30 Ağustos, Büyük Zaferin Yıl Dönümünü İdrak Ederken

İnsanlık tarihine bakıldığında, bağımsızlık için en çok savaş veren milletlerin neredeyse en başında Türklerin geldiği görülür. Orta Asya’da ortaya çıkışından bugüne kadar sayısız bağımsızlık savaşı veren Türk Milleti, bu savaşlardan bazılarını kaybederek başkalarının boyunduruğu altına girmiş ancak genlerindeki “bağımsızlık ve özgürlük” refleksleriyle bu boyunduruklardan ağır bedeller ödeyerek kurtulup tekrar bağımsızlığını ve özgürlüğünü kazanmıştır.

Peki, insanlık tarihine damga vuracak kadar öne çıkan kadim Türk Milleti neden bağımsızlığını ve özgürlüğünü kaybetmiştir de onu yeniden ele geçirmek için ağır bedeller ödemek zorunda kalmıştır?

Bir devletin başat sorumluluklarından biri halkını bir arada tutmak, toplumsal mutabakatı sağlamaktır. Bu sağlanamazsa toplumu bir arada tutan harç zamanla zayıflar.

Bir devlet; sınırları içinde hak ve adaleti sağlamak, böylelikle toplum vicdanını rahatlatmak zorundadır. Aksi takdirde halkın devlete olan güveni sarsılır.

Bir devlet, sınırları içinde sağlam ve etkili bir yönetim sistemi kurmalıdır. Yönetim kademesinde kullanacağı kişileri liyakatli, işini bilen, ahlâklı, toplum çıkarlarını kişisel çıkarları üstünde tutanlar arasından seçmelidir. Bu sağlanamazsa; devlet işleri ciddiyetten uzaklaşır, otorite boşluğu doğar, bu da zamanla toplumda kaosa neden olur.

Bir devlet, özellikle hassas ve zengin bir coğrafyada yer alıyorsa varlığını sürdürebilmek için sağlam ve eğitimli bir orduya sahip olmalıdır. Bu konudaki zafiyet, ülke topraklarında çıkarı olan diğer devletlerin iştahını kabartır.

Bir devlet öncelikle kendi halkının refahı için üretim yapmalı, üretim için de kendi imkanlarını kullanmalı, dışa bağımlılığını en düşük seviyede tutmalıdır. Gelirini giderini iyi hesaplamalı, dış borç, kapitülasyon gibi kendi kendine yeterliliğini tehlikeye düşürecek ve dışa bağımlı kılacak durumlardan sakınmalıdır.

Siyasi partiler, demokrasilerin olmazsa olmazlarıdır. Temsil ettikleri halk kitlelerinin görüşlerini temsil etmek ve gerektiğinde iktidara taşımak gibi görevleri vardır. Ülkeyi daha da ileri götürmek üzere politikalar üretmek, iktidarı denetlemek gibi yaşamsal fonksiyonları yerine getirirler. Bunları yaparken hep ülke çıkarları doğrultusunda hareket etmeli, devletin enerjisini boş yere harcatacak çabalar içinde olmamalıdırlar. 

Yukarıda özetle sıralanan, sağlıklı bir devlet işleyişinde ortaya çıkabilecek ufak bir pürüz, hasta bir organın tüm vücudu halsiz bırakması gibi, ülkenin tüm katmanlarına sirayet ederek sistemi felç edebilir.     

Tarihe baktığımızda önce bağımsızlığını kaybetmiş, ardından yıkılarak tarih sahnesinden silinmiş Türk Devletlerinde de benzer koşulların yaşandığını görürüz.

Kuruluşları ve yükselişlerinde parlak dönemler yaşayan Türk Devletleri zaman içinde kötü yönetim, kardeş kavgaları, halk-devlet arasındaki bağın zayıflaması, üretimden uzaklaşılarak ganimet kültürüne yönelme, ordudaki karışıklıklar ve düzensizlik, toplumsal birlik için gerekli olan adaletin sağlanamaması gibi nedenlerle önce duraksamış, gerekli önlemlerin alınmaması üzerine de gerileyerek yıkılmışlardır.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti; tarihin derinliklerinden gelen devlet kurma, yönetme gibi geleneklerini sürdürmek üzere 20’nci yüzyıl başında, yukarıda izah edilen nedenlerle yıkılan Osmanlı Devleti yerine Türk kurucu unsurlarıyla Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde ve çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkma hedefiyle tarih sahnesine çıkmış, bu çıkışa paralel olarak ortaya konan devrimler ve elde edilen kazanımlarla Türkiye Cumhuriyeti emsalleriyle baş eder hale gelmiştir.

Ancak Kurucu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün 10 Kasım 1938 günü vefatıyla birlikte karşı devrim başlamış, bağımsızlık için son bir gayretle canını, kanını, malını ortaya koyan Türk halkı bu kazanımları adeta elinin tersiyle bir kenara iterek 88 yıl sonra bugünkü duruma düşmüştür.

Ata ile gelinen noktayı daha büyük başarılar kazanarak daha da yukarı taşımak yerine, geçmişteki başarıyla övünerek bugünlere gelen Türk halkı ve Türkiye Cumhuriyeti elindeki hazinesini tüketmek üzeredir. Gelinen noktada “ülkemiz Millî Mücadele öncesi duruma dönmüştür” tespiti çok da yanlış olmayacaktır.

Bugün “Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi'nin kazanılmasını temsil eden 30 Ağustos Zaferinin 104’üncü yıl dönümüdür.

Diliyorum ki Türkiye Cumhuriyeti Ata'mızın da dediği gibi ilelebet hüküm sürsün. Ne Mutlu Türküm Diyene…

Levent Dinçer / Yelkencinin Gazetesi

Yorum Yap

İletişim
İletişim +90 (532)2439735