Denizde Siyaset Değil Rüzgar Konuşur

Geçenlerde bir kaptan dostumla sohbet ederken konu yine dönüp dolaşıp marinalara, koylara, fiyatlara ve amatör denizciliğin giderek ve artarak zorlaşmasına geldi.

Bir süre konuştuk, sonra kaptan dostum gülerek bana “Mustafa Kaptan, sen hala bunları yazıp düzeleceğine inanıyor musun?” dedi. Bende hiç düşünmeden “İnanmasam denize çıkmazdım kaptanım.” dedim. Biraz şaşırdı.

- “Ne alakası var?”

- “Çok alakası var.” dedim

“Denize çıkarken rüzgarın bütün gün istediğin yönden eseceğinin garantisi var mı?”

“Yok”

“Dalgayla karşılaşmayacağının?”

“Yok”

“Motorun, yelkenin, elektroniğin hiç arıza yapmıyacağının?”

“Hiç yok”

“Peki bütün bunları bildiğin halde neden halatları çözüp denize çıkıyorsun?”

Güldü. “Çünkü denizciyiz” dedi.

“İşte” dedim, “bende onun için yazıyorum.”

Son haftalarda Mavi Vatan’da Kaybedilen Mavi Turizm başlığı altında üç bölüm halinde kaleme aldığım yazılar inanın tahmin ettiğimden çok daha geniş bir çevreye ulaştı. Ulusal ve yerel basında haber oldu. Bir ulusal televizyon kanalından bana konuyu konuşmak üzere teklif geldi.

Ankara’dan milletvekilleri aradı. Yazıyı ve özellikle çözüm önerilerini dikkatle okuduklarını, önemli bulduklarını söylediler. Ama beni asıl etkileyen bunlar olmadı. Denizcilerden gelen yüzlerce yaşanmış hikayeler oldu.

Bir kaptanımız, yaklaşık yarım asırlık denizcilik hayatının ardından artık teknesini yaşatmanın bile kendisine ağır geldiğini ve amatör denizcilik hayatının sonlarına yaklaştığını hissettiğini yazdı. Okurken içim burkuldu.

Bir başka kaptanımızın anlattığı ise insanın kolay kolay unutabileceği türden değildi. Marina önünde alargadayken eşi rahatsızlanıyor. Acilen doktora gitmesi gerekiyor. Marinadan karaya çıkmasına izin verilmeyince hasta bir insanı kayalıklardan geçirerek karaya çıkarmak zorunda kalıyorlar. Burada artık marina fiyatını, yönetmeliği, tarifeyi konuşmanın anlamı kalmıyor. Çünkü denizde bazı şeylerin fiyatı olmaz, olmamalı da! Bir hastaya uzatılan elin mesela.

Denizcilik bana yıllar içinde çok şey öğretti. Ama galiba en önemlisi şunu öğretti:

Denizde önce insan olunur, sonra kaptan.

Karada otomobilinizi park ederken çevreden geçen birinin koşup yardım etmesini beklemezsiniz. Ama teknenizle bir limana yanaşırken hiç tanımadığınız bir denizci sizi görürse çoğu zaman işini bırakır, pontona gelir. “Halatı ver Kaptan!” der. Adınızı sormaz, mesleğinizi sormaz, hangi takımı tuttuğunuzu hiç sormaz. Hangi siyasi görüşten olduğunuz umurunda bile değildir, bazen milliyetinizi bile bilmez.

Fırtınada yardıma ihtiyaç duyan bir tekne gördüğünüzde bayrağına bakarak yardım edilmez. Çünkü denizin ortak bir dili vardır. O dilin adı dayanışmadır, deniz kültürürüdür. İşte son günlerdeki tartışmalarda en büyük çekincemde burada başlıyor. Denizciliğin gerçek sorunlarını konuşurken meseleyi siyasi kamplaşmanın içine çekmeye başladığımız an, haklı davamıza en büyük zararı yine kendimiz veririz.

  • Bir marina uygulamasını eleştiriyorsak çözümünüde konuşalım.

  • Bir yönetmelik yanlışsa doğrusunuda önerelim.

  • Fiyatlar ölçüsüzse rakip ülkelerle karşılaştırıp verisini de ortaya koyalım.

  • Bürokrasi, denizciyi yoruyorsa nasıl sadeleştirileceğini de anlatalım.

Ama birbirimizi siyasi tercihlerimiz üzerinden sorgulamaya başlarsak hepimizin aynı teknede olduğunu unuturuz. Oysa deniz bize bunun tam tersini öğretir. Tekne su almaya başladığında kimse size “Önce kaptanın siyasi görüşünü öğrenelim.” demez. Önce sintineyi boşaltırsınız. Sonra tartışırsınız. Bir başka gerçeğide kabul etmek zorundayız. Biz Türkler, tarih boyunca yalnız deniz üzerinde şekillenmiş bir toplum değiliz. At sırtında Orta Asya’dan gelip Anadolu’yu yurt edinmiş karada büyük devletler ve medeniyetler kurmuş bir milletiz. Ama bugün Dünya’nın belki de en güzel denizlerinden üçünün kıyısında yaşıyoruz. Karadeniz, Ege ve Akdeniz.

86 milyonluk bir ülkeyiz ve üç tarafımız denizlerle çevrili. Öyleyse artık çocuklarımıza yalnızca “Türkiye’nin üç tarafı denizlerle çevrilidir.” diye ezberletmek yetmez. Onlara denizi de sevdirmeliyiz. Yelkeni öğretmeliyiz. Bir halatın nasıl tutulduğunu, denize çöp atılmayacağını, zor durumdaki başka bir tekneye neden yardım edilmesi gerektiğini öğretmeliyiz. Marinalarımızı, barınaklarımızı, mevzuatımızı ve deniz turizmi anlayışımızıda bu kültürü büyütecek geliştirecek hale getirmeliyiz. Çünkü denizci millet olmak coğrafyanın hediyesi değil kültürün eseridir.

Bizde öğreneceğiz, bizde geliştireceğiz, hatalarımızı düzelteceğiz. Ben bu nedenle çok umutluyum. Safça her şeyin yarın sabah düzeleceğine inandığım için değil. Tam tersine, ne kadar zor olduğunu gördüğüm için. Üç yazının ardından bir kaptan diğerine yazıyı gönderiyorsa, gazeteci okuyorsa, basın haber yapıyorsa, Ankara’da birileri masasına koyup inceliyorsa, bir marina yöneticisi “Acaba biz neyi daha iyi yapabiliriz?” diye düşünmeye başlıyorsa, bir denizci yaşadığı haksızlığı sessizce kabullenmek yerine medeni biçimde anlatıyorsa bir şey başlamış demektir. Belki küçük bir dalga ama denizciler çok iyi bilir.

Uzakta küçücük başlayan dalga, kıyıya vardığında büyümüş olabilir.

O nedenle durmadan yazmaya devam edeceğim. Ne zamana kadar? Çözüm bulunana kadar.

* Kimseyi yenmek için değil.

*Kimseyi suçlamak için değil.

*Bir siyasi görüşü savunmak için hiç değil.

Denizlerimizi, denizcimizi ve deniz kültürümüzü biraz daha ileri taşıyabilmek için.

Çünkü sonunda marina işletmeciside bizim insanımız. Oradaki palamarcıda, tekne sahibide, balıkçıda, restorancıda, bürokratta… Ve aynı denizin kıyısında yaşayan hepimiz aynı teknenin içindeyiz.

Geçenlerde bir kaptan bana “Mustafa Kaptan, sesimizi duyan var mı?” diye sordu. “Var” dedim.

- “Peki çözülür mü?”

Biraz düşündüm. Sonra Facebook sayfamın kapağında yıllardır duran sözü hatırladım.

“Rüzgarın yönünü değiştiremem ama yelkenlerimi ayarlayarak her zaman hedefime ulaşabilirim.”

Denizcinin işi rüzgara kızmak değildir. Yelkenini doğru basmaktır. Bizde yelkenlerimizi doğru basalım. Aynı denizin insanları olarak birbirimizi kırmadan, siyasetin sert rüzgarlarına kapılmadan bilgiyle, tecrübeyle, nezaketle ve ısrarla konuşmaya yazmaya devam edelim. Çünkü inanıyorumki Türkiye, yalnız üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olarak kalmayacak. Bir gün gerçekten denizi yaşayan, denizcisini koruyan ve deniz kültürüyle gurur duyan bir ülke  olacak. Yeterki rotamızı kaybetmeyelim.

Tüm deniz dostlarına birbirimizin halatına uzattığımız ellerin hiç bir zaman eksilmediği, demirlediğimiz koyların huzurunu koruduğumuz ve umudumuzu hiçbir limanda karaya bırakmadığımız, güzel bir hayat diliyorum.

Pruvanız neta, rüzgarınız kolayına, rotanız daima açık olsun.

Konuk Yazar: Mustafa Berk

Yayına Hazırlayan: Doruk Ajans / Yelkencinin Gazetesi Kuruluşudur.

Yorum Yap

İletişim
İletişim +90 (532)2439735