirdi. Radarın çalışıp çalışmadığını da filmlerdeki Kızılderililerin tren rayına kulaklarını dayadığı gibi direğe kulağımızı dayayarak test etmiştik. Döşediğimiz ve söktüğümüz her yeni halat, her donanım, teknemizin titreşimlerini, sesini daha iyi tanımamıza ve sanki tek vücutmuş gibi bir iletişim kurmamıza yardımcı oldu.

Algılarımız Açıldı

Özellikle gece seyirlerinde görüş mesafemiz, hele ay ışığı yoksa, çok kısıtlıdır. Bu durumda küçük bir titreşimi hissetmek, hafifçe vuran bir halat sesinin nereden ve neden geldiğini anlamak görmek kadar fayda sağlar, hatta daha pratiktir; dışarı çıkıp bakmak zorunda kalmazsınız. Oysa kara hayatında bu ince seslere pek de hassas olmamız gerekmez. Eskiden şehir hayatımızda ses duyularımız böylesine bilenmemişti. Ama yine de korna çalan bir arabanın kaç metre uzakta olduğunu ya da gece gürültüyle geçen bir arabanın sesinden kaç kilometre hızla gittiğini tahmin edebiliyorduk. Fakat bu tahminleri yapabilecek deneyimlerimiz, denizde gelişen algı keskinliği ile kıyaslanamayacak derecede sığ.

Şehir hayatı on binlerce yıl önce avlanan ya da av olmamak için kaçan atalarımızın algılarının çoğunu köreltmiş gibi. Oysa konuşmayı bile bilmeyen ilkel atalarımız uzaktaki otların salınımının rüzgârdan mı yoksa içinden geçen yılandan mı olduğunu rahatlıkla ayırt edebiliyordu. Deniz hayatı da işte bu algıları yavaş yavaş tekrar canlandıran - aslında bizi insan olarak canlandıran, çevreyi ve doğayı daha iyi anlamamızı sağlayan bir etken.

Şu anda Borneo, Sabah, Malezya’da Sutera Marina’dayız. Muson sezonu değişimini bekliyoruz. Dürüst olmak gerekirse, okyanus geçişini çok özledik. Son olarak Dubai - Maldivler seyir defterinin 11. gününü burada paylaşarak yazıyı bitirelim.

Pruvanız neta, rüzgârınız kolayına olsun, esenlikle.

11. Gün / Dubai – Maldivler Etabı

Uligamu’ya 300 deniz mili kaldı. Sanırım pazar günü varacağız. Bu sabah rüzgâr kesildi ve iki saat motorla ilerledik. Sonrasında rüzgârı tekrar yakaladık ve tüm gün yelken yaptık. İki saat de su yapıcıyı çalıştırdım.

Artık 11° kuzey enlemindeyiz (Hürmüz 26 idi) ve tropik hava kendini hissettirmeye başladı. Geceleri mont giymiyorum; oysa Hürmüz Boğazı’nda mont ve bere giyiyorduk.

Rüzgâr 10 - 15 knot civarında estiğinde teknede hayat çok keyifli oluyor. Temizlik, yemek, yazı… Hepsi kendi ritmini buluyor. Ama sürekli rüzgâr ve dalga sesleri eşliğinde, etrafımızda koyu lacivert okyanus ve güneş ya da ay ışığı var.

Bugün ilk kez olta attık ama bir şey yakalayamadık. Biz de kalan kabakları makarnayla karıştırıp yedik; oldukça lezzetliydi. Harita derinliği 4275 metre gösteriyor.

SV NATIKA

YouTube@hepsimasal

24.03.2026, Sabah, Kotakinabalu, Malezya.

Konuk Yazar: Devrim Anadol / devrimanadol@yahoo.com

Fotoğraflar: Devrim Anadol Arşivi

Yayına Hazırlayan: Doruk Ajans / Yelkencinin Gazetesi Kuruluşudur.

Yorum Yap

İletişim
İletişim +90 (532)2439735