
Marina fiyatlarından koylardaki iskelelere, balıkçı barınaklarından neye göre alındığı anlaşılamayan ücretlere kadar Türk yatçılığının artık ertelenemeyecek sorunu.
“Rotası olmayan gemiye hiçbir rüzgâr yardım edemez.”
Türkiye’nin rotası Mavi Vatan ise, o rotanın yalnız savaş gemileriyle, haritalarla ve jeopolitik tezlerle çizilemeyeceğini artık çok açıkça bir şekilde konuşmamız gerekiyor. Artık yeter.
Mavi Vatan aynı zamanda
Deniz kültürüdür,
Amatör denizciliktir,
Yatçılıktır,
Marina altyapısıdır,
Kıyı ekonomisidir
Ve
Bugün ise maalesef Akdeniz kıyılarımızda kabul etmekte zorlandığım bir gerçek ile karşı karşıyayız.
Denizlerimiz Dünyanın En Güzellerinden Ama Denizcilerimizi Komşuya Gönderiyoruz. Neden?
Ben bunları masa başından yazmıyorum. BlueBerk ile Türk ve Yunan kıyılarında aylarca seyir yapan; marinasını, belediye iskelesini, koy’unu, restoranını, gümrüğünü ve liman uygulamalarını aynı sezon içinde yaşayan bir amatör denizci olarak yazıyorum. Ve artık mesele birkaç kaptanın yakınması değil.
Denizci gruplarında sürekli aynı cümleler dolaşıyor.
“Teknemi satacağım.”
“Türkiye’de bağlamıyorum.”
“Bu fiyatlarla marinaya giremiyorum.”
“Kendi ülkemde denizcilik yapamaz hale geldim.”
Bunlar şikâyet değil artık.
Bunlar sektörün imdat çağrısıdır. Bu rakamların izahı var mı?
Son günlerde denizci gruplarında paylaşılan örneklere bakıyorum.
Bir kaptan Bodrum’da bir gecelik bağlama için 600 avro ödediğini söylüyor.
Bir başkası Turgutreis’te yıllık bağlama için 14.750 avroluk teklif aldığını anlatıyor
Kuşadası’nda yalnızca giriş-çıkış işlemleri nedeniyle bir gecelik bağlama için 15 bin TL istendiğini aktaran kaptanımız var.
Kemer’de yakıt aldıktan sonra marina kapısında bekleyen kızını teknesine almak isteyen bir kaptan, ‘’günlük bağlama ücretini ödemeden dışarıdan yolcu alamayacağının‘’ söylendiğini anlatıyor.
Bunlar, kaptanların kendi beyanlarıdır. Marina, tekne boyu, dönem ve hizmete göre ücretlerin değişebileceğini elbette biliyorum.
Ama bir de benim bizzat yaşadığım bir olay var ki inanılmaz!
Geçen yıl Bodrum’da bir marinanın içerisindeki yakıt istasyonuna yalnızca yakıt almak için girdim.
Marina yetkililerinin ayak bastı parası diye istedikleri bedel neydi biliyor musunuz?
Kişi başı 3.500 TL.
Üç kişi için 10.500 TL.
Marinada konaklamayacaklar.
Elektrik kullanmayacaklar.
Su almayacaklar.
Duşa girmeyecekler.
Tek yaptıkları tekneden inip yaklaşık 50 metre yürüyerek kapıdan çıkmak.
Bunun adına ne derseniz deyin…
Ben bir denizci olarak şunu soruyorum: Bu nasıl bir deniz turizmi anlayışıdır?
Üstelik ben o marinaya kaçak girmedim.
Yakıt satın almaya girdim. Yani işletmenin müşterisiyim. Yakıt satıyorsunuz, ardından müşterinizin ailesinin karaya çıkmasına kişi başı binlerce liralık bedel çıkarıyorsunuz.
Bu artık yalnızca fiyat meselesi değildir.
Eskiden bir koya giderdiniz.
Bağlama
Balıkçı barınaklarında ve bazı bağlama noktalarında denizcilerin anlattığı şeffaf olmayan ücret taleplerinide buna ekleyin.
Nereye gidiyoruz? Bunlar nedir?
Kaliteli yatırım yapan, personel çalıştıran, hizmet veren marina ve işletme elbette kazansın.
Ben buna karşı değilim. Ama serbest piyasa var diye “kıyıya geldin, artık ne istersem ödersin.”demek değildir.
Serbest piyasanın adı rekabet, temeli şeffaflık, güvencesi ise hukuk ve denetimdir. Olmazsa olmaz vicdan!
“Teknesi varsa zengindir, ödesin” mantığı
Türkiye’de tekne denildiğinde hâlâ milyon dolarlık megayatlar düşünülüyor. Bu yanlış.
Oysa 30 yıllık teknesini kendi elleriyle yaşatan emeklide denizcidir.
Küçük yelkenlisiyle ailesini gezdiren öğretmende denizcidir.
Yıllarca çalışıp hayalindeki tekneyi alan mühendisde denizcidir.
Teknesinin bakımını kendi yapan amatör kaptanda denizcidir.
Ve elbette büyük yat sahibide denizcidir.
Tekne sahibi olmak; cezalandırılması gereken bir zenginlik göstergesi değil, deniz kültürünün parçasıdır.
Üstelik tekne gittiğinde yalnız tekne gitmiyor.
Usta kaybediyor.
Marina kaybediyor.
Restoran kaybediyor.
Market kaybediyor.
Yakıtçı kaybediyor.
Acenta kaybediyor.
Taksi kaybediyor.
Türkiye döviz kaybediyor.
Yani bir tekne, pruvasını Yunanistan’a çevirdiğinde, arkasından küçük bir ekonomik ekosistemide götürüyor.
Komşu bunu neden anlamış?
Bu yaz Yunan adalarında gördüğüm model çok basit.
Tekne geliyor.
Makul bir bedelle bağlanıyor.
İçindeki insanlar karaya çıkıyor.
Restorana gidiyor.
Markete giriyor.
Taksiye biniyor.
Fırından ekmek alıyor.
Tekne malzemesi alıyor.
Bazen üç, beş gün kalıyor.
Bütün ada kazanıyor.
Küçük Yunan adalarının önemli bir bölümünde temel anlayış, yatçının cebindeki bütün parayı liman kapısında almak değil, onu adaya getirmek. Biz ise bazı yerlerde tavuğu daha kümese girerken yolmaya çalışıyoruz. Sonra da “Türk tekneleri neden yunanistan’a gidiyor?” diye soruyoruz. Cevabı zaten denizciler çoktan verdi.
Pruvalarını çevirdiler.
Avrupa nasıl yapıyor?
Burada çok önemli bir gerçeği görmek lazım.
Bu yaşadıklarımız kader değil.
Yunanistan’da kamu, belediye limanları ve özel marinalar birlikte çalışıyor. Küçük ada limanlarının önemli işlevlerinden biri yatçıyı adaya getirerek restoranından marketine kadar yerel ekonomiyi beslemek.
Fransa’da birçok gezi limanında yerel kamu otoriteleri güçlü biçimde sistemin içinde. İşletme, özel sektöre devredilse bile kamu sorumluluğu ortadan kalkmıyor.
İşletme özel olabilir; kıyı politikası kamusaldır.
İspanya ve Portekiz’de kamu ve bölgesel liman otoritelerinin etkin olduğu modeller var. Bazı kamu limanlarında teknenin boyu, eni, kalış süresi ve hizmetler gibi ölçülebilir kriterler tarifelerin temelini oluşturuyor.
Denizci bedava bağlanmak istemiyor. Ne ödeyeceğini önceden bilmek istiyor.
İtalya’da kamu otoriteleri, bölgesel yönetimler ve özel işletmeler birlikte çalışıyor. Özel yatırım var fakat devlet, kıyı üzerindeki düzenleyici sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.
Hırvatistan ise özellikle incelenmeli.
Adriyatik’te güçlü bir marina altyapısı kurmuş durumda. ACI (Adriatic Croatia International Club) ülkenin en büyük marina ağlarından biri ve Hırvatistan Cumhuriyeti bu yapıda çoğunluk payına sahip. Aynı zamanda güçlü bir özel marina sektörü de mevcut. Hırvatistan Adriyatik’i yalnız seyretmedi. Planladı, altyapısını kurdu ve ekonomik değere dönüştürdü.
Akdeniz’de yat turizminden daha fazla pay almak isteyen diğer ülkelerde yatçıyı yalnız “bağlama ücreti ödeyen zengin” olarak görmüyor. Çünkü çağdaş turizm ekonomisi çok önemli bir şeyi anlamış durumdalar. Yatçı, yüksek katma değerli bir turizm müşterisidir. Devlet elbette marina işletmek zorunda değildir. Ben, marinalar devletleştirilsin demiyorum. Fiyatları Ankara’daki bir bürokrat belirlesin de demiyorum.
Özel sektör yatırım yapsın. Para kazansın. Yeni marinalar açılsın. Rekabet artsın. Ama bunlar olurken devlet de kamu yararını, rekabeti, şeffaflığı, hizmet standardını ve kıyıya erişimi korumak zorunda olduğunu bilsin
Kendi vatandaşını komşu ülkenin limanlarına gönderen bir fiyat ve hizmet düzeni ortaya çıkmışsa, artık mesele yalnız özel işletme ile müşteri arasındaki ticari ilişki değildir.
Bu bir denizcilik politikası meselesidir.
Devlet denizcilik politikasını mutlaka yönetmek zorunda.
Marketler denetleniyorda marinalar neden denetlenmesin?
Türkiye, rekabeti bozucu uygulamalara ve tüketici aleyhine davranışlara birçok sektörde müdahale ediyor.
Peki kıyılar neden farklı olsun?
Bütün marinaların fiyatını devlet belirlemesin. Ama bütün marinalar günlük, aylık ve yıllık tarifelerini açıkça yayımlasın.
Su ne kadar?
Elektrik ne kadar?
Kısa süreli yanaşma ne kadar?
Yakıt almaya gelen teknenin şartları nedir?
Yolcu indirmenin veya bindirmenin bedeli var mı?
Varsa neden ve hangi tarifeye göre?
Her şey, tekne daha halatını atmadan görülebilsin.
Bölgesel fiyatlarda olağan dışı hareketler varsa ilgili kamu kurumları ve gerektiğinde Rekabet Kurumu inceleyebilsin.
Kamu arazisi üzerinde veya kamu imtiyazıyla çalışan tesislerde kamu yararı aranabilsin.
Balıkçı barınaklarında kayıt dışı ücretlerin önüne geçilsin.
Denizci fiyat sormaya korkmamalı.
Peki bu işin gerçekte sahibi kim?
Türkiye’de yat turizminin bütününden kim sorumlu?
Kültür ve Turizm Bakanlığı mı?
Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı mı?
Tarım ve Orman Bakanlığı mı?
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı mı?
Belediyeler mi?
Liman başkanlıkları mı?
Rekabet Kurumu mu?
Deniz Ticaret Odası mı?
Herkes işin bir parçasında.
Peki bütün fotoğrafı kim görüyor?
Türkiye’ye kaç yabancı yat geliyor?
Kaçı tekrar geliyor?
Kaçı Yunanistan’a geçiyor?
Kaç Türk teknesi yaz sezonunu Yunanistan’da geçiriyor?
Türkiye’de bir yatçının ekonomiye bıraktığı toplam para ne kadar?
Marina fiyatlarımız Yunanistan, Hırvatistan, İtalya ve Fransa ile karşılaştırıldığında nerede?
Bunların cevabını bilmiyorsak önce ölçmeliyiz.
Ölçmediğiniz şeyi yönetemezsiniz.
Mavi vatan yalnız harita değildir.
Donanmamızdır.
Enerji güvenliğimizdir.
Egemenliğimizdir.
Ama Mavi Vatan’ın insanı da olmak zorundadır.
Marinaya girmekten korkan tekne sahibiyle denizcilik gelişmez.
Yabancı yatçıyı fiyatlarla kaçırarak deniz turizmi büyümez.
Kendi vatandaşının teknesini komşu ülkeye bağlatan sistemle denizci toplum olunmaz.
Mavi Vatan’ı savunurken, Mavi Vatan’ın denizcisini kaybetmeyelim.
Çözüm var mı, elbette var.
Devlet, marina işletmecileri ve denizciler aynı masaya otursun.
Marina işletmecisinin de maliyetini dinleyelim.
Tekne sahibinin de yaşadığını dinleyelim.
Deniz Ticaret Odaları, yat üreticileri, charter şirketleri, turizmciler, kıyı belediyeleri, amatör denizcilik kuruluşları ve üniversiteler masada olsun.
Yunanistan’ı inceleyelim.
Hırvatistan’ı inceleyelim.
Fransa’yı, İtalya’yı, İspanya’yı inceleyelim.
Sonra Türkiye’nin kendi modelini kuralım.
Fakat temelde yalnız üç kelime olsun
Şeffaflık
Rekabet
Denizcilik
Biz yazmaya devam edeceğiz
Denizciler konuşmalı.
Sivil toplum kuruluşları yazmalı.
Deniz Ticaret Odaları ses vermeli.
Marina işletmecileri kendi gerçeklerini anlatmalı.
Basın araştırmalı.
Üniversiteler incelemeli.
Ve devlet dinlemeli.
Kimseyi mahkum etmek için değil, bu düzeni birlikte düzeltmek için.
Son sözüm şudur:
Bir ülke, kendi denizcisini kendi kıyılarında tutamıyorsa Dünya’nın diğer denizcilerini oraya çekmekte de zorlanır.
Yunanistan’a giden her tekneye arkasından bakıp “Komşu kazandı’’ demeden önce kendimize şu soruyu soralım. Biz o tekneyi neden kaybettik?
Marinalarımız kazansın.
Restoranlarımız kazansın.
Esnafımız kazansın.
Devletimiz kazansın.
Ama en sonunda türkiye kazansın.
Denizci ayrıcalık istemiyor.
Adil fiyat istiyor.
Şeffaflık istiyor.
Kaliteli hizmet istiyor.
Öngörülebilir kural istiyor.
Ve kendi ülkesinin kıyılarında yolunacak müşteri değil, o deniz kültürünün bir parçası olduğunu hissetmek istiyor.
Çünkü Mavi Vatan’a sahip çıkmak yalnız sınırlarını korumak değildir.
Mavi Vatan’a sahip çıkmak, o maviliği yaşatmak ve kendi denizcisini o maviliğin içinde tutabilmektir.
Artık bu konuda rotamızı belirlemek zorundayız. Devlet marina işletmek zorunda değil ama denizcilik politikasını mutlaka yönetmek zorunda.
Tüm deniz dostlarına; Pruvanız neta, rüzgarınız kolayına, deniziniz sakin, rotanız açık olsun. Bağlandığınız her limanda dostluk, demirlediğiniz her koyda huzur bulacağınız denizlerimiz ve denizciliğimiz adına umudumuzu hiç kaybetmeyeceğimiz günler diliyorum.
Konuk Yazar: Mustafa Berk
Yayına Hazırlayan: Doruk Ajans / Yelkencinin Gazetesi Kuruluşudur.